banner39

Cevat Özyurt: İslâmcılar, Said Halim Paşa'yı anlamaya yeni başlıyor

Cevat Özyurt’la Said Halim Paşa’nın toplum ve devlet felsefesini; sosyal ve siyasal sorunlar hakkındaki analizlerini; bu sorunlara getirdiği çözüm önerileri başta olmak üzere düşünce dünyasını konuştuk

Röportaj 12.02.2014, 14:21 19.02.2014, 11:19
Cevat Özyurt: İslâmcılar, Said Halim Paşa'yı anlamaya yeni başlıyor

Asım Öz/ Dünya Bülteni

İslâmcı düşünürlerden Said Halim Paşa’nın sosyal ve siyasal düşüncesi üzerine farklı yaklaşımlar var. Bu yaklaşımlar da büyük ölçüde onun henüz tam olarak neşredilmeyen eserlerinden kaynaklanıyor. Örneğin “İslâmlaşmak” olarak tercüme edilen risalesinin orijinalinde Panİslâmizm kavramı mı yoksa başka bir kavram mı kullanılmış yahut İslâm devleti kavramını kullanmış mı, kullanmadıysa Buhranlarımız’da yer alan bu kavram hangi kelimeyi karşılamak için kullanılmış vb. soruların mutlaka sorulması gerekir. Hiç kuşkusuz onun yaşadığı dönem İslâmcıların büyük ölçüde korumacı bir reflekse sahip oldukları bir dönem. Zira ona göre, XIX. yüzyılın başlarında İslâm dünyası ve Osmanlı toplumu kimlik ve değerler alanında ciddi bir buhran yaşamaktadır. Zaten onun entelektüel çabalarının ana amacı, buhranın nedenlerini anlamak ve buhrandan çıkışın yolunu bulmak olmuştur. Döneminin aydınlarından farklı olarak, yaşanan bunalımın sadece siyasal boyutlu olmadığına dikkat çekmektedir. Ona göre, sorunların kaynağında “bağnazlık” ve “taklitçilik” gibi iki zihniyet bulunur. Bu eğilimler, toplumun zaman, mekân, kültür ve din gerçekliğine uygun biçimde değişimine (tekâmülüne) engel olmaktadır. Toplumun kurtuluşunu, kendi değerlerine yönelmekte ve bu değerleri Batı’daki maddî kalkınma araçlarıyla “sentezlemekte” bulmaktadır. Bu ve daha başka görüşleri Said Halim Paşa üzerine tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Said Halim Paşa’nın toplum ve devlet felsefesini; sosyal ve siyasal sorunlar hakkındaki analizlerini; bu sorunlara getirdiği çözüm önerileri başta olmak üzere düşünce dünyasını Cevat Özyurt’la konuştuk.

Asım Öz: Said Halim Paşa’yı muhafazakârlık ekseninde ele alan bir makaleniz yayımlandı. Oysa daha çok İslâmcılık ekseninde ele alınır Said Halim Paşa. Buradan başlayalım diyorum. Said Halim Paşa’yı muhafazakâr-reformcu İslâmcı olarak sunmanızın sebepleri nelerdir?

Cevat Özyurt: Muhafazakâr Düşünce dergisinde yayınlanan “Said Halim Paşa Düşüncesinde Değişim ve Süreklilik: Muhafazakâr-Reformcu İslâmcılığın Oluşumu” adlı makaleden söz ediyorsunuz. Makalede, Said Halim Paşa’nın toplum ve siyaset üzerine düşüncesinin sistematik analizini yapmaya çalıştım. Bu arada, “Said Halim Paşa’nın düşüncesi, sosyoloji ve siyaset bilim literatüründeki düşünce/ideoloji tipolojisinin neresine oturmaktadır?” sorusunun cevabını da aradım. Araştırmanın sonucunda onun “muhafazakâr-reformcu İslâmcı” kimliği/düşüncesiyle karşı karşıya geldim. Paşa’nın bugüne kadar İslâmcılık ideolojisiyle ilişkilendirilmesinin yanlış olduğunu düşünmüyorum. Bu noktada her şey açık… Ancak İslâmcılık kavramının fazlasıyla geniş ve soyut olduğu da ortada. Ben onun düşüncelerinin daha iyi anlaşılması için, daha detaylı bir tanımlamaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim. Bunun için öncelikle Said Halim Paşa’nın düşüncesinin çağdaş ideolojiler yelpazesinde “değişimcilik/devrimcilik” karşısında “muhafazakârlık”a yakın durduğu tespitini yapmak gerekir.

MUHAFAZAKÂRLARIN ALAMET-İ FARİKASI

Niçin?

Muhafazakârlar, geleneğe ve dine önem vererek felsefi aklın rehberliğinde sosyal ve siyasal değişim projelerine itiraz etmişler; bireysel/felsefi akla şüpheyle yaklaşıp, kolektif aklı ön plana çıkarmışlardır. Muhafazakârların alamet-i farikası, modernite öncesi zihniyetin ürünü olan sosyo-politik yapısının günümüzde de sürdürülebilirliğini kabul etmeleridir. Paşa’nın genel anlamda geleneğin karşısında değil de yanında yer alması onun Muhafazakâr kimliğini ortaya koymaktadır. Muhafazakârlık da gelenekçiler, (mevcut olanı olduğu gibi referans alanlar); gelenekselciler, (seçici bir tutumla geleneğin içinde belli uygulamaları idealleştirenler); reformcular (dinden veya gelenekten belli ilkeleri alarak, bunları çağın yaşam koşularına ve düşüncesine uyarlamaya çalışanlar) olmak üzere üçe ayrılabilir. Bu üç muhafazakârlık biçiminin birincisi “halk İslâmı”na, ikincisi tarikat veya mezhep biçimindeki ekolleşmiş/kalıplaşmış İslâm’a, üçüncüsü ise yeni ve farklı koşullara göre dinsel ilkelerin yorumlanabileceğini varsayan İslâm anlayışına denk düşer. İkinci ve üçüncü muhafazakârlık tipleri, varoluşu entelektüel sorun haline getirir. İkinciler kurumsallaşmış yapıyı anlamaya çalışırken, üçüncüler ilkeleri anlamaya çalıştığı için, üçüncülerin entelektüel etkinliği daha fazladır. Bu izahı, Sait Halim Paşa’nın bir sosyal ve siyasal sistem oluşturma çabasını dikkate aldığımızda daha iyi anlayabiliriz. Muhafazakâr-reformcu İslâmcılık, Namık Kemal ve arkadaşlarıyla ortaya çıkmıştır. Genç Osmanlılara kadar, Osmanlı muhafazakârları Batı karşısında Osmanlı’nın geri kalma nedenini kuruluş dönemindeki kurumsal yapının devam ettirilememesinde aramaktaydı; Genç Osmanlılar ise, sorunun kurumsal yapının bozulmasından değil, din üzerine temellenen ahlâkî ve sosyal ilkelerden uzaklaşmaktan kaynaklandığını düşünmektedirler.

İSLÂMCI SİYASETÇİLER LAİKLİKTEN DAHA AZ KUŞKU DUYUYORLAR

İslâmcılık muhafazakâr bir ideoloji olarak görülebilir mi? Bu çerçevede Türkiye’deki aktüel tartışmaları nasıl anlamak gerekir?

İslâm, her şeyden önce bir dindir. Dini referans alarak sosyal ve siyasal yapıya biçim vermeyi veya mevcut yapıyı dönüştürmeyi hedef alan programlar ise, sosyal bilimler literatüründeki ideoloji tanımına uymaktadır. Bireyler dünyayı, toplumu ve insanı ideolojiler aracılığıyla değil, din veya felsefe aracılığı ile anlamlandırır. Yani din ve felsefe temel değerleri oluşturur. Kitlesel toplum veya siyaset programları olarak adlandırabileceğimiz ideolojiler, din ve felsefe gibi temel değerleri bir meşrulaştırma aracı olarak görür. İdeoloji, kendini pragmatik olarak yapılandırır. Bu nedenle, dindarlığın kuvvetli olduğu coğrafyalarda ideolojinin dini değerlerden yararlanması olağandır. Modern dönemde kanaat önderi konumundaki aydınlar, devlet ve toplumun inşasından, devam ettirilmesinden, iyileştirilmesinden sorumlu bir tabakayı oluşturur. Görevleri kitlelerin doğru programı, doğru lideri bilmesi ve sandıkta doğru tercih yapabilmesine katkıda bulunmaktır. Bu nedenle bir taraftan kitlelerin üzerinde seçkin bir konumda dururken, diğer yandan halka yakın olduğunu ve halkı düşündüğünü göstermek durumundadır. Bu bağlamda, İslâmcılığın iki nedenle muhafazakâr bir ideoloji olduğunu söyleyebiliriz: 1) İslâmcılık, Aydınlanma Düşüncesi veya Fransız Devrimi öncesindeki bir zihniyeti temel almaktadır. 2) İslâmcılık, dindarlığın ve dinsel kültürün başat olduğu bir coğrafyada dini sosyal ve siyasal programların meşrulaştırılmasında referans almaktadır.

Türkiye’deki güncel tartışmalardan, sanırım İslâmcılığın “sona erdiği”, “zayıfladığı” ya da “güçlenerek iktidara geldiği” biçimindeki birbirinden farklı ve zıt tespitleri kast ediyorsunuz. Sorunuzun bu kısmına, dünyada kimlik siyasetinin ve dindarlık eğiliminin yükselişte olduğunu hatırlatarak cevap vermek istiyorum. Bugün din, tüm dünyada yirminci yüzyılda olduğundan daha fazla siyasetle ilgili ya da tersinden söyleyecek olursak, siyaset bugün daha fazla dinle ilişkili. Bu 1960’larda başlayan, 1990’larda Doğu Bloğunun dağılmasıyla ikinci dalgasına, 11 Eylül 2001’de ise üçüncü dalgasına ulaşan bir süreç. Ben Türkiye’nin bu olgunun dışında kalamayacağını düşünüyorum.

Ancak, Türkiye'de 20. yüzyılın İslâmcılık paradigması ile 21. yüzyılın İslâmcılık paradigması arasındaki farklılıklar da İslâmcılık siyasetinin sona erdiği ya da düşüşe geçtiği gibi bir kanaat oluşturmakta. Önceki, daha kapalı bir reflekse sahipti ve dış politikasını nerede ise Arap coğrafyasına odaklandırmıştı. Sonraki ise, küreselleşme olgusu çerçevesinde dönüşüme uğramış görünmekte. Bir başka dönüşüm, tabanda yaşanmakta: bugün seküler bir yaşamı olanların İslâmcı siyaset tarzı ile arasındaki mesafe azalmış durumda. Yine İslâmcı siyasetçiler de laik uygulamalara daha az çekince koymakta. Bence tüm bunlar İslâmcılığı dönüştürüyor. Bu dönüşümün nasıl sonuçlar doğuracağı merak konusu… İslâmcıların hem evrensel hukuk çerçevesiyle uyumlu bir siyaset hem de İslâm ahlakıyla uyumlu bir toplumsal örgütlenme sürecine girdiği söylenebilir.

SAĞLIKLI DÖNÜŞÜM İÇİN SAİD HALİM PAŞANIN ÖNCELİKLERİ

Said Halim Paşa’yı anlamak için muhafazakâr ideoloji ile sosyoloji ilişkisini anlamak gerekir diyorsunuz. Niçin?

Muhafazakâr sosyoloji paradigması, “toplum nedir” sorusu üzerine odaklanır; devrimci veya radikal sosyolojisi ise “iyi bir toplum nasıl kurulabilir” sorusuna odaklanır. Birinciler, toplumu korumayı veya en fazla onu düzeltmeyi/ıslahı düşünürken; ikinciler toplumu inşa etmeyi düşünmektedirler. Muhafazakârlara göre, her bir toplum kendine özgü farklılıklara, ruha sahiptir. Politika veya kanun yapıcılar, ancak bu gerçekliği dikkate alarak hareket ettiklerinde başarılı olur. Aksi bir durum, toplumun çözülmesi ya da ruhunu kaybetmesi (yabancılaşması) ile sonuçlanır. İdealist/devrimci sosyoloji paradigması ise kolektif aklın (sağduyunun) karşısına felsefi aklı koyarak, yasal veya siyasal kararlarla kısa bir sürede, bir devrimle ideal toplumun inşa edilebileceğini varsayar. Birincilerin kutsallaştırdığı verili toplum, ikinciler için önemli bir eleştiri nesnesidir. Soru şu, bir şeyi korurken mi ne olduğunu anlamak için daha fazla çaba sarf ederiz, yoksa onu yıkarken mi? Her iki durumda da bilgiye ihtiyacımız vardır. Ancak ikinci durumda, daha az bilgi bizim için yeterli olacaktır. Siyasal ilkelere öncelik vermek, Said Halim Paşa’ya göre işe tersten başlamaktır. Sağlıklı bir dönüşüm inanç, ahlak, toplumsal ilkeler ve siyasal ilkeler hiyerarşisine uymakla mümkün olacaktır. Aslına sadık kalma isteği, asıl olanın ne olduğunu bilme ihtiyacını doğurur. Bu ihtiyaç muhafazakâr düşünürleri sosyolojiye yakınlaştırmıştır.

Said Halim Paşa’ya gelince, Tanzimat’la başlayan Batılı kurumların alınmasına yönelttiği itirazlar onu, hangi kurumun veya yönetsel ilkenin alınmasının Osmanlı’nın medeni ve kültürel yapısında hangi olumsuzluklara yol açacağını tespit etmeye yöneltmiştir. Örneğin, değerler eğitimine yer vermeyen yeni eğitim kurumlarını, toplumsal sorumluluğu olmayan bir nesil yetiştirdiği için eleştirir. Bireysel kültürün gelişmediği yerlerde seçme hakkı verilmesinin demokrasiye değil, oligarşiye hizmet edeceği tespitini yapar. Kendi toplumundan çok Batı’yı tanıyan bürokratların veya aydınların yenilikçi uygulamalarının halkta bir tepki doğuracağını ve bunun sonucu olarak da buhran halindeki toplumun aydınların rehberliğinden mahrum kalacağını tespit eder. O, toplumun yapısını değiştirmeye yönelik bir rejimi, en kötü rejim olarak görmüştür.

SAİD HALİM PAŞA’NIN GELENEK ELEŞTİRİSİ

Sait Halim Paşa’nın halk Müslümanlığını, gelenekleri eleştirmesinin altında yatan sebepler neler? Said Halim Paşa ilerlemeci bir anlayışa mı sahip? Şayet öyle ise onu Batıcılardan farklı kılan hususlar hakkında neler söylenebilir?

Said Halim Paşa, biraz önce tanımladığım geleneksel İslâm’a ve gelenekselci İslâm’a eleştiriler yöneltmiştir. Geleneksel İslâm’a (halk İslâm’ına) yönelttiği eleştiriler, İslâm öncesi inanç ve uygulamaların buraya karıştığını düşünüyor olmasından kaynaklanır. Geleneği, İslâm’ın süzgecinden geçirilmek kaydıyla kabul eder. Kültürün önemi, inançtan sonra gelir. Bu da onu Batı’daki muhafazakârlardan, bizde de Ziya Gökalp’ten farklılaştırır.

Gelenekselci (kurumsallaşmış) İslâm’a yönelttiği eleştiri, burada içtihat pratiğinin kaybolmasından kaynaklanır. Kitap veya vahiy ekseninde zamanın ve mekânın koşullarına göre İslâm’ın yeniden yorumlanmasını, İslâm düşüncesinin dinamizmini savunur. Burada bir temelci duruşun bulunduğuna dikkat edilmeli; yeni ilkelerin belirlenmesi değil, ilkelerin koşullara göre yeniden yorumlanmasıdır söz konusu olan. Yani düşünce alanında evrimci ya da ilerlemeci bir yaklaşımı göremiyoruz. Ona göre ilerleme, insanın doğayla ilişkisi alanındadır. Maddi ilerlemeyi, Müslümanların takip etmesi ve katkıda bulunması gereken bir gerçeklik ve zorunluluk olarak kabul eder.

Sait Halim Paşa’ya göre insanlık maddi olarak ilerler, bireyler ise ahlâkî olarak olgunlaşır. Sosyal ve siyasal alanda evrim veya ilerleme olamaz. Bu yargı, onun epistemolojik anlayışından çıkar. Ona göre sosyal ve siyasal konularda nesnel bilgiye ulaşılamaz. Böyle bir iddiada bulunmak ilerleme bir yana, eksik kalmaya talip olmak demektir. Din ve peygamberlik kurumları insanlığı bu çıkmazdan kurtarmak için vardır. Din kaynaklı sosyal ve siyasal ilkeler ise sabit olduğu için, ilerlemeden değil olgunlaşmadan/mükemmelleşmeden söz etmeyi daha yerinde bulur.

 

İSLÂMLAŞMAK, AÇIK VE ISRARLI BİR BEYANIDIR

Peki, Müslüman toplumların ‘gerilemesi’nin sebepleri babında neleri önceler?

Said Halim’in tüm yazıları, İslâm coğrafyasının ve Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu sosyal buhranın ve geri kalmışlığın nedenlerini anlama, hastalığı teşhis etmeye odaklanmıştır. Sorunların nedeninin, İslâm inanç ve ahlakına dayanan sosyal yaşamdan uzaklaşmak olduğunu düşünür. Bu uzaklaşmanın görünümleri şöyledir: a) Müslüman toplumlarda İslâm öncesi inançların tesirleri: İslâm’ın ilk asırlarındaki heyecanın sona ermesiyle, Müslüman toplumların İslâm öncesi ananelerinin etkisine daha açık hale getirmiştir b) Dinsel inanç ve davranışların, yoruma kapalı bir biçimde kurumsallaşması; içtihat kurumunun işlevsizleştirmiştir; c) Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki savaşların doğurduğu taassup nedeniyle, Batı’daki maddi gelişmeler uzun bir süre dikkate alınmamıştır; c) Tanzimat döneminde toplumsal dokuyu dikkate almadan gerçekleştirilen yenilikler, Batılı kurumların olduğu gibi iktibas edilmesine yol açmıştır. O, bu dört gerileme nedeni arasında en çok Tanzimat döneminde yapılan yenilikler üzerinde durmuştur. Bu yenilikler toplumu bir varoluş sorunuyla karşı karşıya getirmiştir. Toplumun İslâm ve Batı uygarlığı arasında bir tercih yapma noktasına sürüklediğini ve aydınların tercihini Batı uygarlığından yana koyduğunu görmektedir. Said Halim Paşa için İslâmlaşmak, İslâm uygarlığı içinde kalmanın açık ve ısrarlı bir beyanıdır. Batı maddi ilerleme konusunda takip edilmesi gereken bir adrestir, ancak bu takip ahlak, kültür ve siyasi alanlara sirayet etmemelidir.

SOSYAL AHLÂKI YAŞATMAK

Toplum ve devletle alakalı görüşleri dikkate alındığında Sait Halim Paşa’nın yaklaşımlarında hangi boyutlar öne çıkmaktadır?

O, Osmanlı toplumunun temel sorununun siyasal değil, sosyal olduğunu düşünür. Ancak onu felsefeden hareket eden bir ahlakçı saymak da doğru değildir. Topluma odaklanma nedeni, siyasal sorunların çözümüne daha sağlam bir perspektif kazandırmak olmalı. Bu durum onu sosyolojiye yakınlaştırmaktadır. Toplumun temelinde inanç ve kültürü görmekte, ancak bu birliktelik eşit değil; kültür ikinci planda. Bu çıkış noktasıyla, siyasetçilere geçmişe saygı göstererek geleceğe yönelmek gibi bir yol haritası gösteriyor. Ona göre, toplumları düzenleyen ahlâk kuralları din üzerine temellendiği için, toplum inanç ve kültür ile ilişkisini kesmemeli, ancak var oluşunun maddî araçlarını da gelecekte aramalıdır. Bununla birlikte, toplumu mükemmelleştiren şeyin maddi imkânlardan ziyade, bireylere eşitlik ve özgürlük imkânı veren sosyal ahlak olduğunu sık sık hatırlatmaya çalışır. Bir yönetici de meşruiyetini bu sosyal ahlâkı yaşatmasından alır.

KLERİKAL SEÇKİNCİLİK VE MİLLİ İRADE TARTIŞMASI

Peki, onun yasama, çok partili hayat, milli egemenlik vb. konularla ile ilgili yaklaşımları dikkate alındığında bir elitizmden söz edilebilir mi?

Seçkincilik konusuna gelince Said Halim Paşa sosyolojik bir tespit mi yapıyor, yoksa olması gerekenle ilgili görüş mü bildiriyor, bunu iyi anlamak lazım. Osmanlı’daki siyasal kültür ve sıkı topluluk ilişkilerinin bireylerin özgür iradelerini meclise yansıtmayacağını, meclisin ağalar, şeyhler, beylerle dolacağını bunun ise çağdaşlık görünümü altında derebeyliği yeniden inşa edeceğini söylüyor. Bu durumdan rahatsız olanların ise ülkenin kaderini tayin etmek hakkını kendilerinde görerek bir takım seçim hilelerine başvuracağını ve halkın isimlerini bile bilmediği kişilerin, halka mebus olarak kabul ettirileceğini söylüyor. Onun bu öngörülerinin Türkiye'de yirminci yüzyılın ortalarına kadar devam ettiğini gözlemliyoruz.

Dönemindeki demokrasi anlayışı ve seçim sisteminin nicelik ilkesine göre işlemesi, sandıkta çoğunluğa sahip olanların siyasal programlarının “milli irade” olarak kabul edilmesi, milli iradenin yanılmaz ve sorumsuz kabul edilmesi ise diğer itiraz noktalarını oluşturuyor. Nitekim yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren azınlık haklarının anayasal güvence altına alınarak çoğunluk despotizminin önlenmeye çalışılması, totaliter ve otoriter rejimlerin meşruiyetini kaybetmesi, güçler ayrılığı ilkesi çerçevesinde meclis hükümeti uygulamalarına son verilmesi Said Halim Paşa’nın isabetli itirazlarda bulunduğunu göstermekte. Temsili demokrasiler ne kadar demokrat olabilir sorusu, hâlâ siyaset sosyolojisinin temel sorularından biri olarak güncelliğini korumakta.

Said Halim Paşa 1920’lere doğru halk tarafından seçilen ve geniş yetkileri olan bir devlet başkanlığını savunur. Milli hâkimiyet ilkesini benimseyen bir noktaya gelmiştir. Ancak bu değişiklik, onun düşüncesinde bir sapma oluşturmaz. Milli hâkimiyet, ilâhî hakikatle uyumlu olma koşuluna bağlanarak kabul görmüştür. Savunusunu yaptığı tek seçkincilik “klerikal seçkincilik”tir. Yasa koyma yetkisinin mecliste değil de İslâm hukuku uzmanlarında olmasını savunur.

TOPLUM ÖNCELİKLİ BİR YAKLAŞIM

İkinci Meşrutiyetten itibaren hatta daha evveli de dikkate alındığında Türkiye’de çağdaş düşüncenin siyaset öncelikli olduğu tespit edilebilir. Bu çerçevede Sait Halim Paşa’nın siyaset öncelikli değil toplum öncelikli yaklaşımlar ortaya koyduğunu ifade ediyorsunuz. Siyasete yoğunlaşmakla toplumsala yoğunlaşmak arasında böylesi bir ayrım ne kadar anlamlıdır?

Türkiye'de çağdaş düşüncenin siyaset odaklı olduğu yargısı tam olarak doğru değil. Muhafazakâr düşünceye baktığımızda bunu daha iyi görebiliriz. Muhafazakâr düşünürlerin ahlak ve kültür üzerine vurguları, devlet gücü ile belli alanlarda düzenlemeler yapma taleplerinin çok ilerisindedir. Örneğin solcu ve Kemalist düşünce, toplumu devlete tabi kılmayı veya devlet kanalıyla dönüştürmeyi öncelediği için daha fazla siyaset odaklıdır. Sağcılar ve muhafazakârlar ise devleti topluma hizmetin aracı olarak görür. Bu nedenle birincilerin yönetimde olduğu dönemlerde sembolik modernleşme görünürlük kazanır, ikincilerin iktidarda olduğu dönemlerde ise maddi alanlarda (makineleşme ve alt yapı) modernleşme ivme kazanır. Bu nerede ise bir kural haline gelmiştir. Sonra yüzyıldır bu topraklarda muhafazakârlar ile liberaller arasındaki yakınlık da bize bir şeyler söylüyor olmalı. Bireylerin, dolayısıyla halkın/toplumun tercihlerine saygılı olmak, Türkiye’de bu iki ideolojiyi birbirine yakın kılıyor.

Ancak bu sorunuzu yine anlamlı buluyorum. Said Halim Paşa’nın 1910 yılında yayınlanan Mukallitliğimiz adlı ilk risalesi, bir diktatörü tahttan indirmenin insanları özgürlüğüne kavuşturamayacağı yargısıyla başlıyor. Burada siyasi bir gücün, yine siyasi bir güçle yönetimden uzaklaştırılmasının özgürlüğü garantilemeyeceği tezi savunulmaktadır. Buna rağmen, biz, Said Halim’i bugün daha çok siyasal düşünceleriyle hatırlıyoruz. Ancak yine de onun temel hedefinin devleti kurtarmak değil, toplumu hatta bir medeniyeti korumak olduğunu hatırlatmalıyım. Medeniyet, bir devletin sınırlarının çok ötesine uzanması nedeniyle, siyasal projelerle pek de korunması mümkün olmayan bir niteliğe sahip. Medeniyeti kişisel ve sosyal ahlak aracılığıyla korumak daha mümkün görünmekte.

İTTİHAT TERAKKİ İLE İLİŞKİLERİ

Peki, bu çerçevede Sait Halim Paşa’nın İttihat ve Terakki Fırkası’yla ilişkileri hakkında ne söylersiniz?

Ben bu sorunun cevabını bir başka sorunun cevabında olduğunu düşünüyorum. 1913-1917 arasında Said Halim Paşa üç buçuk yıl İttihatçı iktidarın sadrazamlığını yapmamış olsaydı, yeni Türkiye’ye kalan Osmanlı mirası nasıl olurdu? Tabii bu fantezi bir soru. O halde şunu söyleyelim, Türkleşme sürecinde olan İttihatçıların, meşruiyet kazanmaları için halka karşı bir İslâmî yüze ihtiyaçları vardı ve Said Halim Paşa bu ihtiyaca cevap veriyordu. Said Halim Paşa, genç, tecrübesiz ve heyecan dolu İttihatçı lider kadrosunun yanlışlarından ülkeyi koruyabileceğini düşünüyordu ve sadrazamlık makamı ona bu fırsatı veriyordu. Ben burada siyasal kültürümüzle ilgili olumlu bir boyut görüyorum; o da Said Halim Paşa’nın sadrazamlığı süresince Mehmet Âkif ve Sebilürreşad çevresi ile ilişkilerini sürdürmüş ve yazılarına devam etmiş olması.

Fransız Devrimi’yle öne çıkan kavramları sıklıkla kullandığını söylüyorsunuz. Bu kavramları nasıl anlamlandırıyor Sait Halim Paşa?

Said Halim Paşa’ya göre, sağlıklı toplumsal değişme, bireysel bilinç ve vicdan üzerine temellenir. Böyle olunca adalet ve hakkaniyetin sağlanmasında ahlâka hukuktan üstün bir rol vermiş olur. Yani ahlakın hukuka değil, hukukun ahlaka tabi olduğu, halkçı bir çizgi bu. Modern siyasal kültürün kavramlarına biçimsel değil, işlevsel açıdan yaklaşır. Fransız Devrimi’nin mottosu olan hürriyet, eşitlik ve kardeşlik (yani dayanışma) kavramlarına İslâmî bir içerik kazandırmaya çalışır. Bunu, kavramların Batılı yorumu ile Doğulu yorumunun tarihsel koşullara bağlı olarak farklılaştığını göstererek yapar. Tarihsel arka plandaki ve sosyo-kültürel yapıdaki farklılıklar, ona göre, kavramların Batılı yorumunu İslâm coğrafyası için işlevsiz kılar. Örneğin İslâm coğrafyasında aristokrasi gibi bir kurum olmadığı için, biçimsel eşitlik savunusunun bu coğrafyada bir karşılığı olamayacaktır. Ayrıca Batılı eşitlik yorumunu, adalet/hakkaniyet ilkesini ihmal ettiği ve sosyal eşitsizliğin veya tabakalaşmanın toplumsal gerçekliğin vazgeçilemez bir özelliği olduğunu gizlemeye çalıştığı için eleştirir.

ADİL, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ OLMA ZORUNLULUĞU

Ona göre, insanların eşitliği, özgür olmalarının sonucudur. Eşitliği, herkesin arzu ve yeteneği doğrultusunda gelişme ve ilerleme imkânına sahip olması biçiminde tanımlar. Bu eşitlik anlayışı, insanların yeteneklerindeki farklılığı ve dolayısıyla yetenekler üzerinden oluşan hiyerarşiyi kabul etmeyi gerektirir. Hiyerarşi olgusu, hakkaniyet ilkesiyle meşrulaştırır. Eşitliği bağımsız bir değer olarak ele almamış, adalet ilkesini gündeme getirerek toplumda bu iki değer arasında bir denge kurulması gerektiğini vurgulamıştır. Toplumsal tabakalaşmanın/hiyerarşinin kabul edilmesini, dayanışma ilkesi üzerinden açıklanır. Dayanışma ilkesi, tabakaların birbirinden kopuk ve birbirine düşman olmasını önler. Dayanışma ilkesi iki boyutludur; hem tabakalaşmanın üstünde bulunanların alt basamakta bulunanlara yardımcı olmasını sağlar hem de kişilerin yeteneklerini geliştirerek üst tabakalara yükselebilmesini teşvik eder.

Demokrasi kavramına gelince bu kavramın da kolaylıkla benimsendiği görülmektedir. Ona göre, İslâm toplumları adil, özgürlükçü ve eşitlikçi olmak zorunda olduğu için, doğal olarak demokrat olmak durumundadır. Batı’da verilen demokrasi mücadelesi feodalizmin aristokratik ayrıcalıklarından kurtulmaya yöneliktir. İslâm toplumlarında ise aristokratik bir yapı bulunmadığı için benzeri bir mücadele vermek anlamsız olacaktır. Batı’da demokrasi ilkelerini uygulamaya koyma çabası, İslâm toplumlarının bulunduğu yere gelmek için verilen bir mücadeledir. Demokrasi konusunda İslâm toplumları, öğrenen değil, öğreten konumda olmalıdır.

ZİYA GÖKALP’TEN FARKI

Milliyetçilik konusundaki düşünceleri nelerdir?

Yukarıda Said Halim Paşa’nın düşüncesinde sosyolojik bir perspektifin hâkim olduğunu belirttim. Bir yerde toplum adına bir şey söylenirken ve planlanırken sosyolojik gerçeklikten hareket edilmesini istiyor. Ancak sosyo-kültürel yapı milliyetçilerde ve Batılı muhafazakârlarda olduğu gibi kutsanmış değil. Sosyo-kültürel olana saygı duymakta, ama sonuçta bu pragmatik bir saygı. O, ideolojisini din ve uygarlık ekseninde biçimlendirdiği için, coğrafi bir kültürü, bir etnisiteyi veya soyu esas alan milliyetçiliklerin tam karşısında yer almakta. Bununla birlikte, I. Dünya savaşı sonrasında, modern dünyada imparatorluk teşkilatlarını sürdürmenin imkânsızlığını kavramış olması, onu ulus-devlet anlayışına yakınlaştırmıştır. Onda kabul görmüş olan millet, inanç ve kültür çerçevesinde oluşmakta. Kültür, ecdattan kalan manevi ve fikri mirastan ibarettir; yani siyasi yöneliminin temel ya da kurucu ilkesi dindir. Bu nedenle, siyasi programını “İslâmlaşmak” olarak tanımlıyor. Gökalp gibi onun yanına başka şeyler koyarak dini kültürel olanla eşit konuma indirgemekten özenle kaçındığı görülmekte. Ona göre, iyi bir Türk veya iyi bir Arap olmak, ümmet dayanışması içinde herkesin kendi milletine düşen sorumluluğu kavraması ve buna göre davranması demek.

Sait Halim Paşa Batı’dan hangi düşünürleri okumuş veya tesirinde kalmıştır?

Yazılarında pek atıf kullanmasa da döneminin toplum felsefesini ve sosyal bilimlerini iyi bildiği, tartışmaları yakından takip ettiği anlaşılma. Toplumların farklılığına yapılan güçlü vurgu, bana Montesquieu’yü hatırlatmakta. Ancak herhangi bir atıf yapılmadığı için, burada doğrudan bir etki olup olmadığını bilemiyoruz.

Batılılaşma sürecine yönelttiği eleştirilerde hangi temalar öne çıkar?

Said Halim Paşa, taklitçiliği, döneminin en önemli sorunu olarak görmekte. Seçkinlerin/aydınların halkı yeterince tanımadan, halkın sorunlarına Batı referanslı reçeteler aramalarının ciddi bir sosyo-kültürel yabancılaşma, buhran doğurduğunu düşünmekte. Siyasal yapıda, hukuk sisteminde ve eğitim isteminde gerçekleştirilen değişikliklerden ciddi rahatsızlık duyuyor. Taklit edilen Batılı normlar ve kurumlar farklı bir uygarlığın ürünü olduğu için, ısrarla bir doku uyuşmazlığı vurgusu yapıyor. Batı ve İslâm uygarlığı konusundaki karşılaştırmalarını üç nedenden dolayı zevkle yazdığını düşünüyorum. Birincisi insanlık adına İslâm’ın gür bir sesle savunulacak değerleri olduğunu düşünmekte; ikincisi Batı sömürgeciliği karşısında İslâm coğrafyasının en güçlü savunma aracının uygarlık olduğunu keşfetmiş durumda (İslâm coğrafyası varoluşu için gerekli olan yeni bir hamlenin enerjisini, ancak kendi değerlerinde bulabilir); üçüncü neden ise soruna uygarlık ekseninde yaklaştığı için, yazdığı şeylerin yıllar veya yüzyıllar sonra bile savunulabilir bir değerinin olduğunun farkında olması.

“HER YOL MEKKE’YE ÇIKAR”

Said Halim Paşa’yı yerlici olarak yorumlamanın yanlış olacağını söylüyorsunuz. Neden?

Said Halim Paşa soyut düzlemde İslâm uygarlığının, somut düzlemde ise bir İmparatorluğun sorunları üzerine odaklanmış bir düşünür. Bu nedenle, “yerlici” tanımlamasının en son yakıştırılacağı isimlerden birisi. Bir İslâmcıdan yerlici çıkarmayı bir tarafa koyalım, o dönemin Türkçüleri bile yerlici değil. Bir pancılık modası var. Cihan Harbi var. Bütün aydınlar ideolojisini geniş bir coğrafya üzerinde temellendirmek için yarışıyor. Kimi ilkesel nedenlerle kimi pragmatik nedenlerle böyle yapıyor. Said Halim Paşa ilkesel nedenlerden hareket ediyor. Onu bağlayan ümmet ilkesi... Yerlici tanımlaması yapanların Said Halim Paşa’yı anakronik tarzda okuduğunu düşünüyorum. Bugün küreselleşme olgusuna yerelleşme biçiminde tepki vermeye çalışanlar olduğunu biliyoruz. Ama yüz yıl önce Batılılaşma veya sömürgecilik karşısında yerliciliği savunmak aslanın ağzında lokma olmayı kabul etmek gibi bir şey olurdu herhalde. Batı karşısında Doğu veya İslâm kimliği ile durmak, doğal olarak yereli ve yerliciliği aşmayı gerekmektedir. “Her yol Mekke’ye çıkar” diyen bir kişide, dahası “İslâmi gerçeklerin vatanı yoktur” diyerek kendisini İslâm coğrafyası ile sınırlandırmayı bile kabul etmeyen bir kişide yerlici romantizmin izlerini aramak, bize olsa olsa romantik tahayyülün sınırsızlığını gösterir. Bu konuda cımbızlama delillerden hareket edenlere, Said Halim Paşa’nın yazılarındaki yerlici ve milliyetçi ipuçlarının medeniyetçi ve evrenselci vurguların fazlasıyla gölgesinde kaldığını hatırlatmak isterim.

Son olarak Said Halim Paşa’nın Cumhuriyet devri İslâmcılarına tesirlerinin izi sürülebilir mi? Bu iz takip edildiğinde nasıl bir manzara karşımıza çıkar?

Türkiye’de İslâmcılar Said Halim Paşa’yı okumakta. Ama onun düşüncelerini yayma gibi bir çaba gözlemlemiyorum. Ayrıca İslâmcı yazarların metinlerinde kendisine çok fazla atıf yapılmamakta. Bu durumda, kimlerin ondan hangi noktada etkilendiğini tespit etmek oldukça zor. Ancak Said Halim Paşa’nın üzerine doksanlı yıllarda biyografik çalışmalar yapılmaya başlandı. Son zamanlarda ise analitik çalışmalarda bir artış gözlemleniyor. Belki de İslâmcılar, onu anlamaya yeni başlıyor.

Doç. Dr. Cevat ÖZYURT kimdir?

1964 Giresun Doğumlu. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi’nde, yüksek lisans eğitimini Kırıkkale Üniversitesi’nde ve doktora eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı. Modern Toplumun Çözümlenmesi (İstanbul, Açılım Kitap, 2005), Küreselleşme Sürecinde Kimlik ve Farklılaşma (2. bs. İstanbul, Açılım Kitap, 2012), Modern Türk Düşüncesinin Sosyolojisi (Ankara, Kadim Yayınları, 2014) adlı üç kitabı bulunan yazar, Modernizm ve Gelenekselcilik Arasında Din (Ankara, Hece Yayınları, 2013) adlı kitabın Şamil Öçal ile birlikte editörlüğünü yaptı. Osmanlı modernleşmesi, Türk düşünce tarihi, milliyetçilik, vatandaşlık eğitimi ve insan hakları konularında çeşitli makaleleri bulunmaktadır. Özyurt halen Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesidir.

banner53
Yorumlar (0)
34
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?