banner15

Dr. Derviş Eroğlu: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti III. Cumhurbaşkanı

Bilimevi Dış Politika dergisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti III. Cumhurbaşkanı Eroğlu ile bir röportaj gerçekleştirdi.

Dr. Derviş Eroğlu: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti III. Cumhurbaşkanı

Bilimevi Dış Politika dergisi,  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti III. Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu ile, 7 Ocak'ta gerçekleştirilen seçim ve kızının Meclis'e girmesi ile ilgili bir röportaj yaptı. 

İşte o röportaj...
 

Sayın Cumhurbaşkanı,

Yoğun bir kampanya döneminden çıktınız. Ulusal Birlik Partisi adına başarılı geçti, öncelikle tebrik eder ve bu yorgun döneminizde bizleri kabul ettiğiniz için dergimiz adına teşekkür ederiz. Eroğlu ailesinde siyaset, Resmiye Hanım ile birlikte aktif olarak devam ediyor. Kızınızın Meclis’e girmesini ve 7 Ocak seçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Teşekkür ederim.

7 Ocak seçimleri Ulusal Birlik Partisi açısından istediğimiz oranda olmasa da başarı ile tamamlanmıştır. Hedef Ulusal Birlik Partisi’nin tek başına iktidara gelmesi idi ama altı partinin mecliste temsil edildiği bir sonuç ortaya çıktı. Bu da koalisyon hükümetleri döneminin sürmesi anlamına geliyor.

Demokrasilerde son sözü halk söyler, vekiller ise buna kulak verir ve uyar. Dileğim ve beklentim ülkenin bir an önce güçlü, istikrarlı bir şekilde halka hizmet verecek bir hükümete kavuşmasıdır.

Kızımın parlamentoya girmesini tabii ki sevinçle karşıladım. Diğer seçilen ve katılan tüm adaylarla birlikte onu da kutladım, demokrasimize katkılarından ötürü takdirlerimi belirttim. Resmiye Hanım zaten, benim siyasetin içine girdiğim 1976 yılın-dan bu yana aktif olarak siyasetin içinde idi. Ulusal Birlik Partisi’nde uzun yıllar kadın kolları başkanlığı, ilçe başkanlığı ve parti meclisi üyeliği yaptı. Artık mecliste halka hizmet için uğraş verecek. Birikimi de vardır, kendini sürekli geliştiren bir yapısı da söz konusudur; dolayısıyla ben başarılı olacağına inanıyorum.

Kıbrıs sorunuyla ilgili değerli fikirlerinizden faydalanmak isteriz. Bir türlü çözülemeyen bu Kıbrıs sorunu nedir? Kimleri ilgilendirir? Kıbrıs neden, hangi açıdan önemlidir?

Kıbrıs sorununun hem iç hem bölgesel hem de küresel nedenleri vardır. Bana göre Kıbrıs konusunun tek bir iç nedeni vardır; Rumların adayı Yunan yapma hayalleri. Bu nedenle bizi azınlık olarak görüyorlar. Biliyorsunuz; ada 1571-1878 arasında Osmanlı idaresinde idi. Yunanistan’ın Osmanlı’ya isyan edip ayrıldığı 1820’li yıllardan bu yana adadaki Rumlar da Yunanistan’a bağlanmanın hayalini kurmaktadırlar.

Bu nedenle isyan ettiler, referandum yaptılar, Enosis amaçlarını gerçekleştirmeyi hızlandırmak için EOKA silahlı terör örgütünü (Ethniki Organosis Kyprion Agoniston: Kıbrıslıların Milli Mücadele Örgütü) kurdular, 1960’ta bizimle ortaklaşa kuru-lan devleti yıktılar ve bize silahlı saldırılar düzenlediler, göç ettirdiler. Bunun için 15 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki Cunta yönetimi ile birlikte darbe yaptılar ve Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni ilan ettiler.

Tabii bütün bu saldırıları karşısında biz de hareketsiz kalamazdık. Anavatan Türkiye’nin de desteği ile direndik, esir olmadık, boyun eğmedik ve 20 Temmuz 1974 günü başlayan Barış Harekatı ile üzerinde Devlet kurduğumuz bugünkü toprakları-mıza, özgürlüğümüze ve egemenliğimize kavuştuk.

Yıllardır Kıbrıs’taki iki halkın yeni bir ortaklık yapması için görüşmeler sürüyor ama Rum tarafının Kıbrıs’ın bütününü Yunan hegemonyasına sokma hayali yüzünden sonuca ulaşılamıyor. Tabii burada kendi bölgesel ve küresel çıkarları için Kıbrıs Türk Halkı’nın haklarını görmezden gelen, büyük devletlerin de büyük suçu vardır.

Kıbrıs adasının enerji kaynaklarına, başlıca enerji arz yollarına, güzergahlarına çok yakın olması, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bölgesini kontrol edebilen bir konuma sahip bulunması, stratejik değerini doruklara çıkarmaktadır. Bu nedenle herkesin bu-rayla ilgili bir hesabı var.

Sizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Üçüncü Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığınız 2010-2015 yılları arasındaki görüşme sürecini kısaca özetler misiniz? Sayın Mustafa Akıncı döneminde ne oldu? Neden görüşmeler başarısızlıkla sonuçlandı?

19 Nisan 2010’da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildim.

Seçilir seçilmez o dönemdeki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban ki Moon’a bir mektup yazarak görüşmelere kalınan yerden devam etmek istediğimi bildirdim. Ancak 26 Mayıs 2010 tarihinde ilk kez bir araya geldiğim o zamanki Rum lider Hristofyas niyetini daha ilk görüşmeden belli etti. Amacı bir anlaşma değil Kıbrıs Türk tarafını suçlayarak bu süreçten çıkmaktı. Çeşitli oyunlara başvurdular, ancak kararlı tutumumuz sayesinde bu oyunların karşılık bulmasını önledik.

Hristofyas döneminde Sayın Genel Sekreter Ban ki Moon ile tam beş kez zirvelerde bir araya geldik. Bu zirvelerin ilki 18 Kasım 2010’da New York’ta, ikincisi 26 Ocak 2011 tarihinde Cenevre’de üçüncüsü 7 Temmuz tarihinde yine Cenevre’de dördüncüsü 30-31 Ekim 2011 tarihinde Greentree/New York’ta ve sonuncusu da 22-23 Ocak 2012 tarihinde yine Greentree/New York’ta gerçekleştirildi.

Özellikle sonuncu zirve çok önemlidir. Sayın Genel Sekreter bu zirve öncesi taraflara yazdığı mektubunda artık “son oyun”un (end game) içerisinde bulunduğumuzu ve bu zirvede ana-ana konuları (core-core issues) görüşüp karara bağlamamızın ardından birçok taraflı konferans düzenlemeyi düşündüğünü söylemiştir. Biz bu zirve-e bahse konu üç ana-ana konularda önerilerimizle gittik.

Hristofyas ise Ulusal Konseyi’nden aldığı dört “Hayır” ile (takvime, arabuluculuğa, hakemliğe ve tüm diğer konularda anlaşmadan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılacağı çok tarafı toplantıya hayır) bu zirvelere geldi. Tüm uğraşlarımıza rağmen bu zirveden de sonuç alamadık.

Hristofyas dönüşte yaptığı konuşmada “dört Hayır”ı koruduğundan bahsetmiş bununla övünç duyduğunu da ifade etmiştir. Dolayısıyla bu zirvenin ardından anlamlı görüşme yapmak da ortadan kalkmıştır.

Rum tarafının ayak sürme politikasını kırmak için de “bir tür süreç” (a kind of process) önerimizi ortaya attık. Rum tarafı, Avrupa Birliği dönem başkanlığını devralacakları için masadan kaçma yolları arıyordu. Biz de onları teknik komitelerle ma-sada tutmaya çalıştık; ancak bazı komiteler dışında Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle arzu ettiğimiz sonuçları alamadık. Bu süreç 2013 yılının Şubat ayına kadar devam etmiştir.

2013 yılı Şubat ayında bugünkü Rum lider Nikos Anastasiades seçimi kazandı ve görevine başladı. 2004 yılı 24 Nisan’ında yapılan Annan Planı referandumunda “Evet” demiş olmasından hareketle dünya Anastasiades’i uzlaşı yanlısı bir lider olarak takdim etmiş ve bunun müzakere sürecine olumlu yansıyacağı beklentisi içerisine girmişti. Ancak öyle olmadı.

Anastasiades, daha seçilmeden çözüm karşıtı Rum siyasi partisi DİKO (Demokrat Parti) ile kabul edilemez unsurlardan oluşan bir protokol imzalamıştı. Bize bunların seçim yatırımı olduğu söylenmişti, ancak Anastasiades seçilmesinin ertesinde bu ilkelere bağlı kalacağını her fırsatta ifade etti.

Bizim sürekli olarak masaya gel çağrılarımıza önceleri ekonomik zorlukları mazaret göstererek süre istedi. Bunu anlayışla karşıladık ve kendisine makul bir süre verdik. 30 Mayıs 2013 tarihinde bir yemekte biraraya geldiğim Anastasiades müza-kerelere Ekim ayında başlamaya hazır olacağını söyledi, ben de bunu kabul ettim. Ancak iki tarih arasında kalan dönemde Anastasiades’in yaptıklarına baktığımızda alışılagelen Rum uzlaşmazlığının bir örneğinin daha yaşanacağı apaçık ortaya çıktı.

Bunca yıldır çözümün önündeki en büyük engel olarak görülen Rum Ulusal Konsey’in seviyesi ilk kez Anastasiades tarafından bu dönemde yükseltildi.

Sadece tavsiye kararı üretmekle mükellef bu yapıyı kararları bağlayıcı olan bir hale döndürdü. Ardından çözüm karşıtı DİKO partisiyle yakınlığıyla bilinen Andreas Mavroyannis’i “Özel Temsilci” olarak atadı. Ancak bu atamayı seçildikten altı ay sonra yaptı. Bana masaya geleceği sözü verdiği Ekim ayı yaklaştıkça Rum tarafından başka mazeretler duymaya başladık.

Bu mazeretlerin başında tüm bu anlattıklarımdan da kolayca çıkarabileceğiniz üzere bir ön hazırlık yapılması gerektiği olgusu vardır. Ardından diğer ön şartlar gelmeye başladı. Anastasiades Maraş’ın kendilerine verilmemesi halinde masaya gel-meyeceğini söyledi. Bu tutmayınca Türkiye’yle doğrudan müzakere etmek istediğini söyledi. Ardından Liderler Görüşmesi yapılabilmesi için bir ortak açıklama üzerinde anlaşılması gerektiğini bunun ön şartları olduğunu söyledi. Tüm bunları isterken 2008’de başlayan müzakerelerde sağlanan yazılı yakınlaşmaları da kabul etmediğini açıkça ifade etti.

Birleşmiş Milletler bizzat iki tarafın yazılı olarak sağladığı yakınlaşmaları, diğer tartışma konularıyla beraber bir belgede topladı. Anastasiades bu belgede yer alan yakınlaşmaları da kabul etmedi. Kendisine mektup yazarak bu yakınlaşmaları teyit etmesini istedim, cavabi mektubunda bunu yapmaktan kaçınarak varolan müzakere zeminini yeniden tartışmaya açma niyetini ortaya koydu.

Ortak açıklama egzersizi de tüm bu nedenlerden dolayı Rum tarafınca ortaya atıldı ve ne yazık ki Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere ilgili taraflar da bunun yararlı olacağı konusunda ısrarlı oldular.

Biz her zaman ön koşulsuz olarak masaya oturmaya hazır olduğumuzu söyledik. Müzakerelerin ön koşulsuz başlaması gerektiği de ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarında yazmaktadır. Ancak bu durum mütemadiyen göz ardı edildi.

Nikos Anastasiadis’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi yeni lideri olarak seçilmesinin ardından müzakere süreci yaklaşık bir yıllık bir aradan sonra 11 Şubat 2014’te benim ve Rum lider Anastasiades’in “Ortak Açıklamasıyla” yeniden başladı.

Görüşmelerin başlamasıyla birlikte Anastasiades ile birçok görüşme gerçekleştirdik. 17 Eylül 2014 tarihinde gerçekleştirilen liderler görüşmesiyle, tarafların bütün konularda önerilerini sunmalarıyla müzakerelerde ikinci aşama tamamlandı ve yapılandırılmış müzakerelerin bir sonraki aşamasına geçilmesi hususunda taraflarca mutabık kalınmıştı.

Ancak, müzakerelere odaklanılmasının beklendiği bir dönemde Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz’de tek taraflı olarak ilan ettiği sözde Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde bulunan 9. parselde doğal kaynak bulma amacıyla gerçekleştirilen sondaj denemesi 25 Eylül tarihinde Rum tarafınca başlatıldı. Söz konusu gelişme üzerine biz de Kıbrıs Türk tarafı olarak, adanın eşit ortağı olduğumuz gerçeğinden hareketle meşru hak ve çıkarlarımızı korumak amacıyla kendi araştırma faaliyetimizi başlatacağımızı duyurduk.

Buna mukabil olarak Rum lider Anastasiades 7 Ekim 2014 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tarafınca başlatılacak sismik araştırma çalışmasını bahane göstererek, Birleşmiş Milletler müzakere sürecinde görüşmelere katılmama kararı aldığını açıkladı.

Rum tarafının tek taraflı faaliyetlerini arama alanını genişleterek sürdürmesi üzerine, Kıbrıs Türk tarafı olarak biz de çalışmalarını devam ettirmek üzere yeni bir duyuru yayımladık. Ancak Mart 2015 sonu itibarıyla Rumlar adına sondaj faaliyetle-rinde bulunan arama platformunun adadan ayrılmasını müteakip Kıbrıs Türk tarafı adına sismik araştırmalar yürüten Barbaros Hayreddin Paşa gemisi de bölgeden ayrıldı. Böylece her iki tarafın araştırma faaliyetleri durdu.

Bu gelişmeler üzerine görüşme sürecinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra devam ettirilmesi kararlaştırıldı. Sonra seçimler oldu ve biz bazı şimdi değinmek istemediğim ayak oyunları sonucu ben seçimi kay-bettim Sayın Mustafa Akıncı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dördüncü Cumhur-başkanı olarak göreve başladı.

Artık iki “Evetçi” görevde idi. Peki ne oldu, isterseniz bir göz atalım:

Sayın Akıncı uzunca bir süre 2016 yılı sonuna kadar Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşılmasını şart olarak gördüğünü söyledi durdu. Rum tarafı ise hiçbir zaman bir takvim ve zaman sınırlaması konulmasını kabul etmedi.

Sayın Akıncı, 2016 yılı sonunda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri değişeceği için, 2017’d e Rumların doğal gaz aramalarına devam etme kararı almalarından ve 2018 yılı Şubat ayındaki Rum başkanlık seçimleri için 2017 yılında çalışmaların başlayacak olmasından dolayı 2016 yılı sonuna kadar meseleyi halletmek gerektiğini, aksi takdirde işlerin zorlaşacağını net bir şekilde ortaya koydu.

Biliyorsunuz Kıbrıs konusu altı başlık altında görüşülüyor:

1.    Yönetim ve Güç Paylaşımı

2.    Ekonomi

3.    Avrupa Birliği

4.    Mülkiyet

5.    Toprak

6.    Güvenlik ve Garantiler.

Türk tarafının bana göre biraz da fazla iyi niyeti ile 7-11 Kasım 2016 ile 20-21 Kasım 2016 tarihleri arasında iki tur şeklinde İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında görüşmeler yapıldı. Türk tarafı maalesef bu görüşmelerde istediğini alamadı. Ortaya ne bir takvim konuldu ne de Türk tarafının isteklerine olumlu yaklaşıldı.

Sayın Akıncı, toprak konusunun ancak ve ancak diğer dört konuda ilerleme sağlandığında ve beşli konferans (Kıbrıs Türk-Kıbrıs Rum tarafı ile üç garantör ülke Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılacakları toplantı) tarihi belirlendikten sonra toprak konusunda yüzdelik ve haritanın konuşulacağının Birleşmiş Milletler tarafından daha benim dönemimde benimsenmesine rağmen toprak konusunu görüşmeyi kabul edince Rum tarafı elimizi görmek için her şeyi yaptı.

1 Aralık 2016 tarihinde ise Sayın Akıncı ile Rum lider Anastasiadis çöken görüşmeleri kurtarmak için Lefkoşa’da bir yemekte bir araya geldiler. Bu toplantıda 9-11 Ocak 2017 tarihlerinde İsviçre’nin Cenevre kentinde iki tarafın bir araya gelmeleri, haritaların sunulması ve 12 Ocak’ta da bizim deyimimizle “beşli”, Rumların ve Birleşmiş Milletler’in deyimi ile “çok taraflı konferans” toplanması kararlaştırıldı.

Söz konusu bu gelişmeler yaşandı ancak 12 Ocak’taki toplantıda Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kocias, Yunanistan’ın garantilerle ilgili önerilerini, görüşlerini masaya koymaya hazır olmadığını belirtti ve toplantı bir sonuç alınamadan ertelendi. Tabii bu arada adada temasların devam etmesi konusunda mutabakata varıldı.

Ancak 11 Şubat 2017 tarihinde Rum Meclisi Rum lider Anastasiadis’in partisinin oylamaya katılmayarak göz yumması ile 1950 yılında adanın Yunanistan’a bağlanması için yapılan plebisitin yıldönümünde Rum okullarında anma programları düzenlenmesini kararlaştırdı.

Sayın Akıncı buna 16 Şubat tarihinde yapılan ilk görüşmede tepki gösterdi ama Rum lider Anastasiadis “Siz de 20 Temmuz’u kutluyorsunuz!” diye tepki gösterdi ve masaya vurarak görüşmeyi terk etti.

Ardından bir sürü temaslar oldu ve nihayet 7 Nisan 2017’de Rum Meclisi söz konusu kutlamaların yetkisini Milli Eğitim Bakanı’na bırakan bir karar alınca görüşmeler yeniden başladı.

Tabii şunu da söylemek lazım; Rum Meclisi’nin aldığı söz konusu karar Anayasa Mahkemesi’ne götürüldüğü için Anastasiadis henüz kararı imzalamadı.

Haziran ayının sonunda Cenevre’de başlayan beşli konferans ise 7 Temmuz 2017 tarihinde Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandı. Bu görüşmelerde Türk tarafı bana göre toprak ve garantiler konusunda vermemesi gereken tavizler vermesine rağmen Rum-Yunan ikilisi sıfır asker, sıfır garanti noktasında diretince çöktü. Bu da yine bize gösteriyor ki; Rum tutumunda uzun yıllardır hiçbir değişiklik yoktur...

Rumlar siyasi eşitlik konusunda yan çiziyorlar. Dönüşümlü Başkanlığı bile kabul etmiyorlar. Kabul etmek için öne sürdüklerine bakınca aslında bunu kabul etmediklerini anlıyoruz. Kıbrıs Türkü’nün etkin bir şekilde yönetime katılmasına karşı çıkı-yorlar. Rumların temel çabalarından biri de iki kesimli, iki toplumlu yapıyı bozmaktır.

Onlar aslında tam olarak da bunu gözetiyorlar ve bunun için Avrupa Birliği’ni ileri sürüyorlar. Bizim Kuzey’de mülkiyet ve nüfus çoğunluğunun sarih bir şekilde Kıbrıs Türkleri’nde olmasının engellenmemesi için ileri sürdüklerimizi reddediyorlar. Varılacak antlaşmanın Avrupa Birliği’nin birincil hukuku olmasını istemiyorlar. Yunanistan dahil tüm Avrupa Birliği ülkelerine kurulacak yeni ortaklıkta dört özgürlük tanınırken Türk vatandaşlarına bunun verilmesine karşı çıkarak bizi oyuna getirmeye çalışıyorlar.

Mülkiyet ve toprak konularındaki tutumları da az önce açıkladıklarımdan da anlaşılacağı üzere bizleri 1974 öncesine götürmeye dönüktür. Ve en önemli konu olan Güvenlik konusunda bizi adeta saf yerine koyuyorlar. Dünyada ve bölgede yaşanan gelişmeler ortadayken Güney Kıbrıs’ta ırkçı bir parti parlementoya girmişken Türkiye’nin Kıbrıs’taki askerini tamamen çekmesini ve Türkiye’nin Kıbrıs Türkleri’nin can ve mal güvenliği söz konusu olduğunda Kıbrıs’a tek yanlı müdahale edebilmesini sağlayan garantörlük hakkından vazgeçmesini talep ediyorlar. Bu konuda oy birliği ile aldıkları bir meclis kararları da var. Yani, hala Kıbrıs’ı Yunan yapma hayallerinden vazgeçmediklerini bir kez daha ortaya koydular.

Müzakereler adadaki seçimler bahane edilerek bitirildi. 7 Ocak atlatıldı. Şimdi Güney Kıbrıs’ta da seçimler yapıldı. Peki ama müzakereler nasıl başlar?

Rum tarafı, “Cenevre’de kaldığımız yerden devam edelim.” diyor. Ucu açık, bizi oyalayacakları biz süreçten yanadırlar. Orada ortaya konulan Guterres Çerçevesi’ne sarılarak Kıbrıs Türkü için olmazsa olmaz niteliğindeki Türkiye’nin etki ve fiili ga-rantörlüğünü sıfırlamak peşindedirler. Bana göre Rumların bu hedeflerini görerek böylesi bir sürece kesinlikle girilmemelidir. Bundan sonra Rum tarafı ile bir görüşme süreci başlayacaksa bu kısa süreli, ucu açık olmayan ve neticesinde ya anlaşma sağlanan ya da Türk tarafına uygulanan siyasi, sosyal, ekonomik tüm ambargoların sona ereceğinin taahhüt altına alındığı, Birleşmiş Milletler tarafından kayda geçirildiği bir süreç olmalıdır.

Rum tarafındaki seçimleri yine Nikos Anastasiadis kazandı. Ben Rum tutumunda bir değişiklik olacağını zannetmiyorum. Dolayısı ile biz son zamanların sözü ile “Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek durumundayız.” Kıbrıs’ta da vaziyet aynıdır; bizler Rum’un peşinde sürüklenmekten kurtulmalıyız.

Bugünden sonra müzakereler federasyon modelli bir devlete mi çıkar yoksa tanıtım Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak mı yapılmalıdır?

Biz yıllardır Birleşmiş Milletler’in kararları doğrultusunda iki halkın siyasi eşitli-ğine dayalı yeni bir ortaklık devleti kurmaya çalışıyoruz. Bu nedenledir ki var olan, yaşayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını isteyemedik. İsteyecek olsak verilecek cevabın “E siz birleşmek için görüşürken biz sizi nasıl ayrı bir Devlet olarak tanıyalım?” olduğunu biliyorduk. Ancak artık yeni bir yol haritası belirlenmesi zamanının geldiği kanaatindeyim. Dünyayı, Rum uzlaşmazlığının sona ermeyeceğine, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok saymalarının bir anlaşmaya katkı sağlamadığına, bize artık haksızlık yapmamaları gerektiğine ikna etmemiz lazımdır.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika dergisi, Sayı:4

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner10

banner12