Nuran Erken; 'Bush Radyo'dan Twitter'a üç kuşak tecrübesi

Uzaktaki torunları ile internet kanalıyla görüşen, sosyal medya ağlarında hesapları olan ve paylaşımlarda bulunan Nuran Erken'le teknoloji ve hayat üzerine konuştuk...

Nuran Erken; 'Bush Radyo'dan Twitter'a üç kuşak tecrübesi

Cihan Aktaş/ Dünya Bülteni

Nuran Erken Hanım’a hayatının çeşitli dönemlerinde teknoloji bağlamında yaşadığı ve tanık olduğu değişimler üzerine söyleşi teklifimi ilettiğimde beni geri çevirmedi ve söyleşimiz için Çarşamba’daki evine kabul etti. Daha sonra söyleşiyi yayına hazırlarken ek sorular sorma ihtiyacı duydum. Kendisiyle iletişim kurmak istediğimde torunu Mehmet Erken en iyi iletişimi Whatsapp ile sağladığını belirtti. İyi ama ben Whatsapp kullanmıyorum. Aslında Twitter’da takipleşiyoruz. O bazen bahçesindeki çiçeklerin fotoğraflarını paylaşıyor. Torunlarına çok düşkün. Dijital teknolojiyi ve sosyal medyayı kullanma sebebi de torunları. Büyük torunu Ali eğitim için Londra’ya gittiğinde, özlemine dayanamadığından görüntülü konuşmayı öğrenmeye çalışmış. Bu yıllar öncesine ait bir bilgi. Yeni teknolojilere açıklık bir aile geleneği aslında. Sıcakkanlı, enerjik, dikkatli, kendi doğrularına sahip çıkan bir hanımefendi Nuran Erken. Bir hayli tabii ve akıcı bir dille, espriler yaparak, içinden geldiği gibi konuşuyor. Hazır cevap olduğu da anlaşılıyor söyleşimiz akıp giderken. Severek okuyacağınızı umuyorum.

Röportajın çeşitli aşamalarında bana yardımcı olan torunları Hatice ve Mehmet’e teşekkür ediyorum.

Sevgili Nuran Hanım, bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Hayata müspet bakışınız ve kendinizi ifade konusundaki güveniniz bana sıra dışı geldi ve okuyucularımız sizi tanısınlar istedim. Önce nasıl bir ailede yetiştiğinizi anlatır mısınız bize?

Mutlu bir ailede yetiştim. Baba tarafından Selanik göçmeniyiz. Arnavut kökenli babam. Mübadelede gelmişler. Annem Bosnalı. O yıllarda şimdiki gibi her şey bol değildi. Haftada bir çay yapılırdı, pazar günü. Her şey kayınvalide kontrolündeydi. Yokluk vardı o zaman, ama huzur da vardı evlerde, saygı vardı. O aile kültürünü de sürdürdük. Değişmedi. Kendi evimizde öyleydi, hala öyle. Babamız geldiğinde ayağa kalkardık, öyle karşısında rastgele oturmazdık, kahve bile içmezdik ama babamın baskısı yüzünden değil. Bu, baba… Eve gelmiş. Onu karşılayacaksın. Sevgi muhabbet böyle oluşuyor. Saçımız başımız dağınık hoşlanmazdı babam. Yüzünüzü yıkayın, saçlarınızı düzeltin öyle gelin sofraya, derdi. Kendisi de söylediği gibi davranırdı. Tarağı hep elindeydi, saçlarını sakallarını tarardı. Ben babamı pijamayla annemi gecelikle hiç görmedim. Sadece hastalandıktan sonra gördüm. Yatarken giyer, kalktığı gibi de çıkarırdı. Ayşe Hanım, derdi anneme. Ben annemi ismiyle çağırdığını hiç duymadım. Annem de ona hep Salim Efendi derdi. Şimdi olduğu gibi Necdet, Salim, Hatice yoktu. Kapıdan girdiği zaman elini öperdik.

Aile olarak yeni teknolojilere açıksınız. Bunun yetiştiğiniz aile ortamıyla ilgisini merak ediyorum. Çocukluğunuzu geçirdiğiniz evde dönemine göre yeni teknoloji içinde görülen hangi araçlar, eşyalar vardı?

-İlk radyoyu alanlardandık biz. Bush diye bir marka vardı, reklamları vardı hatta. Ben yılbaşında radyodan piyangoyu takip ederdim. Çünkü çok azdı o zamanlar radyo. İlkin amcamlarda vardı. Amcamlara giderdik dinlemeye, sonra biz aldık, evimizde dinledik. 1941 olmalı. Televizyon da çevremizdeki herkese göre önce bizim eve girdi. Telefonumuz o zamanlar yoktu. Çamaşır makinesi ve buzdolabı vardı. Çamaşır makinesi kollu makinaydı.

Markasını hatırlıyor musunuz?

O kadar küçüktüm ki hatırlayamıyorum.

Evinizde gramofon var mıydı?

Aile çevresinde amcamlarda vardı, bizde de vardı. Dizi dizi plaklar birikirdi.Evlenince beyim de aldı gramofon. Hâlâ duruyor. Şarkı söylerdik oturup hep beraber. Film makinesi vardı evimizde. Oğlum Erhan Bey’in 3-4 yaşında çekilmiş video kasetleri var. Şarlo’yu çok izlerdik. Erhan’ı babası Beşiktaş sahasına götürürdü, daha Esra doğmamıştı. Onu orada top oynarken çekerdi. Çocuklar teybi açıp kendi kendilerine şarkılar, şiirler okurlar, kaydederlerdi.

O yıllarda mütedeyyin kesimlerin fotoğraf makinesi ve benzeri makinelere dönük bir mesafesi vardı. Aileniz o açından farklılık sergiliyor.

Fotoğraf makinesine karşı bir çekingenlik yoktu bizde. Düğünlerde fotoğraf çektirtirdik. Fotoğraflar aile içinde kalırdı.

Evlendiğinizde kaç yaşındaydınız?

Ben 24 yaşında evlendim. Beyim 30 yaşındaydı. 6 yaş vardı aramızda. Gençlere erken evlenmeyin diye tavsiye ederim hep.

Peki, genç kızken nasıl giyinirdiniz? Evlenince nasıl giyinmeye başladınız?

Alımlı, beğenilen bir genç kızdım. Diz altı pardösü giyerdim, başım da örtülüydü, ama böyle değil, yarım bir başörtüsü. Babam katı denebilecek kuralları da olan, dindar ve bilgili bir insandı. Kardeşlerimle ben 3-4 yaşlarındayken Kur'an öğrenmek için bir hocaya giderdik. Hatta o dönem yasak olduğu için, gizli gizli gider ve hocanın evinde de çok ses çıkarmadan okurduk Kur'an’ı. O zamanlar başörtüsü, pardösü şeklindeki örtünme tarzı şimdiki kadar ortada değildi. Yani o kadar kısıtlanmıştı ve kalkmıştı ki, işte örtülü dediğinde bizim gibi başı hafif açık, pardösüsüz kıyafetler anlaşılırdı. Ama evde İslami bir kültür vardı tabii. Mesela ablama görücü gelince annem başörtülü pardösülü çıkarmıştı ablamı, oğlan tarafı geldiği zaman. Öyle elbiseyle falan çıkarmazdı bizi, evimizde devam ediyordu o kural. Zaman ilerledikçe pardösü ve başörtüsü yaygınlaştı, yaygınlaşınca biz de daha doğru bularak o şekilde giyinmeye başladık. Ben kendi isteğimle namaza başlamıştım. Evlendikten sonra kılmaya devam ettim, beyim de daha sonra kılmaya başladı.

Evlendiğinizde yeni kurduğunuz evde hangi tür eşyalar vardı?

Yeni evlendiğimizde önceleri buzdolabımız yoktu. 1960’da evlendim. Kız kardeşimle aynı evde eltiydik. Buzdolabımız 1960’da alındı, markası Arçelik’ti. Bir ufağı 250 liraydı, büyüğü daha pahalıydı. Bir yerden sonra fazlasına gerek yok diye düşünüyorsun, bir tane büyük alınsın, her kata konulsun, herkes kullansın o dolabı… Hani, akrabalarla bir arada oturmak yaygındı. Bir apartman katında yaşanırdı, eşyalar ortak olurdu. Çamaşır makinesi alınıp bodrum kata konulur, herkes kullanırdı.

Aslında mantıklı değil mi?

Öyle de, zaman oluyor onun yıkandığı gün ben de yıkanmak istiyorum diye düşünüyorsun. Kimse sıra beklemek istemedi, kimse diğerine tabi kalmak istemedi. Sıcak su bile sırayla evlere verilirdi, kimse bunu da beklemek istemiyordu. Ben niye yıkanmak istediğim gün yıkanmayayım diyorduk, çamaşır makinesi de öyleydi. İstediğim gün yıkarım, yıkanırım. Kardeş de olsan programını kendine göre yapıyorsun. Herkes kendi programını uygulamak istiyordu.

Eşya kullanımı açısından Türk toplumunu nasıl buluyorsunuz? Sizin evlendiğiniz dönemde nüfusunun büyük çoğunluğunun alım gücü sınırlıydı. Eşya seçenekleri de bu denli bol değildi. Elektronik gereçler kısıtlıydı.

Çok fakirlik olsa da orta halliler daha fazlaydı. Fakirlerde vardı, ama orta tabaka daha ağırlıklıydı.

O dönemle günümüz arasında eşya kullanımı açısından bir kıyaslama yapabilir misiniz

Her şey çok farklı artık. Mesela ütü yapmak çok farklıydı. Soba borusunda yapardık. Sobayı ısıtır yapardık. Kömürlü ütüler vardı. Kor kömür ütünün içine konulurdu, öyle kızardı ütü. Acil ütü yapılması gereken zamanlarda ya da işte tek parça hızlıca ütü yapılması gereken zamanlarda, tek parça eşya için kömür yakıp ütü yapmak yerine zaten sıcak olan soba borusunun üzerine eşyayı koyup ütüyü bastırarak ütü yapardık. Kap kacak bu kadar çeşitli değildi. Zaten sofrada aşırı çeşit olmazdı. Bir tabak konulurdu, herkes oradan idareli bir şekilde yerdi. Sofrada da bir çorba, bir pilav... Envai çeşit yoktu. Çünkü onları saklayacak yerimiz de yoktu. Tel dolaplar vardı. Aldığımız peyniri zeytini hep oralarda tutardık. Yazın da kuyuya sarkıtırdık yemekler bozulmasın diye. Annem sepetle kuyuya sarkıtırdı. Karpuzu falan orada soğutur, akşam olunca çekerdik. Fitilli ocaklar vardı, annem kızartmalar yapardı. Onun üzerine ocaklar çıktı, ne kadar rahatmış, biz daha önce ne uğraşıyormuşuz dedik. Sonra daha iyileri çıktı tabii. Ablam evlendiği zaman gittiği evde iki bekar erkek vardı. Eniştem de öyle böyle değil çok bilgili bir adamdı. Hemen odasına ufak bir banyo yapmış. Odanın içinde banyosu, pompalı ocağı, işte tesisatı falan her şey vardı. Yani odasından çıkmadan banyosunu yapıyordu, o pompalı ocak hayat kurtaran bir icattı.

Hangi yıldı?

Ablam Kamuran 1954 yılında evlendi, o yıl. Hatırlıyorum, Sapanca da bir eve gitmiştik, mesela dolap gibi görünüyor orada, ama bir açıyorsun banyo. Onun bir tahtası da olurdu, üstü kapanırdı, yataklar falan koyardık. Kaldırınca altından banyo çıkardı.

Benim çocukluğumu geçirdiğim evde de banyolar böyleydi. Oturma odası aynı zamanda yatak odasıydı. Küvet tahta sedirin içindeydi. Ancak ne koku ne dağınıklık olurdu. O zamanki kadınlar şimdikine göre daha mı marifetliydi acaba?

Denilebilir. Benim ablam gelinliğini kendi dikmişti. Hiç de masrafa girmeden. Aile karşılayabilirdi masraflarını ama fuzuli geldi ona, kendisi dikmeyi tercih etti. Şimdiki kızlar öyle değil. Annelerin bunu öğretmesi gerek. Kendi söküğünü diksin, kocasının paçasını bastırsın, bunlar kadınlığın şerefidir. Ben mesela şu abajuru yaptım. Bilgisayarda gördüm, canım sıkılıyordu, oturdum yaptım. Eski dantellerimi birleştirdim. Bazıları kayınvalidemden hatıra.

Peki, gençler bu becerileri nasıl kazanabilir sizce? Çeşitli teknolojiler var, birçok şey hazır halde kolay bulunabiliyor. İster istemez el becerileri edinemiyorlar. Çeşitli imkânlar ve teknoloji kolaylıkları nedeniyle hepimiz el becerilerimizi yitiriyoruz.

İnsan fırsat bulabilir herhalde. Yeğenim eczacıydı, ama hep başka işler de yapardı, zihni dağılsın diye. Annelerin bu işleri kızlarına öğretmesi lazım. Kulaklık takıp şarkı dinlemekle olmaz. Yün, şiş alır eline verirsin, kızım al bunu ör diye... Eli bir işe alışsın. Bir iğne alırsın, tığ verirsin. Bunları annelerin alıştırması lazım. Erkek çocukların da öyle kendine göre tamir işlerini öğrenmesi iyi olur. Yani bir şeyler yapıp kendilerini ortaya çıkarmak kadar büyük bir mutluluk var mı?

Şimdi insanlar eşya açısından daha bir bolluk içerisinde yaşıyor. Sizin gençlik çağlarınızda mı daha mutluydu toplum, şimdi mi? Zamane gençleri size nasıl görünüyor?

Mutlusu da vardı mutsuzu da, her dönemde hepsi var. Tabii şunu unutmamak lazım: Farklı kuşakların aynı fikirde olması mümkün değil. Biz de gençken kim bilir neler yaptık. Şimdi bu gençleri hemen bir şey yaptılar diye eleştiremem ki. Uyumadan önce işte böyle kendimi çok muhakeme ederim. O gençliğinin verdiği duyguyla hareket ediyor, ama senin artık hevesin yok. Mesela geçen gün Esra bana ısrar etti, “anne, sen de benimle deniz kenarına in” diye. Kızım, dedim, ben onu yaşadım. Gezdim dolaştım. Senin gibi değilim ki ben. Sen gezip dolaşmana bak, istediğin saate kadar otur. Bırak işte, ben denize girmeyeyim de deniz kenarında oturayım. Ben yaşamışım, görmüşüm. Ben oraya oturup baktığımda mutluyum işte. Senin gibi merdivenlerden ineyim de denize daha yakın olayım diye bir isteğim yok. Bana diyor ki “ama anne bak ne kadar güzel”, ben de, tamam diyorum, güzelse sen bak. Ben de işte burada daha yukarıdan bakıyorum o güzelliğe.

Hiç mi nostaljiye kapılmıyorsunuz? Geçmiş yıllara baktığınızda en çok neleri özlüyorsunuz?

Ben gençliğimden de memnunum, şimdiki hayatımdan da çok memnunum. Annemi babamı, aile hayatımızı özlüyorum tabii. O zaman da çocukluğumu, gençliğimi güzel yaşadım, şimdi de memnunum hayatımdan. Torunlarımız falan var, hamdolsun şikayet edecek bir durum yok.

İnternet kullanmaya nasıl başladınız? Sizin gibi mütedeyyin ailelerde bu tür teknolojiler konusunda bir mesafe olduğunu düşünülür.

Ama zaten benim aile bu konulara açıktı. Piyasaya yeni gelen bir araç, bir teknoloji, neymiş, merak eder, ilgilenirler. Bunlar abes şeyler değil ki normal geliyor. Torunum yurt dışına çıkınca da onu görmek, onunla konuşmak ihtiyacı duydum. İnternet kullanmaya böylelikle karar verdim.

İlk torununuz mu?

Evet, ilk torunum Ali. Çok seviyorum tabii, ama hepsini çok seviyorum.

İlk olunca herhalde daha farklı bir bağ oluyor.

Yurt dışına gitmiş, ilk kez ayrılıyoruz, kolay mı? İngiltere’ye gitti tahsil için, Londra’ya ve ben de o gider gitmez bilgisayar aldım, kullanmayı öğrendim.

Kim öğretti?

Kızım Esra teknolojiyle çok ilgilidir. Her şey gelir onun elinden. Bana öğretti, hemen torunumla chat’leşmeye başladık.

Alışmanız nasıl oldu? Hiç zorlanmadınız mı?

O kadar kolay ki… Aynı zamanda Skype bağlantısı kurdular. Küçük bir not defterine her şeyi yazdım. Nerede neyi kullanacağımı yazdım, şifrelerimi, işte açma-kapama, karşılaştığım diğer problemleri hep not ettim. Yazdığım zaman daha iyi geliyor aklıma, ille de yazayım diyorum. Torunum Ali öğrenci evinde kalıyordu, kettle’da yumurta yapabilirsin, işte şunları yiyebilir, kendi kendine makarna haşlayabilirsin diye yazıyordum. Bazılarını internetten baktım. Ali kettle’da yumurta yapmayı öğrendiğinde çok mutlu olmuştu, dışarıda yemek yemeyi pek sevmez.

Okul eğitiminiz üzerine konuşmadık.

İlkokulu bitirdim, bir sene de ortaokula gittim. Ağabeyimin zoruyla ayrıldım okuldan, sonra dikiş nakış meslek okuluna devam ettim. Ağabeyim kız-erkek karışık diye okula gitmemi istemedi. Beni okuldan soğutmak için çok uğraştı.

Kendisi tahsil yaptı mı?

Tabii, üniversiteye de gitti. İşletme okudu. O zamanlar herkes öyleydi. Okumayı sürdüren kız öğrenci pek yoktu. Ortaokulda okusalar da olurdu okumasalar da. Dikiş nakış öğrensin, el sanatı becerileri kazansın denilirdi.

Konuyu dağıttım sanki. Sosyal medyaya dönelim mi? Önce Facebook sayfası mı açıldı size?

Önce MSN’le başladım, sonra Facebook. Ardından Instagram ve Foursquare. Torunlarımla haberleşiyorum, nerede olduklarını anlıyorum. Eve vardılar mı, neredeler? Oğlumun geldiğini oradan bakıp anlıyorum, içim rahatlıyor. Meraklıyım çünkü. Mesela dün hiç kullanmamış, merak ettim. Kullanır çünkü ben Mercan’dayım der programda. O zaman rahat ederim, Erhan gitmiş derim. Florya’ya gidiyorduk, yolda baktım ne sabah kullanmış ne öğlen. Hemen oradan açtım sordum, nasılsın oğlum diye. İyiyim anneciğim, Mercan’dayım, merak etme, dedi. Allah iyilik versin dedim, kapattım. Oh dedim, iyiymiş.

Peki, mesela Foursquare gibi sayfaları kullanmak nereden aklınıza geldi? Esra Hanım yardımcı olmuştur mutlaka. Torunlarınız yardım ediyor mu?

Tabii. Ben kendim şimdiye kadar açmadım daha. Foursquare sayfasını da kızım açtı. (Kızı Esra Hanım konuşmaya dahil oldu ve sayfaları kendisinin açtığını ama Nuran Hanım’ın kullanmayı kendi kendine öğrendiğini belirtti.)

Facebook sayfanızda neler paylaştığınızı incelemeye çalıştım. El işleri var, çiçekler var. Profil fotoğrafınızda kardeşlerinizle birlikte görünüyorsunuz. Politikayla da ilgilisiniz.

Yorum yazıyorum. Torunlarım bana yazıyor, ben onlara yazıyorum. Günde üç saat kadar ayırıyorum sosyal medyaya. Sabahları kalktıktan sonra biraz ağrılarım geçsin diye otururum. Kahvaltımı yaparım, ardından bilgisayarın başına geçer bakarım. Akşam yatarken baktığımda beyim kızıyor biraz. O kullanmıyor ya, ben anlamıyorum, sen ne yapıyorsun o kadar, diyor. Sana da öğreteyim, diye teklif ediyorum, istemem, diyor. Ama kendisi sabahtan akşama kadar bulmaca çözmüyor mu? Farkı yok bence. Ben de böyle çok ama çok mutluyum. Gece yatmadan önce bütün gelen iletilere bakıyorum, Twitter’a, Facebook’a girip bakıyorum. Yeğenlerimin çocuklarını bile oradan takip ediyorum. Grup halindeyiz. Bütün ailenin gençleri, kim nerede, hepsini takip ediyorum. Whatsapp grubumuz var. Grup iletileriyle biliyorum, kızlarım gelinim Fatma şimdi nasıl, nerede.

İletişim teknolojisi ve sosyal medyanın bu şekilde kullanımına sizin yaş grubunuzda sık rastlanmıyor. Bu faaliyetiniz kendi yaş grubunuzdan arkadaşlarınız tarafından nasıl karşılanıyor?

Eleştiren yok pek. İki ablam var, hiçbiri kullanmıyor. Gıpta ediyorlar aslında. 85 yaşında ablam. Tablet al diyorum ona, Kur’an dinler vaaz dinler. Ben Metin Balkanlıoğlu’nu, Cevat Akşit’i dinliyorum. En çok da ilahi dinliyorum. Zaman zaman Cübbeli Ahmet Hoca’yı dinliyorum. Youtube’dan bir hayli seçerek dinlerim. Güzel Kur’an okuyanları, Mekke’nin hocalarını dinlerim. Tabii ki yaşlanacağız ve bunun da bir zamanı var. Ama şimdi benim gönlümün yaşını bilsen kaçında! Hiç öyle yaşlı değil. O kadar güzel ki, gönlümün yaşı 30-35. Elini eteğini çekenlere kızıyorum. Eve öylece kapanıyorlar. Olmaz öyle şey. Yaşadığın müddetçe gayret edeceksin.

Ya kardeşleriniz?

Kardeşlerim de, ne gerek var ki bu telefonlarla uğraşıyorsun, damatlarını gelinlerini takip ediyorsun, diye soruyorlar. Diyorum ki torunum neredeyse bilmek benim hoşuma gidiyor, içim rahat oluyor. Bana diyorlar ki işte, çok meraklısın. Bir damadımız var, bütün çocuklarının geliş gidiş saatlerini takip ediyor musun gerçekten, diye soruyor. Evet, diyorum, ben meraklıyım. Peki, ne mahzuru var? Senin zamanını alıyor diyor. Alsın zamanımı diyorum, ne çıkar. Çevrem bana destek veriyor, çevremdeki hareketlilik beni de hareketlendiriyor. Gelinimin, oğlumun, kızımın, damadımın hareketi beni de hareketlendiriyor. Oğlum bir konuda takıldığımda hemen gösterir. Şunu şöyle yap, bunu böyle yap, diye gösterir. Aman anne, ne uğraşacaksın, demez. Geçen gün çiçeğimin fotoğrafını çekip yollayacaktım, oğlum gösterdi, çektik fotoğrafı, gönderdik. Gençler de hiç ayıplamıyorlar beni, babaanne ne işin var otur oturduğun yerde de demiyorlar. Deseler belki utanacağım, bakmayacağım bunlara da…

(Esra Hanım ağır işiten yaşlı bir akrabalarından söz ediyor. Kulakları duymuyor, kulaklık kullanıyor, ancak yakınları bozulan kulaklığını tamir ettirmiyorlarmış. Kulaklık düzelip de her şeyi duyarsa her işe karışırmış.)

İnternet ve sosyal medya kullanımın sahici ilişkilere zarar verdiği söylenir hep. Siz nasıl bakıyorsunuz? İnternet kullanımı akrabalık ve komşuluk ilişkilerini zayıflatıyor mu?

Şimdi zaten şöyle bir şey var benim için Cihan Hanım: Yaş ilerleyince biraz gidiş gelişim azaldı çevremle. Beyim yaşlı olduğu için pek bir yere gitmiyoruz. Onu evde bırakıp gitsem, yalnız kalınca sıkılıyor. Eve de fazlaca misafir alamıyorum, beyim genelde evde çünkü. Yoksa ben çok severim eşimi dostumu çevreme toplamayı. Hiç olmazsa telefonlaşırız, çok sık arar sorarız birbirimizi. Aşağı yukarı her gün komşularımla, eltilerimle hal hatır sorarız. Evler çok uzak. İnsan görmek istiyorum. Kendimi tamamen bilgisayara verecek halim yok. El işimi yaparım, yemek işim var. Gelen giden eksik olmaz. Yani bir bilgisayarla dönmüyor ki hayat, bundan da sıkılıyorsunuz. Aynı şeyleri bakıp durmak pek hoş değil. Değişiklik arıyorsunuz. Pencerenin orada oturur etrafa bakarım, geleni gideni izlerim. Pazardan dönen kadınlara bakarım. Nasıl da ağır torbalar taşıyorlar. Tanıdıklarım çok. Tabii cama vururlar, nasılsın iyi misin, diye sorarlar. Ben açarım pencereyi, konuşurum. Yani hiç hayattan kopmuş değilim. Mahallemizde birkaç eş dost var. Bizim dönemin eşi dostu, hemen hepsi öldü bile… Birkaç aydır tek başıma çıkmıyorum dışarı. Yoksa çıkardım pazara arabamı alıp. Biz 25 sene Bakırköy’de yaşadık. Florya’dan biraz ileride. Ben yazdan yaza giderdim, çünkü insan çok az ve ben öyle yerde yaşayamam. Sokağa çıktığım zaman 1-2 dostumu görürüm burada. Pencereyi açar, muhabbet ederim. Kuru başıma yaşayamam.

Yani tek pencere Windows değil, evin penceresi daha önemli…

Öyle tabii. Dikkatli kullanmak gerek her şeyi. İnsanlar bilmedikleri konularda, her alanda abartabiliyorlar. Ben dengeli kullanmak istiyorum. Devamlı Kur’an-ı Kerim okuyamazsın, çok güzel Kur’an okumak, ama bir yerde başka bir şey yapmak istersin, ya bir el işi yapmak istersin ya televizyonu açarsın. Pek diziyle işim yok benim, bazı tartışma programlarını izlerim, onlar beni daha çok cezbeder.

İlginizi çeken bir dizi yok mu?

Bir tek “Seksenler”e bakıyorum, eski devirlerimizi anlattığı için onu seviyorum. Bizim gençliğimizin günleri. Ona bir bakarım, sonra açarım internetten bazı vaazları dinlerim.

Siz internete girdiğinizde eşiniz sıkılmaz mı?

Niye sıkılsın ki... Ben onunla sohbet ediyorum, konuşuyor, gülüyoruz birlikte. O gitsin bulmacasını alsın, ben de elime bunu alıp gider arka odada bakarım. O maç hastası, saatlerce ben onun maçını dinlerken ses etmiyorum, o da benim Facebook’uma karışamaz.

Hangi takımı tutuyor?

Beşiktaş.

Peki, sizin tuttuğunuz bir takım var mı?

Şahsen tuttuğum bir takım yok, ama Necdet Bey koyu Beşiktaşlı, bize de yansıyor. Kazansın da sevinsin diyorum. Bazen 3 saat maç dinliyor. Hayatı maç. Ben alırım laptop’u, giderim arka odaya bakarım. İkimiz de o kadar serbestiz ki birimiz bir şey seyrederken diğeri ayrı seyrediyor. Eski çevrelerinden koptu şimdi tabii. Çok geniş çevresi olmuştur hep. Dolu dolu bir hayat yaşamıştır. İş hayatından ileri geliyor, çok çabuk temas kurar insanlarla. Dostlukları da ilelebet gider. Her mevkiden arkadaşı vardır. Bilgisi çoktur. Tarih bilgisi çoktur. Benden 6 yaş büyük, 85 yaşında. 72 yaşına kadar çalıştı. İlk mesleği kuyumculuktu, Kapalıçarşı’da kuyumculuk yapardı. Kapalıçarşı’nın ilk esnaflarındandı, Erkenler Kuyumcusu bilinir esnaf arasında. Sonra Yavuz Selim’de açtık bir dükkan, orada epeyce bir iş yaptık ama hırsızlık olaylarından dolayı dükkanı kapattık.

Esra Hanım: Belli bir dönemden sonra yani annemle babamın dışarı çıkmaları azaldıktan sonra evde daha çok vakit geçirmeye başladılar. Dolayısıyla ikisi de kendi ilgi alanları doğrultusunda bir yön tutturmuş vaziyetteler.

Nuran Hanım: Ama gençliğimizde de biz birbirimize karışmazdık ki canım. Yani onun seyredeceği ayrı benimki ayrı. Neden biz arkaya bir televizyon daha aldık? Birbirimize karışmayalım.

Evlendiğiniz yıllarda birlikte her akşam yürüyüşe çıkarmışsınız…

Düğünümün ertesi gece biz Aksaray’daydık. Eşim gece evde oturmayan bir insan. Geceleri kahveye gitmeyi severdi. Ben senelerce boğuşa boğuşa onu kahveden kopardım. Geceleyin, arabamız yok, bineriz otobüse, doğru Emirgan sahiline gideriz, yorgun morgun hiç dinlemeden. Ertesi gece yine kahveye gideyim mi diyor? O kahve mi dedi, ben lunapark derim. Yürüyerek gideriz. Aksaray, hastanenin yanındaki banklar, lunapark, Gülhane Parkı… Buralar bizim meskenimiz. Evlendiğimizin haftasıydı, düğün fotoğraflarımızı almak için Beyoğlu’na gittik. Birden tufan gibi bir şey kopmuştu. Saray Muhallebicisi’nde beklemiştik. Bazen de Necdet Bey haydi sizi dolaştırayım derdi, arabaya biner giderdik. Dolaşır dolaşır sonra bir sahaya giderdik. Sahaya bakan sessiz bir köşede beklerdim, o maç izlerdi. Arabamız vardı, ama daha çok otobüsle giderdik, öyle zevk alırdık biz. Çiftlik Parkı’nın oralarda yürürdük. Ben topuklu ayakkabı giyerdim. Yorgunluktan topuklarım kaymaya başlardı. Her gece uzun yürüyüşler yapardık böyle. Bana eniştem dedi ki - aynı zamanda beyimin de ağabeyi olur, biz iki kız kardeş iki erkek kardeşle evlendik çünkü- bu adam sokağı çok sever, buna kahveye gitmeyi fırsat verme, dedi. Nereye gitmek isterse onunla git, onunla gez, kahveye gitmesine fırsat verme. Eniştem bana böyle taktik veriyordu. Eğer sen eve çekilirsen bu her gece kahveye gider, nereye giderse onunla oraya git, yalnız bırakma, dedi.

Necdet Bey de size uymuş ama… Sen evde otur, ben maça gideceğim, kahvede arkadaşlarımla buluşacağım, dememiş. Anladığım kadarıyla size destek olmuş, cesaretlendirmiş, engellememiş hiç.

Bizim beyin üç erkek kardeşi var. Kardeş olarak dördü de böyle hayata hep olumlu bakan, yeniliklerden istifade eden, evdekileri sıkmayan, onların hakkını tanıyan insanlar. Gezmekse gezmek. Bazen de biz eşler otururduk evde, onlar arabayla dolaşmaya çıkarlardı. Mesela fincan oynarız, kimse bunu kısıtlayamaz. Bir ip alır atlarız. Ben evlendikten sonra salonda çok ip atladım.

Evin salonunda mı?

Tabii, evde öyle rahat elbiselerimizle ip atlardık.

Fincan oyunu nasıl bir oyun?

20-25 tane fincanı kapatırsın, iki tarafa bölünür oyuncular. Karşı taraf görmeden yüzüğü bir tanesine saklarsın. Ya son açan kazanır ya da ilk açan. O fincanlar gider gelir. Bir de taş oyunu oynardık, kucak dolusu taşlar. Bizim de gençliğimiz böyleydi. 24-25 yaşlarında böyle oyunlar oynardık, kimse de oynama demezdi. Niye sıksınlar ki? Kayınvalidemizin aileleri o kadar geniş ailelerdi ki hem benim ailem geniş hem eşimin ailesi geniş. Gayet uyum içinde yaşardık. Bazen birbirimize kızsak da karşılıklı bir tartışma olmamıştır. Edep ve saygı çerçevesinde davranırdık. Kayınvalidemin yanında ben bir kere bile uzanıp yatmamışımdır. Bir kere olsun kayınvalidemle karşılıklı ters bir konuşma yaşamadık. Her ne kadar bazen kızsam da saygıyı koruduk. O da hanımefendi bir kadın, yüz göz olmayı sevmeyen bir insandı. Yani ailemiz o kadar kalabalık bir aile olduğu halde gayet güzel götürdük şimdiye kadar. Bu katta üç kardeş oturduk, iyi geçinmek kolay iş değil, gelinler var, biz iki kız kardeş eltiydik, bunun olumlu ve olumsuz etkileri var ve biz 50 senedir beraber oturuyoruz

Siz akıllı telefon da kullanıyorsunuz.

Evet. İki yıl oldu.

Ben geçemedim. Vakit alacakmış gibi geliyor.

Niye vakit alsın ki? Benim elimde onun freni. Akıllı telefona geçtikten sonra bilgisayara ayırdığım zaman kendiliğinden kısıldı. Her şey için bilgisayar demiyor, buradan takip ediyorum. Whatsapp’da aile grubumuz var. Esra pazara çıkmıştı etek almak için, bana sormak isteyince pazarcıdan izin alıp fotoğrafını çekiyor. Kime göndereceksiniz diye sormuş pazarcı. Anneme, deyince adam bayağı şaşırmış.Yaşımı sormuş pazarcı, Esra, 79 deyince, artmış şaşkınlığı.

Burası bir aile apartmanı. Çevredeki apartmanlardan komşularınızla ilişkileriniz nasıl?

Komşularımızla aramız her zaman iyi olmuştur. Kimisi öldü, kimisi buradan taşındı. Yaş da ilerleyince herkes kendine göre bir hayat sürdürüyor şimdi. Bir arkadaşım var, kafa yapılarımız zamanla değişti. Çevre de değişiyor zamanla. Geçerken merhabalaşıyoruz pencereden, elimizi sallıyoruz. Bakın, az aşağıda Ağrı’dan gelen üç yavru var. Kapıyı çalıp bana şu gülü verdiler. İnsanlar zarafete küçüklüğünden itibaren alıştırılıyor. Bunu bana verdiler, ben de saklayacağım. Karşı komşumuz var, o da yaşlı. Kur’an günümüze geliyor. Bazen biz ona gidiyoruz. 15 günde bir otuz kişi kadar toplanıyoruz. Bir hocamız var, o geliyor. Tefsir yapıyor. Güzel ikramlarımız oluyor. Arkadaşlarımızı o gün görüyoruz. Herkese açık bir toplantı bu, duyup gelenler oluyor. Ayda bir de gelinim Fatma’nın bulunduğu EvKad derneğinin toplantısı var. Aylık geziler planlıyorlar. Bir otobüs tutuluyor.

Siz de katılıyor musunuz bu gezilere?

Derneğin ilk üyesiyim, kurucularındanım. Katılmasam olmaz.

EvKad yani “Ev Kadınları” Derneği'nden gelininiz Fatma Hanım daha önce söz etmişti. Biraz daha açar mısınız acaba? Niye kuruldu, faaliyetler, hedefleri nelerdir...

EvKad 2006’da kuruldu. Amacı ev kadınlarını bir araya getirmek, onlara yardımcı olmak, tanıştırmak, kaynaştırmak, ortak faaliyetler düzenlenmek, birbirlerine yardımcı olmalarına ve iletişim kurmalarına zemin hazırlamak şeklinde özetlenebilir sanıyorum. Hanımlara ve öğrencilere yönelik eğitim seminerlerimiz var. Gezilerimiz, sohbet programlarımız oluyor. Küçük ölçekli hobi geliştirme kursları gibi kurslar açmaya başladık. 70-80 üyemiz var şimdi ama iletişim içinde olduğumuz 300 kadar hanım var. Şehir içi geziler düzenliyoruz. Hem muhabbete vesile oluyor hem de İstanbul’un iyi bilinmeyen çeşitli köşelerini tanımaya imkân sağlıyor bu geziler. Ben de hava soğuk değilse katılıyorum toplantılara, gezilere. Siyasal Vakfı’nın yan tarafında derneğimiz. Siz de buyurun bir gün.

İnşallah olur. Fatma Hanım da daha önce davet etmişti zaten. Aslında sorulacak daha çok soru var. Çok teşekkür ederim söyleşi için. Bir gün derneğe gelirim, devam ederiz.

Ben de teşekkür ederim Cihan Hanım. İnşallah konuşuruz yine.

Güncelleme Tarihi: 22 Temmuz 2015, 17:06
banner53
YORUM EKLE

banner39