banner39

Mehmet Doğan'la Cumhuriyet - darbe tartışmaları üzerine

Daha önce yazdığı 'Batılılaşma İhaneti'nin devamı niteliğinde olan Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş eserinin yazarı Mehmet Doğan'la kitabını konuştuk

Röportaj 31.10.2013, 10:15 28.10.2019, 17:24
Mehmet Doğan'la Cumhuriyet - darbe tartışmaları üzerine

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Bu yıl Cumhuriyet’in 90. yıldönümü kutlamaları geçmiş yıllara nazaran daha şaşaalı geçti. Muhafazakâr çevreler sosyal medyada olsun mesajlaşmak şeklinde olsun bu bayramı adeta “dinî” bir şevk ve heyecanla kutladılar. Törenlerde tekrarlanan bildik söylemleri de yabana atmamak lâzım tabii. Daha evvel defalarca sorulan ancak cevap alınmayan “Cumhuriyet kurulurken aslında neler yaşandı” soruları bir kez daha arandı. Bu sefer elimizin altında önemli bir kaynak var. D. Mehmet Doğan’ın yazdığı Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş kitabı Osmanlı Devleti neden yıkıldı, Cumhuriyet neden ve nasıl kuruldu? Cumhuriyet bir İngiliz projesi olabilir mi? Millî Mücadele’de halk desteğini ve yaşatıcı değerlerimizi arkasına alarak zafere ulaşan yönetim Cumhuriyet’ten sonra neden halka ve köklü değerlerimize sırt çevirdi? gibi pek çok önemli sorulara cevap veriyor. Birbirinden ilginç konuların değerlendiği “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” kitabında, bu soruların cevabı ile birlikte çok sayıda dokunulmaz konuyu gündeme getiriyor. Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, bir yönüyle D. Mehmet Doğan’ın 1975 yılında yayınlanan ve batılılaşma ve cumhuriyet döneminin doğru anlaşılması yönünde ciddi tesir uyandıran Batılılaşma İhaneti kitabının devamı niteliğinde. D. Mehmet Doğan’la kitabını konuştuk.

Asım Öz: Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş'i diğer Cumhuriyet tarihi kitaplarından ayıran özellik nedir?

Mehmet Doğan: Türkiye Cumhuriyeti Tarihi kitapları, 1930’larda talimat üzerine siyasiler tarafından üniversitede verilen “inkılâp tarihi” derslerinin 1940’larda orta öğretime uygulanması maksadıyla Enver Ziya Karal’ın hazırladığı kitabın geniş ölçüde tekrarı mahiyetindedir. Orta öğretim seviyesinde düşünülmüştür. Rejimi tahkim amacıyla propaganda amacı güdülmüştür. M. Kemal Paşa’nın Nutuk’u esas alınarak oluşturulan metinler daha sonra cumhuriyetin sonraki dönemlerini de içine alacak şekilde genişletilmiştir. İdeolojik çerçeve hiç değişmemiş, aksine, 1960 ve 1980 darbelerinden sonra daha katılaştırılmıştır. Son olarak 28 Şubat'ta bir cila daha atılarak parlatılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kitaplarının Bir Eleştirisi

Bu kitapları gerçek tarih kitabı olarak görmek mümkün değildir. Dönemin, olayların ve şahıs kadrosunun objektif tanımlaması üzerine kurulmuş bir tarih yazımı hiçbir zaman düşünülmemiştir.

Kâzım Karabekir, 1942 yılında Ankara Üniversitesi’nin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi bünyesinde kurulan Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nün başkanı Enver Ziya Karal’ın Türkiye Cumhuriyeti Tarihi kitabına döneminde itiraz etmiştir. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in makamında 27 Mart 1945’te cereyan eden hadisede Kâzım Karabekir Paşa, Enver Ziya Karal'ın yazdığı kitaba esas kaynak olarak Nutuk'u almasını eleştirmiştir. Karabekir, Nutuk’un tarafgirane bir metin olduğunu, yakılan kırk kitabı içinde bulunan “Nutuk'un hata ve sevap cetveli”nde Nutuk'taki yanlışları tek tek gösterdiğini belirtmiş, inkılâp tarihinin seyrinde büyük rolü olan birçok şahsiyetin emeklerin yok sayıldığını vurgulamıştır.

Daha sonraki İnkılâp/devrim tarihi kitaplarının anası olan Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nin yazarı Karal, Kâzım Karabekir’in eleştirilerine cevap verirken üzerinde durduğu iki nokta önemlidir. Birincisi, bu kitabın bir devlet tarihi olduğudur. Ona göre, devlet tarihinde olaylar devlet başkanları etrafında toplanır. Bu bütün devlet tarihlerinde göze çarpan bir gerçektir. Klasik bir ders kitabında bir olayın bütün kahramanlarını saymak mümkün değildir. Karal’ın, Karabekir’in tarih kritiğine yer verilmemesi itirazına cevabı da, ders kitabında tarih kritiğine yer verilmeyeceği şeklindedir!

Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş’te bu şablonun ötesinde bir dönem anlatımı esas alınmıştır. Dönem, kişiler, olaylar bütünüyle gözönünde bulundurularak sonuca varılmak istenmiştir. İster istemez bu metin, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi kitaplarının bir eleştirisi niteliği kazanmıştır.

Cumhuriyet fikri, İstiklal Harbi'ne girerken var mıydı? Mustafa Kemal ve İnönü bu amaçta mıydı?

Cumhuriyet fikri, Tanzimat’tan beri aydınların zihninde yer bulmuş, bunu dile getiren ve tartışanlar olmuştur. Elbette Millî Mücadele’nin yönetici kadrosu da bu görüşlerden haberdardır, muhtemelen bu görüşe yakın duranlar da olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın da bu görüşe sahip olduğu iddia edilmektedir. Bu doğru olabilir. Fakat Paşa, zamanın gereklerini, “konjonktür”ü esas alan gerçekçi bir politika takip etmiştir. Yani, açıkça cumhuriyeti savunan beyanları olmamış, aksine konu gündeme geldiğinde, hilafet ve saltanatın öneminden bahsetmiş, Brintanya İmparatorluğu gibi, cumhuriyet olmadan da millî hâkimiyetin sağlanabileceğini müdafaa etmiştir.

Dönemin dünya güçleri, İngiltere başta olmak üzere, Türkiye’nin böyle bir yola girmesi için gereken etkiyi uyandırmıştır. Bu iki şekilde olmuştur: Birincisi, Osmanlı merkezini çıkmaza sokmak; çaresiz bırakmak. Destek verir gibi yapıp köstek olmak. Buna karşılık Anadolu’da ortaya çıkan iktidar merkezinin önünü açmak. Osmanlı Devleti’nin yakılmasını 19. yüzyılın sonunda tasarlayan İngiltere, 1. Dünya Savaşından sonra bu projeyi kuvveden fiile çıkaracak zemini yakalamıştır. Tanzimat'tan beri padişahsız bir yönetim arayışında olan bürokratik elit, bunu 2. Meşrutiyet’ten sonra 5. Mehmed Reşad’la etkisiz bir hükümdar örneği ile denemiş, cumhuriyet böylece bu denemenin son merhalesi olmuştur.

CUMHURİYETE GİDEN YOL

Siz Cumhuriyet'in darbe ile ilan edildiğini söylüyorsunuz, bu nasıl gerçekleşti ve tezinizi neye dayandırıyorsunuz?

Cumhuriyetin darbe şeklinde ilan edildiği görüşünün ciddi, sağlam dayanakları var. Cumhuriyetin ilanı, konunun ele alınış ve yürütülüş tarzına bakılırsa, kabine bunalımının arkasına gizlenen bir oldu bitti şeklinde gerçekleştirilmiştir. Meselenin tartışılması, bir uzlaşma sonucu ortaya çıkması bir yana, konudan bazı milletvekilleri ile Milli Mücadele'nin önde gelen kumandanları dahi haberdar edilmemiştir. Rauf Bey, başbakanlıktan ayrılıp seyahate çıktığı için Ankara'da değildir, Refet Paşa İstanbul'dadır, Ali Fuat Paşa siyasî hayattan ayrılmış ve 28 Ekim günü yeni görevi olan 2. Ordu müfettişliğine başlamak üzere İstanbul'a gitmiştir. Millî Mücadele sırasında Şark Cephesi Kumandanı olan ve Erzurum Kongresi'nde verdiği destekle Mustafa Kemal Paşa'nın reis seçilmesini sağlayan Kâzım Karabekir o sıralar hem mebus ve hem de ordu kumandanıdır. Cumhuriyetin ilanı günlerinde Trabzon'da bulunmaktadır.

Kâzım Karabekir "Mustafa Kemal Paşa, artık muzaffer bir başkumandan sıfatıyla maiyyet kumandanlarına Cumhuriyeti dikte ettirmiştir. Dikkate değer mesele Meclis'in 291 azasından rey esnasında 158 inin bulunuşudur" diyor.

Mustafa Kemal Paşa da Cumhuriyet ilânına nasıl karar verildiğini Nutuk'da şöyle anlatmaktadır:

"Çankaya'ya gitmek üzere Meclis binasını terk ederken, koridorlarda bana intizar etmekte olan Kemaleddin Sami ve Halid paşalara tesadüf ettim (iki paşanın da kendi maiyyet kumandanlarından olduğunu Kâzım Karabekir belirtir)...Benimle mülakat için geç vakte kadar orada intizarda bulunduklarını anlayınca akşam yemeğine gelmelerini Müdafaa-i Milliye Vekili Kâzım Paşa'ya tebliğ ettim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de Çankaya'ya benimle beraber gelmelerini söyledim. Çankaya'ya gittiğim zaman orada, beni görmek üzere gelmiş Rize mebusu Fuad, Afyon mebusu Ruşen Eşref beylere tesadüf ettim. Bunları da yemeğe alıkoydum."

"Yemek esnasında; yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz, dedim. Hazır bulunan arkadaşlar, derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren, sûret-i harekat hakkında, kısa bir program tesbit ve arkadaşları tavzif ettim. tesbit ettiğim program ve verdiğim talimatın tatbikatını göreceksiniz."

"Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ve onlarla müzakere ve münakaşaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim. Çünkü onların zaten ve tabiaten benimle bu hususta hemfikir olduklarına şüphe etmiyordum. Halbuki o esnada Ankara'da bulunmayan bazı zevat, salahiyetleri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden ve rey ve muvafakatleri alınmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını vesile-i iğbirar (güceniklik vesilesi) ve iftirak (ayrılık) addettiler."

Gerçekte cumhuriyete giden yol, saltanatın 1 Kasım 1922’de kadırılması ile açılmıştı. Bu tariten itibaren Cumhuriyetin ilanı beklenebilirdi. 2. Meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın teklif ve tasvib ettiği milletvekillerinden oluşmuştu. (Tek liste dışı isim Kadirbeyoğlu Zeki Beydir). Yani Cumhuriyet Meclis’in tam kadro kabul edebileceği bir idare şekli idi. Buna rağmen, Cuhuriyetin ilanı geniş bir tabana yayılmadan yapılmıştır. Cumhuriyete evet diyecek, fakat eleştiri getirecek isimlerin dahi katılması istenmemiş, bunlara Meclis’e gelmemeleri hatırlatılmış, hatta bazılarının evlerinin önüne polis dikilmiştir.

Cumhuriyetin ilan ediliş tarzı tek adam yönetimi oluşturmakla tavrı ile alakalıdır. Cumhuriyet dar bir kadro ile ilan edimiş, böylece Türiye’nin yakın dönem yönetici ekibi belirlenmiştir. Bu aynı zamanda, birçok önemli ismin cumhuriyetçi de olsa tasfiyesi anlamına gelmektedir.

MİLLÎ MÜCADELE, SALTANAT VE HİLAFET

Kurucu irade hilafet ve saltanatı kaldırmayı düşünmüşler miydi?

Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’nin başlangıcından itibarın vatan ve milletin kurtarılması ile birlikte hilafet ve saltanatın kurtarılmasını da savunmuştur. Bu Osmanlı Devleti’nin devamı demektir. Osmanlı devletini yıkmak, düşünülse bile başlangıçta bunun dile getirilmesi mümkün değildir. Millî Mücadele’nin sonraki anlatımları bunun tersini iddia eder. Baştan itibaren saltanat ve hilafetin de hedef alındığı iddiaları temelsizdir. Milli Mücedele’nin öncü kadrosu Osmanlı Devleti’nin kurtarılması, hilafetin ve meşruti sistemin devamı düşüncesini sonuna kadar muhafaza etmiştir. Fakat şartlar bu devamı imkânsız kılmıştır.

İngiltere'nin Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki etkisi nedir?

İngiltere o zaman dünyanın hükümran gücüdür. 19. yüzyılın sonundan itibaren İngilizlerin Rusya’ya yakınlaşması Osmanlı Devleti için tehlike çanlarının çalmaya başladığını göstermektedir. Bu yakınlaşma paylaşma anlaşmaları ile tahkim edilmiştir. Ayrıca, diğer avrupa güçleri Fransa ve İtalya da işin içine katılmıştır. Osmanlı Devleti yıkılacak, mirası paylaşılacaktır. İngiliz literatüründe 1. Dünya Harbi’nin adandırmalarından biri “Türk veraset savaşı”dır. Türk veraset savaşı kazanılırken, Rusya’da Bolşevik ihtilalinın olması, projede tadilata yol açmıştır. Anadolu ve doğu Trakya’da Türklerin de bir devletinin olacağı İngiliz yetkililer tarafından açıklanmıştır. Bu devletin mahiyeti konusunda da bazı ipuçları bulmak mümkündür.

Cumhuriyete geçişin sırf Mustafa Kemal Paşa’nın kendine mahsus dahiyane bir siyaseti olduğu iddiası bütün inkilâp tarihlerinde yer almaktadır. Buna karşılık, böyle bir süreç, İngilizler tarafından daha Millî Mücadele’nin başlangıcında görülmekte/öngörülmekte olduğuna dair bilgiler vardır. Sivas Kongresi’nin akabinde, yeni İngiliz yüksek komiseri Amiral Joan de Robeck’in İngiliz Hariciye Nezareti’ne raporunda şu görüş yer almaktadır: “Mustafa Kemal’in hareketi Anadolu’da müstakil bir cumhuriyete doğru inkişaf ediyor.”

CUMHURİYET’E GİDİŞ, İNGİLİZLERİN ARZU ETTİĞİ BİR SONUÇTUR

27 Kasım 1919’da İtilaf Komiseri sıfatıyla Kafkasya ve Doğu Anadolu’da faaliyette bulunan İngiliz Yarbay Alfred Rawlinson’un Erzurum’da Kâzım Karabekir’e “Cumhuriyet idaresine geçin, İstanbulu başkent olmaktan çıkarın, İngiltere size yardım edecektir” demesini nasıl yorumlamalıyız? Rawlinson aralarında akrabalık bağı olan İngiltere Hariciye Nazırı Lord Gürzon’a dayanarak şunları söylemiştir:

Şimdiye kadar Türkiye’de kuvvetli bir hükümet bulunmamadığından barış yapılamamıştır. Hakiki İngiliz dostu simalarla anlaşmak istiyoruz. Endişemiz, Türkiye’nin yine bir gün İngiltere’nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. (Bunu krallığa bağlı bir ülkenin askeri söylüyor) Millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Padişahı, hükümet ve siyasete karıştırmayıp Halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmalısınız. İstanbul bir Türk şehri olarak kabul edilmiştir ama, Boğazlardan ötürü yabancı asker bulunabilir, Anadolu’nun idaresi ve terakkiye sevki İstanbul’dan imkânsızdır.

Kâzım Karabekir o zamanki havada bu görüşlere karşı çıkar. Rawlinson, Yunanlıların batı Anadolu’yu elde tutacak yeterli maddi güce ve adama sahip olmadığını, İngiliz kamuoyunun Yunanlıların aleyhine döndüğünü, nasıl olsa İzmir’den çıkarılacaklarını, İzmir’den sonra Antalya ve Adana’nın da kolaylıkla tahliye olacağını söyler. Ayrıca Ermenilerin de hükümet teşkil edemeyeceğini, Pontus’un gerçekleşemeyeceğini belirtir.

Aristokrat bir aileye mensup İtilaf Komiseri Alfred Rawlinson’un İngiltere’nin Kafkasya ve Türkiye siyasetini yönlendirme misyonu gizli tutulmuştur. Ağabeyi İngiliz Hindistan genel valiliğine kadar yükselmiş önemli bir şahsiyettir. 28 Temmuz'da Mustafa Kemal ile faydalı bir görüşme yaptığını söyleyen İ̇ngiliz subayı görüşmenin muhtevası ile ilgili ayrıntı vermemiştir. Ancak Mustafa Kemal'in Konferans'ta varılacak son ve resmi kararları kendisine bildireceğine söz verdiğine işaret etmiştir.

Cumhuriyet’e gidiş, İngilizlerin Millî Mücadele’nin başlangıcında gördüğü ve arzu ettiği bir sonuçtur. Bir adım daha giderek, İngilizlerin cumhuriyete gidişi yönlendirdiğini en azından kolaylaştırıcı şekilde davrandığını söyleyebiliriz.

BATI EMPERYALİZMİ VE ŞARK MESELESİ

Lozan'da gizli maddelerden bahsedilir, bunların gerçekliği var mı?

Lozan, daha doğru adlandırma ile “Yakın Şark İşleri Konferansı”, Batı emperyalizminin Şark Meselesini çözmek iddiası ile topladığı bir konferanstır. Sonuçta kendi açılarından bu mesele çözülmüştür. Yani Osmanlı Devleti yıkılmış, toprakları emperyalist devletler tarafından paylaşılmıştır. Osmanlı sadece toprakları, arazisi midir?

Elbette Osmanlı bunların ötesinde bir varlıktır.

Lozan Osmanlı’nın fiziki yıkılışı yanında, manevi yok edilişi ile ilgili bazı kararları ihtiva etmemeli midir? Elbette anlaşma metninde bunlar bulunmamaktadır. Fakat, Andlaşma sonrası uygulamalar böyle bir kuşkuya yol açmaktadır. Yeni Türkiye’nin devrimleri işgalci güçler tarafından uygulamaya sokulsa idi büyük isyanlara yol açardı. Hatta Cumhuriyeti kuran kadro Türkiye’de bunların olmaması için mücadele edeceğini ön şart olarak ortaya koymuştur. Cumhuriyet’ten sonra olanların makul ve mantıklı açıklamaları yapılıncaya kadar Lozan’ın gizli mutabakatları olduğunu düşünmekten başka bir yol bulamıyoruz.

Kitabın içinde kronoloji de mevcut. Kronolojiler genelde ya başta ya sonda olur, sizinki ortada, okunabilir bir kronoloji mi?

Bu konu üzerinde çalışırken elbette kronoloji kitaplarına çokça başvurdum. Fakat bunların yetersiz ve sakat olduğunu gördüm. Aynı Cumhuriyet Tarihi kitapları gibi. Kitabın kendi kronolojisini oluşturmak mecburiyetinde kaldım. Sadece bizim hazırladığımız zaman sırası, yani kronoloji okunarak dönemin daha doğru kavranabilir düşüncesindeyim.

MEDENİYET DEĞİŞİKLİĞİ PROJESİ OLARAK HARF İNKILÂBI

Harf veya dil devriminin amacı neydi size göre? Uluslararası etki oldu mu bu konuda?

Bunu isbat etmek mümkün değil. Fakat, harf inkılabı ve onun devamı olan dil devrimi, kesinlikle bir medeniyet değişikliği projesidir. Türkiye’nin köklerinden koparılması, zihin kodlarının değiştirilmesi projesidir. Bir ülke bunu gönüllü olarak da yapabilir. Kesin bir mağlubiyete uğramak şartıyla… Fakat, biz kendimizi galip addediyoruz!

20. Yüzyılda köklü milletlerden Türkler hariç alfabe değiştirmeye kalkışan olmamıştır. Bunun daha önce Sovyet sistemi içindeki Türklere uygulandığını da unutmamalalıyız. Sovyet sınırları içindeki türkiler önce “Latin grafikası”na geçirilmiş, sonra da her bir lehçe için farklı kiril alfabeleri yapılmıştır.

Cumhuriyet projesi gelinen 90 yılda "tuttu mu"?

Cumhuriyet eğer demokratik bir sisteme geçilmese idi, tutmazdı. Demokrasi, seçimler cumhuriyete hayatiyet kazandırdı. Halkın kendi gücünü ortaya koyması, yönetimi en azından değiştirebilmesi, sonuçta etkili oldu.

Cumhuriyet projesinin başından sonuna kadar tarihimizin ruhuna, milletin özüne uygun, o hassasiyeti öne alan icraatları var mı?

Türkiye Cumhuriyeti başlangıçta oryantalist ilkelere göre işleyen bir doğu cumhuriyeti idi. Onun milliliği, yerliliği ancak bu çerçevede görülebilir. Halkın devrede olmadığı tek parti döneminde bu böyle idi. Çok partili hayat geçtikten sonra, halkın hesaba katılması, halka dayanarak iktidara gelen liderlerin farklı uygulamalara yönelmesine zemin hazırladı. Menderes’ten itibaren “sağ” liderler, öze dönüşle ilgili ölçülü adımlar attılar. Eğitimin 1950’ten itibaren gerçek anlamda yaygınlaştırılması modeli zorlayan yenli aydınların yetişmesine imkân sağladı. Cumhuriyet bugün ancak muhteva değişikliği ile kabullenilen bir sistem durumundadır.

D. Mehmet Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, Yazar Yayınları, Ankara, 2013, 476 sayfa.

banner53
Yorumlar (0)
15
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?