banner39

Levent Baştürk ile 'Yol ayrımındaki Libya' üzerine...(I)

Levent Baştürk'le seçim sonrası Libya'yı ve devrim sonrasında Libya'da meydana gelen değişimi konuştuk.

Röportaj 17.04.2013, 16:48 23.04.2013, 09:31
Levent Baştürk ile 'Yol ayrımındaki Libya' üzerine...(I)

Saffet Can- Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Arap baharı gibi olumlu çağrışımlarla yüklü ayaklanmalardan sonra yönetim değişikliği meydana gelen Arap ülkelerinde halkların beklentileri ne kadar gerçekleşti? Yaşananlar gerçek bir halk devrimi miydi? Batılı devletlerin askeri müdahalesini de yaşamış olan Libya’da toplum istikrara ve refaha kavuşabildi mi? Savaşan milis güçler topluma entegre olabildi mi? Bu soruları Libya seçimleri sonrasında bu ülkede bulunmuş olan SETA araştırmacısı Levent Baştürk’e yönelttik.

Saffet Can: Devrim sonrası Libya’da seçimleri gözlemci olarak izlediniz. Geçtiğimiz günlerde de SETA’nın organize ettiği bir toplantı vesilesi ile son durumu inceleme  fırsatı buldunuz. Libya deneyimi liberal müdahalecilikle gerçekleşen bir değişime işaret ediyor. Bu açıdan bakılınca Libya’da seçimlerden sonra durum nedir?

Levent Baştürk: Devrim tanımlanması hayli sorunlu bir kavram. Ben Arap dünyasında son iki yılda eski rejimlere yönelik karşılaştığımız kitle tepkileri, ayaklanma, başkaldırı veya isyan olarak adlandırmayı daha uygun buluyorum. Ancak Libya örmeğinde bir şahıs etrafında ve onun fikirleri üzerine inşa edilmiş bir rejim tamamıyla ortadan kalkmış ve yeni bir rejimin inşası söz konusu olduğu için, kavrama hiç bir idealist normatif yükleme yapmadan, yani olanları hiç romantize etmeden, bu sürecin devrim olarak nitelenmesine de itiraz edecek değilim.

Bir de dışarıdan müdahale söz konusu. Bu da halk ayaklanmasıyla değişim yaşandığı görüşüne gölge düşürmez mi?

Libya’daki değişimi sadece “liberal/‘insancıl’ müdahelecilik” başlığı altında okumanın Libya insanının mücadelesine haksızlık etmek olduğunu düşünüyorum. Kaddafi dönemi bütün boyutları ile anlatılmadan ve anlaşılmadan bu dönüşümün de doğru algılanamayacağı kanaatindeyim. Bunun için de her şeyden önce Kaddafi hakkında üretilmiş şehir efsanelerinin yapı-çözümü zaruri. Bizim ülkemiz de dahil olmak üzere, pek çok yerde bir “Afrika’yı bile korumuş, kollamış ve ayakta tutmuş Kaddafi” imajı var. Oysa o Kaddafi’nin Libya’sında hasta insanlar vardı, kişi başına düşen milli gelir çok düşüktü, Tunus’a muayene olmak için gitmek zorunda kalınıyordu. Bingazi başta olmak üzere doğu bölgesinin tamamı kasıtlı olarak ihmal edilmiş bir durumdaydı.  Ve hatta başkent Trablus bile bizim orta derecede mamur bir Orta Anadolu ilimizden farksız halde. Dubai olmasını beklemiyoruz, ama haklı olarak da sormamak mümkün değil: Petrol zengini, Afrika kıtasının en yüksek milli gelirine sahip ülkesinin hali bu mu? Tunus’taki yollar Libya’dakilerden bir kaç misli daha iyi. Hadi maddi olanı bir yana bırakın, Libya’daki diktatörlüğün yol açtığı psikolojik ve moral tahribat eşine az rastlanır bir görünüm arz ediyor. Halka sadece bazı sübvansiyonlar verilerek hayatlarını ucuz sürdürme imkanı sağlanmış, ama bunun karşısında itirazsız bir boyun eğme istenmiş. İnsanlara nefes alacak hiç bir alan bırakılmamış. Bu rejimi ayakta tutmak için izlenen böl ve yönet stratejisi, patronaj ve nepotizm üzerine kurulan bir yapı müthiş bir korku ile de perçinlenmiş.

Ayaklanma kaçınılmaz hale gelmiş?

Bunun zaten sürdürülebilir olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Burada belki İngiltere’de yaşayan romancı Hişam Matar’ın hikayesini kısaca anmak yerinde olacak. Aile Mısır’da sürgünde yaşarken babası Mısır istihbaratınca evinden alınır ve Libya’ya gönderilir. Libya’da cezaevinden 1992 ve 1995’te iki defa ailesine, gizlice mektup göndermeye muvaffak olur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Kaddafi’nin devrilmesinden sonra, babasını aramak için Libya’ya dönen romancı hücre cezası çekmekte iken serbest bırakılan birisiyle tanıştırılır. Adamın elinde Matar’ın babasının resmi vardır; ama Matar’a resmin neden kendisinde olduğunu bile söyleyemez; çünkü hafızasını kaybetmiştir. Sosyal bilimciler ve siyasal analizciler bir baskı rejimini izah etmeye çalışırken genellikle özel hikayeler üzerinde durmazlar; ama o özel hikayeler çoğu zaman o rejimleri anlatmada sosyal ve siyasi gelişmeleri izah etmekten çok daha fazla şeyler söyler bizlere.  

Peki, ya dış müdahale olmasaydı, yönetim değişikliği gene de meydana gelir miydi?

Kaddafi’nin devrilişinden devam edersek, eğer dış müdahale olmasaydı, Kaddafi’nin Bingazi ve diğer şehirlerde çıkan isyanı bastırabileceği ve iktidarını bir süre daha sürdürebileceği Kaddafi muhaliflerince de kabul edilen bir gerçek. Bunu hem geçen yıl Mısrata’daki seçim gözlemciliğim esnasında Mısratalılar tarafından anlatılanlara, hem de son ziyaretimde Müslüman Kardeşler mensuplarıyla yaptığım mülakatlara dayanarak ifade ediyorum. Ama bu durum, Kaddafi’nin popüler desteğe sahip olmasından dolayı değil, silah üstünlüğünü elinde bulundurmasından dolayı olacaktı.

Bu yüzden mi Batılı güçler memnuniyetle karşılandı? Dışarıdan bakıldığında bu çok onur kırıcı görünüyordu…

Müdahale sonrasında hem bazı Libyalı liderlerin hem de Libya halkı arasından bazı unsurların Fransa, İtalya ve diğer batılı devletleri takdir ve hatta hayranlık içeren ifadeler sarf ettikleri ve neredeyse ülkeyi sömürmeye davet edici tavırlar sergiledikleri doğrudur. Ancak ülkeye olan iki ziyaretimin neticesinde bu tavra bakarak genelleme yapmanın yanlış olduğu kanaatine ulaştım. Libya üzerindeki “Kaddafi hayaleti” olgusunu anlamadan o davet edici tavrı fazla genelleyip Libya’da olanları açıklamada kullanmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Ülkede şu an lider veya siyasetçi konumundaki insanların büyük kısmı Batılı ülkelerde sürgünde yaşamış olmalarına rağmen hepsi “milliyetçilik” vurgusu üzerinde de siyaset yapmaya çalışıyor ve dış odaklı olmakla suçlanmamak için “laik ve liberal” gibi kendilerine yönelik yapılan tanımlamaları reddediyorlar. İşin enteresan tarafı, Müslüman Kardeşleri (MK) de milliyetçi söylem üzerinden vurmaya çalışıyorlar.

Seçimlerden konuşalım biraz da. Libya’da seçimlerden sonraki görünüm nasıldı?

Temmuz 2012’de seçimler yapıldı ve 200 kişilik bir Kongre oluştu. Ancak bu Kongre üyelerinin yalnızca 80 tanesi parti listelerinden seçildi, 120’si bağımsız. Bu 120’nin içinde bir kısmı Kongre’de parti grupları ile birlikte hareket etmeye başladı. Seçimlerden birinci çıkan parti, daha doğrusu siyasi blok, eski Milli Geçiş Konseyi döneminde Başbakanlık yapmış ve Fransa, İngiltere ve ABD’yi MGK’nin Libya’nın meşru temsilcisi olarak tanınmasında etkili olmuş bir isim, Mahmut Cibril. Cibril’in Milli Güçler ittifakı seçimlerde 39 sandalye kazandı ve bağımsız seçilenlerden bu blokla hareket edenlerle birlikte sayıları 75’i buluyor. Müslüman Kardeşler’in partisi Hürriyet ve İnşa ise seçimde 17 sandalye kazandı, bağımsızlarla birlikte 55 civarında Kongre üyesine sahip oldukları söylenebilir.

Seçim sonuçları yönetime yansıdı mı?

Ne aynı zamanda Devlet Başkanı olan Kongre Başkanı, ne de Başbakan seçimlerden en büyük iki siyasi güç olarak çıkan bu iki oluşumdan değil. Her ikisi de Kongre içinden uzlaşı ile çıkmış kişiler. Kongre ve Devlet Başkanı Muhammed Magarif, şu anki Başbakan Ali Zidan’a karşı Müslüman Kardeşler, diğer küçük partiler ve bağımsızların çoğunun oyunu alarak seçilmişti. Kendisi seçimlerden üçüncü çıkan Milli Cephe Partisi’nin lideri. 1960’lı yıllarda Müslüman Kardeşler mensubu olan birisi. 1980 yılında Hindistan büyükelçisi iken rejimle yollarını ayırıp Kaddafi’ye karşı mücadeleye başlamış. Şu anki çizgisi, iç siyasette dinin siyasi bir rol üstlenmesine karşı oldukça mesafeli; ama dış politikada ümmetçi bir anlayışı açıkça savunuyor. Ali Zidan’ın Kongre Başkanlığı için adaylığını Cibril ve onun bağımsız müttefikleri desteklemişti; ama Başbakan olması Adalet ve İnşa Partisi(AİP) ile varılan bir uzlaşı sonucunda oldu. İhvan’ın ilk başbakan adayı Mustafa Ebuşagur’un Müslüman Kardeşler’in bile destekleyemeyeceği bir kabine kurmaya çalışması sonucunda saf dışı olması üzerine bağımsız Kongre üyesi Ali Zidan Cibril’in İttifakı ile AİP’nin uzlaşı adayı olarak belirdi. Şu an kabinede başbakan yardımcılarından biri dahil olmak üzere, yedi İhvan mensubu var. Bunlardan birisi, İhvan’ın sunduğu adaylardan ayrı, Zidan’ın kendisinin seçtiği bağımsızlar listesinden seçilen bir isim. Ve kabinede seçimden birinci çıkan Cibril’in İttifak’ı ile Müslüman Kardeşler veya AİP eşit sayıda bakanlığa sahip. Kabinenin kurulmasında Kongre’deki siyasi dengelere dikkat edildiği gibi, bölgesel ve kabile dengeleri de dikkate alınmıştır.

O halde halkın oylarının yönetime yansıdığını söyleyebiliriz?

Ortada adil bir seçim sonucu popüler desteği ve meşruiyeti olan bir meclis ve hükümetin olduğunu söylemekte bir sakınca olmadığı kanaatindeyim. Ancak ülkede istikrar ve güvenlik hala en ciddi sorunlar olarak varlığını devam ettirmekte. Görüşme şansı bulduğum siyasetçiler de bunu teyit etti. Güvenliğin sağlanamamış olması çalışmalarını durdurmuş olan şirketlerin geri dönmede gönülsüz davranmalarına yol açıyor, bu da normalleşmenin yavaş ilerlemesine neden oluyor.

Güvenliğin sağlanamamasında Kaddafi’ye karşı savaşan milislerin rolü nedir, onlar şimdi ne durumdalar?

İç savaş sonrası en ciddi sorun olarak karşımıza çıkan milislerin durumuna gelecek olursak, Kaddafi rejimine karşı mücadele esnasında Kaddafi’ye karşı mücadele eden milislerin sayısının 25 bin kişi olduğu tahmin edilirken, şu an bu rakamın 250 bin civarında olduğu rivayet ediliyor. Rakamın bu boyuta ulaşmasında, rant faktörünün rol oynadığını söylemek mümkün. Milislere belli bir miktar maaş bağlanmış olması, yeni milis güçlerinin ortaya çıkmasına yol açtığı gibi, var olanların bir kısmının da genişlemesine sebep olmuş durumda.

 

Peki, bu milisler savaşın bittiğine nasıl ikna edilecek? Bu yönde bir çalışma var mı?

Milis güçlerini tasfiye etmek için çeşitli yöntemler belirlenmiş. İş kurmak isteyenlere mali destek sağlanmasının yanı sıra, bunların polis ve orduya entegrasyon edilmeleri çalışmaları var ve bu konuda belli bir mesafe de alınmış durumda. Bu hususta kararlı tutumundan dolayı Başbakan Zidan’a epey kredi verenler var. Ancak olumlu gelişmelere rağmen süreç hala yavaş işliyor. Sürecin yavaş işlemesine sebep olan çeşitli faktörler var. Yukarıda sözünü ettiğim maaş faktörü milislerin entegrasyonunun önünde en büyük engellerden biri. Düzenli ordu veya polis teşkilatına dahil olup daha fazla maaş almaktansa, kendi başına buyruk olup yine de belii bir gelire sahip olmak bazıları için daha cazip gelebiliyor. Milis kuvvetlerin varlıklarını devam ettirmek istemelerinin bölgesel ve siyasi faktörlerden kaynaklanan çeşitli başka sebepleri de var.

Milis güçlerine karşı hükümetin kararlı tutumu ve halktan da gelen tepkiler, eskiye oranla milis güçlerinin görünürlüğünü ve taşkınlıklarını azaltmışsa da, hala yer yer siyasetçilere karşı bazen ciddi boyutlara varan milis eylemlerinin devam ettiğini de belirtmek gerekir. Ancak, bölgesel talepleri temsil edenleri dışında kalan milis güçleri artık halktan kendilerine karşı olan tahammülün iyice azaldığının farkında oldukları yönünde oluşmuş bir kanaat var. Eskisine oranla şehir içinde fazla görünürlük arz etmemelerinin en büyük sebebinin bu farkındalık olduğu söyleniyor.

 

Bir de Kaddafi için savaşanlar vardı. Onlar silah bıraktı mı?

Kaddafi yanlıları da yer yer çeşitli eylemlerde bulunmaya devam etmekte. Bu genellikle Trablus şehrinde gerçekleştirilen şiddet eylemleri şeklinde belirdiği gibi, Beni Velid’de konuşlanmış Kaddafi taraftarlarının gerçekleştirdiği eylemler şeklinde de kendini göstermektedir. Nitekim bu eylemlerden birinin Mısratalı bir milisin ölümüyle sonuçlanması bu şehrin uzun süreli kuşatma altına alınmasına sebep olmuş ve şehrin kontrolü ele geçirilene kadar kuşatma sürmüştür.

Diğer yandan sınır güvenliğinin sağlanması, kaçakçılık ve silahların Libya dışına yayılması gibi sorunlar hala devam etmektedir. Güneyde yer yer etnik içeriği de olan kabile çatışmaları yaşanmaktadır. Ancak seçim öncesine göre milisler ve kabileler arası çatışmalar arasında önemli bir azalma olduğu söylenebilir.

Milis güçlerinin kontrolü altındaki hapishanelerde hala çok sayıda Kaddafi taraftarlarının alıkonduğu ve kötü muamelelere maruz kaldıkları yönündeki şikayetler var. Ancak bir ara sayıları 7 bini aşan bu tutukluların sayısının 4 bine kadar indiği ifade ediliyor. Kasabalarından kovulan Afrika kökenli Tavergalılar için de Trablus yakınlarında yeni konutların yapıldığı ve bunda epey bir mesafe kat edildiği söylenmekte.

Savaş ortamının ardından geçiş dönemi yaşadıkları anlaşılıyor söylediklerinizden. Diğer taraftan demokratik yapılanma yönünde yol alındı mı?

Şu anki Kongre’nin asıl amacı Anayasayı yapmak. Ancak bunun için oluşturulacak komitenin üyelerinin nasıl seçileceği tartışmaları çok uzun sürdü. Sonunda bu üyelerin seçimle belirlenmesine karar verildi. Şimdi oluşturulan bir komisyon bu üyelerin seçilmesini sağlayacak seçimler için kanun taslağı hazırlamak için çalışıyor.

Bu arada komisyon tarafından hazırlanan ve Kongre’ye sunulmuş olan Siyasi Tecrit Yasası taslağı ülkede yeni bir gerilimin oluşmasına yol açmıştır. Bu konuda nasıl bir uzlaşmanın sağlanacağı ve gerilimin nasıl aşılacağı halen bir belirsizlik arz etmektedir.

Toplumsal alanda bir değişim gözleniyor mu? Diktatörün ardından örneğin fikir hürriyeti oluşuyor mu?

Ülkede basın ve yayın kuruluşlarının sayısı hızla artıyor. Pek çok gazete, dergi, radyo ve televizyon kanalı faaliyete geçmiş durumdadır. Bunların içerik açısından önemli çoğunluğu amatörce ve nitelik açısından zayıf olmakla birlikte, ülkede insanların kendisini ifade etmeye ne kadar susamış olduğunu göstermesi bakımından kayda değer bir gelişmedir. Ayrıca yeni siyasi partilerin kurulma çalışmaları da devam etmektedir.

Devrime katılan güçlerin ortak hedefi var mıydı? Yahut şu anda devleti şekillendiren siyasal güç hangisi?

Önce isterseniz devlet meselesi ile başlayalım. Devletten ne anlıyoruz? Eğer devletten kasıt bir toprak parçası üzerinde fizik güç kullanma meşruiyeti tekelini elinde bulundurmaksa, bu anlamda şu anda Libya’da devletin varlığı sorgulanır bir durum.  Maalesef şu an devleti temsil etme durumunda olan insanlar bu meşru güç kullanma tekeline sahip değiller.  Haliyle de silahlı güce sahip olanlar üzerinde de tam anlamıyla sağlanmış ciddi bir kontrolleri yok. Eğer devletten kasıt, bir insan topluluğunun siyasi bir ünite olarak varlığını devam ettirmesi için zaruri kurumsal donanıma sahip olması ise Libya’da uzun zamandır devlet denilen bir yapıdan söz etmek mümkün değil: Çünkü Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere bugünün Libya’sını bir araya getiren Trablusgarb, Sireneyka ve Fizan bölgelerinin bir bütün olarak bir kurumsallaşmış bir devlet otoritesi altında bulunduğu dönem maalesef yok. Bu yönde en ciddi teşebbüs Sultan II. Mahmut zamanında başlamış ve bu çabalar Libya’nın Osmanlı hakimiyetinden çıktığı 1911 yılına kadar devam etmiş. İtalyan işgali ise bütün bu süreci tersine çevirmiş, Libya halkını tamamen saf dışı bırakan bir yönetime dönüşmüş. Mussolini’nin iktidara gelmesiyle 1922’den sonra da Libya, sömürge olmanın üstüne bir de faşizm belasının zulmünü yaşamış. Aslında bazı sürgünde yaşayan Libyalı edebiyatçıların dediği gibi, Libya neredeyse bir asırdır bir faşizm belasıyla karşı karşıya. İtalyan faşizminin sömürge yönetiminden geriye kalan bir kurumsal miras yok. İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan idaresinin son bulmasının peşinden İngilizlerin desteği ile kurulan Kral İdris idaresi de kurumsallaşması zayıf bir siyasi yapı olarak kalmış ve 1950’lerin sonunda işletilmeye başlatılan hidrokarbon kaynaklarından elde edilen rant üzerinden bir düzen tesis etmeye çalışmıştır.

Kaddafi dönemini nasıl tanımlıyorsunuz?

Aslında Mısır lideri Cemal Abdulnasır’ın iyi bir takipçisi olan Muammer Kaddafi Arap siyasi arenasına Arap milliyetçiliğinin 1967 Arap-İsrail savaşında alınan yenilginin ardından Arap milliyetçiliğinin bir ideoloji olarak çöktüğü bir dönemde girdi. Nasirizmin ve onunla birlikte Arap milliyetçiliğinin bir ideoloji olarak çöktüğü bir dönemde yeniden Arap milliyetçiliğini ateşlemek istedi Kaddafi. Bu, Kaddafi’ye göre, hem kabilecilik yüzünden ulus olma bilincine varamamış Libya halkı hem de Arap dünyası için zaruri idi. Kuzey Afrika ülkeleriyle bir dizi siyasi birlik veya işbirliği teşebbüslerine girdi, ama o dönemde Arap dünyasının genelinde yaşanan kırılma, bu denemelerden bir sonuç çıkmamasına neden oldu.

Başarılı oldu mu bu teşebbüsler?

Aksine Kaddafi hepsi ile sorunlu hale geldi. Bu sefer Kaddafi, Afrika kıtasına döndü. Birbirine yer yer ters düşen çeşitli  kaynaklardan devşirdiği eklektik Üçüncü Yol projesi çerçevesinde Libya ve halkını bir “sürekli devrim” projesinin nesnesi haline dönüştürdü.  Ona göre, Libya devleti aslında bir “devletsiz devlet”ti; çünkü o kitlelere aitti. Bir yerde “kitlelerin devleti” idi. Siyasi partilere gerek yoktu; çünkü Halk Kongreleri ve Devrim Komiteleri yoluyla halk yönetime doğrudan katılıyor ve söz sahibi oluyordu. Kaddafi hatta kendi resmi sıfatlarını da bıraktı; çünkü o bu devrimin babası, gözcüsü ve sözcüsüydü. Halkın “Büyük Birader”i olarak rehberlik rolünü üstlenmekle “yetinecekti”. Kısaca, Kaddafi ekleme-yapıştırma yoluyla kafasında oluşturduğu ütopik projeyi hayata geçirme uğruna Libya’yı bir yaz boz tahtasına çevirme hakkını kendinde gördü. Kaddafi’nin amacı bir ulus inşa etmekti. Kabile yapılarını da bunun önünde bir engel olarak görüyordu.  Ancak ta 1973’ten itibaren Kaddafi’ye yönelik suikast ve/veya darbe girişimleri, onu kabile yapılarına geri dönmesine ve onları manipüle ederek iktidarını perçinleştirme arayışlarına sevk etti. Kendi kabilesi ve ittifak kurduğu kabileler üzerinden bir patronaj ve nepotizm sistemi kuruldu. Düzenli bir orduyu kendi iktidarına tehdit olarak gördü, onun yerine Devrim Muhafızları ve benzeri elit kuvvetleri kurdu; onların başına güvendiği yakın akrabalarını getirdi. Ayrıca güvenilen kabileler silahlandırıldı ve bir milis güç olarak hazır tutulmaya çalışıldı. Güvensizlik faktörü esas alınarak oluşturulan silahlı güç yapılanmasına Afrikalı paralı askerlerden oluşan birlikler de eklendi. Dolayısıyla, ordu bile bir kurum olarak gelişemedi, geliştirilmedi.

Kabileler arasındaki ihtilaftan beslenmiş Kaddafi iktidarı?

Kaddafi sadece kabileleri birbirine karşı kullanarak iktidarını perçinleme yoluna gitmedi; bölgeleri ve hatta şehirleri de birbirine karşı hale getirdi. Petrolün yüzde sekseninin elde edildiği Bingazi’nin dahil olduğu doğu bölgesi (Sirenayka) ihmal edildi, nüfusun en fazla olduğu batı bölgeleri öne çıkarıldı. Batı’da Mısrata ve Beni Velid gibi şehirler arasındaki ayrım manipüle edildi.

Kısaca Kaddafi’nın Devletsiz Devlet ve/veya Kitlelerin Devleti rüyası kurumsallaşması hayli zayıf bir devlet mekanizmasından öte gitmedi. Kaddafi rejiminin devrilmesi sonucu yaşanan kaosun en büyük sebeplerinden biri aslında budur. Libya’nın bir kabileler toplumu olması, sanıldığı gibi bu kaosu ortaya çıkarmamış, aksine bu kaosun katastrofik hale dönüşmesine  engel olmuştur. Tabii ki bundan kastımız kabile toplumu olmaktan kaynaklanan çatışmalar hiç olmadı demek değil. Ancak genel bilançoya bakınca, kabilelerin kaotik ortamda oynadıkları rolün çoğunlukla olumlu olduğunu görüyoruz.

Bu tarihi geçmişe bakarak bugünkü yapılanmanın yönü hakkında ne söylersiniz?

Şimdi, buraya kadar söylediklerimizden yola çıkarak, Kaddafi sonrası döneme, günümüze gelirsek, şunu söyleyebiliriz: Devrime ya da Kaddafi rejimine karşı mücadeleye katılan kitlelerin en büyük ortak hedefi Kaddafi ve onun kişiliği etrafında kurulan ve böl-yönet, baskı ve korku taktikleri üzerine inşa edilen bir rejimden kurtulmak ve kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olmak. İnsan görmeden anlayamıyor; ama Kaddafi kabusundan/hayaletinden kurtulmak sadece bir siyasi mesele değil, aynı zamanda derin bir psikolojik mesele. Seçimlerden sonra partisinin genel merkezinde konuştuğumuz Mısrata merkezli Vatan için Birlik Partisi lideri Abdurrahman Suvehli konuşurken gözyaşlarını tutamamıştı.  Sandıklar açıldıktan sonra, oyların sayımı sırasında konuştuğumuz bazı Libyalı seçim gözlemcileri ve güvenlik görevlilerinin dile getirdikleri de bu boyutu açıkça sergiliyordu.

 

Kaddafi’ye karşı hissedilen öfke ve o dönemde insanların içlerinde biriktirdikleri yeni dönemde etkili olacağa benziyor?

Yukarıda söz ettiğim ortak hedefte bu görünüyor. Bunun dışında göze çarpan en yaygın ikinci ortak nokta şu: Halkın büyük kısmı Kaddafi döneminde hak ettikleri bir hayat standardından mahrum edildiklerini düşünüyorlar ve ülkeyi daha mamur, kendilerini de müreffeh bir hayat yaşıyor görmek istiyorlar. Evet, Kaddafi dönemi sübvansiyonlara dayalı bir refah devleti anlayışı üzerine oturuyordu. Sağlık hizmetlerinden bedava yararlanmak mümkündü; ama sağlık hizmetleri pek sağlıklı işlemiyor ve insanlar tedavi olmak için Libya’dan maddi imkanları daha az olan Mısır ve Tunus’a gitmek zorunda kalabiliyordu. Evet, eğitim teşvik edildi ve okur-yazarlık oranı hızla arttı, yüzde sekseni geçti. Kaddafi’nin belki de Libya içinde en fazla yatırım yaptığı alan eğitim. Okul binalarına gidince bunu fark ediyorsunuz. Ancak eğitimin insan yetiştirmekten ziyade toplumu ideolojik olarak terbiye etmek dışında ciddi bir amacının olmadığı da apaçık ortada. Dolayısıyla, insanlar “biz daha fazlasını hak ettik, bize sadece sadaka verildi; ama beraberinde baskı ve korku verildi ve karşılığında körü kürüne itaat istendi” diyorlar. Ve yeni dönemde daha fazlasını elde etmek için adeta bir telaş içindeler. Bu durum özellikle Batı’da uzun yıllar yaşayıp da geri dönenlerin tepkisini çekmekte.

Peki, yeni yönetim, devlet muktedir olabildi mi?

Eğer tekrar fiziki güç hakkını kullanmaya muktedir olmayı esas alırsak, bugün devleti temsil eden kişilerin ve oluşma sürecinin başlangıcında olan kurumların bundan mahrum olduklarını görüyoruz. Bugün, seçilmiş ama geçiş dönemi kurumları olma özelliklerini sürdüren kabine ve Kongre meşru güç kullanma tekelini elinde bulundurmadığı gibi, zaman zaman güç kullanma hakkını kendinde bulanların baskı ve tehditlerine maruz kalıyor.

Güç kullanma kapasitesine sahip olanlar, yani milisler, devleti şekillendiriyor mu?

Hayır. Bunun en başta gelen sebebi, güç kullanma kapasitesini elinde bulunduranlar homojen değiller, birlik ve beraberlik içinde değiller. Daha da ötesi, pek çoğu meşruiyetini yitirdiklerinin farkındalar.

Dolayısıyla, devleti şekillendiren belli bir siyasi güç olduğunu iddia etmek çok zor. Kaddafi modelinden farklı olarak, diğer bir çeşit “devletsiz devlet” uygulaması ile karşı karşıyayız diyebiliriz. Ancak bunu söylerken Libya çözümsüzlükle karşı karşıya demiyorum. Aksine atılan olumlu adımlar küçümsenemez. Belki süreç yavaş işliyor, ama vaziyet özellikle Batı basınında yansıtıldığı kadar kötü değil. Seçimler için Temmuz 2012’de Mısrata’ya gittiğimizde şehir içinde silahlı tek bir kişi görmedik. Sandık başında görev yapan güvenlik görevlileri bile silahsızdı. Trablus’ta da artık milislerin silahlı dolaşmasına, şehir içinde ellerini kollarını sallayarak gezmelerine izin verilmiyor ve buna genelde riayet edilmekte.

Bir tarafta milisler, bir tarafta daha yeni örgütlenmeye başlayan ve kontrolü ele geçirememiş devlet yapısı… Her an bir kaos çıkabilirmiş gibi?

Ancak yavaş adımlarla da olsa, sıfırdan da başlanmış olsa bir kurumsallaşmanın temellerinin atıldığı görülmekte. Peki bunu ne sağlıyor? Kimsenin elinde sihirli değnek yok, bir reçete yok. Evet, çeşitli örneklere bakılıyor, model tartışmalarına bakılıyor. Ama öte yandan da Libya’nın başka yerde pek benzerliği görünmeyen kendine özgü özellikleri var. Libyalılar bir toplum ve halk olmayı keşfetmeye çalışıyorlar. Rüyasını gördükleri bir ideal var; ama o ideal kafalarında oldukça belirsiz. Ama o yavaş yavaş da olsa, siyasi, etnik, kültürel, sosyal, ekonomik, yerel, bölgesel ve ulusal aktörlerin karşılıklı taleplerini sunması sonucu ortaya çıkan tartışma ve hatta gerilimin sonucunda ortaya çıkan uzlaşı arayışları sonucunda belirleniyor. Farkında olunan bir durum var: Başarısız olurlarsa, herkes kaybedecek. Kimsenin diğerleri üzerinde konsensüs dayatma gücü yok. Bu durumda, ister itemez, gönülsüzce de olsa, uzlaşı arayışı çare olarak karşılarına çıkıyor. Bir kurumsallaşmanın olmaması dezavantaj olarak görülse de, kurumların kazanılmış çıkarları korumak için statükoyu korumada direnç göstererek engel çıkarmaları gibi bir durumun olmaması da değişimin gerçekleştirilmesi açısından büyük kazanç. Ayrıca nüfusun büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Eski rejimin marjinalleştirdiği ve var olduğu ortama yabancılaştırdığı bu kitlelerin her an yeni bir şiddet sarmalı içine düşmemeleri için bir an önce pozitif adımların atılması gerektiği konusundaki bilinç yol gösterici olabiliyor. Ülkenin kaynaklar açısından zengin olması bir umut kapısı. Ama aynı zamanda bir endişe kaynağı da; çünkü dışarıdaki gözlerin bu yüzden Libya üzerinde olduğu biliniyor.

Birinci bölümün sonu.

Söyleşinin ikinci bölümü için tıklayınız.

 

banner53
Yorumlar (0)
19
hafif yağmur
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?