banner15

Schick: İslam Kültürü'nde yazının temeli Kur'an ve Sünnet'tir

Asım Öz, İrvin Cemil Schick ile hat sanatı ve yazı merkezli bir söyleşi gerçekleştirdi

Schick: İslam Kültürü'nde yazının temeli Kur'an ve Sünnet'tir

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Çağdaş Türkiye'nin kültürünün kökenleri kaçınılmaz olarak tarihinde aranıyor. İrvin Cemil Schick'in daha önce İngilizce yayımlanan kitaplarda ve süreli yayınlarda yer almış olan makalelerinin derlendiği  Bedeni, Toplumu, Kâinatı Yazmak adlı kitabında, pek çok bileşene sahip kültür "alaşımı"nın birkaç boyutu işleniyor. Schick'in makalelerinde, Türkiye kültürünün özellikle İslâm dininden ve kültüründen miras aldığı bazı öğeler, örneğin yazının merkezî önemi, kılık kıyafeti belirleyen kurallar farklı açılardan inceleniyor. Kitabından hareketle  Schick ile hat sanatı ve yazı merkezli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Asım Öz: Önce özel bir soruyla başlayalım: Hat sanatıyla  ne zaman  ve nasıl ilgilenmeye başladınız?

İrvin Cemil Schick: Hat san'atıyla ilk ilgilenmem 1974 yılına rastlar. 19 yaşımdaydım, tasavvuf düşüncesini ve tarihini inceliyordum. Osmanlıca bilmeden başa çıkamayacağımı anladım, Osmanlıca öğrenmeye başladım. Bir kere Arap harflerini öğrenince de etkilerinden bir daha kurtulamadım. Koleksiyonumdaki ilk hat eserini 1975 yazında Üsküdar bit pazarından aldım. Malûm, o zamanlar hat san'atı moda değildi, her müzayedede, her antikacıda bulunmazdı. Ama buna mukabil nisbeten ucuzdu tabi, şimdiki gibi değil.

Müslüman dünyanın kültüründe yazının/yazmanın kurucu temelleri nelerdir?

İslâm kültüründe yazının ve yazmanın kurucu temelleri, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'tir. Yani bu kadar dolaysız bir ilişki vardır İslâm ve yazı arasında. Bir Hadîs'e göre Allah ilk önce kalemi yaratmıştır. Düşünün, ne kadar anlamlı ve ne kadar güçlü bir fikir. Allah ilk önce kalemi yaratmış ve ona yazmasını emretmiştir. Kalem de "ne yazayım?" diye sorduğunda "Gelmiş geçmiş gelecek herşeyi yaz" diye emretmiş. Levh-i mahfûz'un bu olduğuna inananlar vardır. Yani herşey en başından iyi saklanmış olan bir levhada yazılıdır. Kur'ân'da Allah kalem üzerine kasem eder. Hz. Muhammed'in peygamberliğinin en önemli delili, kitabıdır, yani yazılı bir metin olan Kur'ân-ı Kerîm. Birçok Hadîs, Allah'ın meleklere yazı yazdırdığından söz eder, örneğin Mi'râc esnasında Hz. Muhammed'in "kalemlerin cızırtısını" duyması, Allah'ın buyruklarını yazıya geçiren meleklerin kamış kalemlerinin sesi olarak yorumlanmıştır. Kur'ân'ın doğrudan doğruya Allah'ın kelâmı olduğuna inanıldığından insanlara bu kelâmı kusursuz ve yüceliğine lâyık bir şekilde muhafaza etmek görevi düşmektedir, dolayısıyla hüsn-i hat ve diğer kitap san'atları ortaya çıkmıştır. Kısacası yazı kavramıyla İslâm dini iç içedir. Bence İslâm'ı yazı olmadan düşünmek mümkün değildir.

İslam'da temsil ve tasvir konusu ile Batı dünyası arasında ne tür farklılıklar var?

Hep İslâm'ın tasvîr konusundaki olumsuz tutumundan söz edilir ama Kur'ân-ı Kerîm'de resim yasağına dair tek bir kelime yoktur. İki âyet var tasvîr konusuna değinen. Biri Mâide sûresinin 90. âyeti, ki yasaklanan şey el-ensâb diye adlandırılır, yani dikili taş, yani put. Bu kelimeden her türlü heykel anlamını çıkarmak, hattâ giderek her türlü temsîle varmak mümkün değildir. Diğer âyet ise Sebe' sûresinin 13. âyetidir, ki burada, Hz. Süleyman'ın dilediği birtakım şeyleri yapmaları için Allah'ın cinlere izin verdiği belirtilir ve bu şeyler arasında temâsîl (yani temsîller) anılır. Yani Allah buna açıkca izin vermiştir. Buna mukabil Tevrat'ın bu konudaki tutumu çok daha serttir. Örneğin Çıkış kitabının 20. bâbında şöyle deniyor: "Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer sûret yapmayacaksın." Tesniye kitabının 4. bâbında ise şöyle denmektedir: "Öyle ki, kendiniz için erkek ya da kadın, yerde yaşayan hayvan ya da gökte uçan kuş, küçük kara hayvanı ya da aşağıda suda yaşayan balık şeklinde, heykel biçiminde sûret yaparak yoldan sapmayasınız." Tabi burada put yapmak söz konusudur ama, görüldüğü gibi tasvîr yapmak Kitâb-ı Mukaddes'te yasaktır, hem de gayet kesin bir dille. Buna rağmen, Eski Ahid'i kutsal kitap kabul eden Hıristiyanlar sûret yapmaktan çekinmedikleri gibi, ikonalara özel güçler atfetmişlerdir. Mesela birkaç yıl önce Yunanistan'da çıkan yangınlarda papazlar ikonaları yangından tarafa çevirerek felâketi önlemeye çalışmışlardı. Yani demek istiyorum ki temsîl ve tasvîr konusunda kutsal metinlerdeki yasaklar Batı'da yok sayılmıştır büyük ölçüde. İslâm âleminde ise Kur'ân'da hiç buunmayan "resim yasağı" Hadîsler'den çıkartılmıştır. Örneğin Peygamber'in "Kıyamet gününde en ağır şekilde cezalandırılacak olanlar musavvirlerdir" dediği Hz. Aişe'den rivayet edilir. Ama burada "musavvir" ne demektir? Kur'ân-ı Kerîm'de Haşr suresi'nin 24. âyetinde el-Musavvir Allah'ın adlarından biri olarak geçer. O halde "musavvir" kelimesini Peygamber'in "Allah'ın şekil yapıcılığını taklîd etmeye yeltenen" anlamında kullanmış olması çok muhtemeldir. Bir tuval üzerine yağlıboya ile bir insan resmi yapan ressam, Allah'ı taklîd etmeye çalışmamaktadır ki. Yahut mermeri yontup insan heykeli yapan biri Allah'ı taklîde mi yeltenmektedir? Üstelik az önce andığım Hadîs'i nakleden Hz. Aişe'den bir başka meşhur Hadîs daha rivayet edilir ki onda da üzerinde resim olan bir perdeyi Peygamber'in indirttiğini, sonra onu elyafla doldurup bir-iki yastık yaptıklarını anlatır. Peygamber her türlü resme karşı olsaydı, resimli kumaştan yastık yapılmasına izin verir miydi? Ama Nevevî gibi bazı müfessirler köktenci bir resim yasağı olduğunu iddia etmişlerdir, ve bugün de Vahabiler gibi bazı mezhepler böyle bir yasak olduğuna inanmağa devam etmektedirler.

Hat sanatının İslam sanatları arasındaki merkezi yeri yorumlanırken genellikle İslam'ın temsili resme getirmiş olduğu düşünülen yasak sıkça anılır. Bu yaklaşımın  gerçeklik değeri var mı?

Kesin olarak yok demek zor elbette, ama ben buna inanmıyorum. Çünki bu görüşün altında şöyle bir gizli varsayım yatmaktadır: Her insan mutlaka temsîlî resim yapmak ister. Ama bazı insanlara bu yasaklanmıştır. Onlar da, zavallılar ne yapsınlar, mecburen yazıya dönmüşlerdir. Yani hat san'atı, olumsuz bir nedenle, bir yasak nedeniyle ortaya çıkmıştır. Ben bunu kabul etmiyorum. Birçok nedenle kabul etmiyorum. Birincisi, herkes neden illâki temsîlî resim yapsın? Soyut resim yapan bir sürü medeniyet vardır. Hattâ Avrupa'da 20. yüzyılda soyut resim ortaya çıkmıştır. Bunlar yasak nedeniyle mi soyut resim yapmışlardır? İkincisi, bence İslâm'da resim yukarıda da belirttiğim gibi yasak filân değildir. Üçüncüsü, yasak olsa bile her yasağa itaat mı edilir? Cinayet, hırsızlık, rüşvet, faiz, zina, içki içmek, bunların hepsi yasak. Hiç olmuyor mu peki bunlar ki resim olmasın? Dördüncüsü, resim İslâm âleminde bal gibi vardır. Peygamber'e zamanca en yakın olan Emevîler döneminde Kuseyr Amra'da duvar resimleri vardır. Abbasîler'de, Memlûklar'da, Osmanlılar'da, Timurîler'de, Safevîler'de, Hint-Moğollar'da minyatürlerden oluşan muazzam külliyât vardır. Bunları yok mu sayacağız? Öte yandan az önce arz ettiğim gibi yazı ve İslâm göbekten birbirine bağlıdır. Bu durumda hat san'atı bir yasaktan değil, Allah'ın kelâmını kendisine lâyık bir biçimde muhafaza etmek isteğinden çıkmıştır bana kalırsa. Yani olumsuz değil, olumlu bir varoluş nedeni vardır.

Arap harflerinin insan vücuduna benzerliğinin hat sanatının gelişiminde etkili olduğu yönündeki  yorumların serencamı nedir?

Bu İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu'nun görüşüydü. Sanırım bir sosyolog olarak bilimsel bir teori üretmeye çalışıyordu kendince, materyalist bir temelden hareketle. Ama bunun gerçekle hiçbir ilişkisi yok. Çünki Arap harflerinin gelişmesine baktığımızda, insan vücuduna herhangi bir benzerlikleri olmadığını görürüz. Yazı ile insan vücudu arasında tasavvuf ehli birtakım ilişkiler kurmuştur. Yani bu görüşleri dile getirenler hattatlar değil sûfîlerdi. Ve bu tür yorumlarda sıklıkla görüldüğü üzere onların yaptığı bir yakıştırmadan ibaretti. Meselâ Allah ismiyle elin beş parmağı arasında benzerlik olması konusuna bakalım. Arap elifbasının bugün tanıdığımız haline gelmesi çok uzun sürmüştür. Daha önceki şekillerinde, örneğin Nabatî ve Süryânî elifbalarında, aynı benzeyiş var mıydı? Kâinat, dünya, hattâ insanlık, Arap elifbasından çok daha eskidir. Bu bakımdan böyle bir benzetme ancak ex post yapılabilir, yani sonradan. Bunlar hoş fikirler, ama sonradan yapılan yakıştırmalar.

Yazı ile İslam'ın temelden ilişkili oluşuna karşın Osmanlı'ya matbaanın geç gelişi hakkında pek çok yorum yapılmıştır. Bu yorumlara ilişkin düşünceniz nedir? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet, dediğiniz gibi bu konuda çok yorum yapılmıştır. Bu yorumların birçoğu da pek mantıklı değildir. Mesela çok şarkiyatçı bir görüş, İslâm'ın "yeniliğe kapalı" olduğu doğrultusundadır. Ama birçok yeniliği Osmanlılar gayet güzel benimsemiş ve özümsemiştir. O halde mesele o değil. Başka bir görüş, basılacak olan dinî kitaplara gayri Müslim matbaacıların gereken titizliği göstermeyeceği yönünde. O da saçma, çünki mesleklerin loncalar tarafından sıkıca denetlendiği bir toplumda gayri Müslimler'e matbaada çalışmak veyahut İslâmî kitap basmak hakkını vermezsiniz, olur biter. Nitekim Müteferrika matbaa kurduğu zaman dinî kitap basması yasaklanmıştı. Ben matbaanın "geç girdiği" kanaatinde değilim. Çünki aslında matbaa Osmanlı topraklarına 1490'lı yıllarda girmiştir, yani Gütenberg'den sadece kırk yıl sonra. İspanya'dan göçen Yahudiler İstanbul ve Selânik'te matbaa kurarken devletten izin almışlardır. Yani devlet bu teknolojinin tamamen farkındadır. Yahudiler'den sonra Rumlar, Ermeniler, Slâv Ortodoksları, Hıristiyan Araplar matbaa kurmuşlar. Bütün bu süre zarfında Müslüman Osmanlılar matbaa kurmadılar. Belki de gerekmediği için kurmadılar. Yani "geç girdi" demek, ne zaman girmesi gerektiği konusunda bir varsayım gerektirir. Böyle bir varsayımda bulunabilecek durumda değiliz. Kitap için talep neydi? Bu talebi karşılayan kâtipler ve hattatlar yetersiz miydi? Elyazması kitaplar fazla mı pahalıydı? Bu soruların cevaplarına baktığımızda, Müslüman Osmanlılar'ın matbaayı "geç" kullanmağa başladığını söylemek hayli zorlaşır.

Matbaanın  girişinden  epey sonra oluşan Osmanlı matbuat  kapitalizmi toplumsal bilinci nasıl etkilemiştir?

Osmanlı matbuat kapitalizmi ancak 20. yüzyıl başlarında serpilebilmiştir. Yani  ilk Müslüman matbaasının kurulmasından neredeyse iki asır sonra. Bunun toplumsal bilinci nasıl etkilediğini kesin bir şekilde söylemek zor, ama hiç olmazsa ne gibi kitapların bu dönemde yayınlanmağa başladığı ve bu kitapların muhtemelen insanları nasıl dönüştürmüş olabileceği konusunda hipotezler öne sürülebilir. Benim kitapta üzerinde durduğum örnek, cinsiyet ve cinsellik konularıdır. Devlet matbaalarında hiç basılamayan bu konulardaki bazı kitaplar kâr amacı güden özel matbaalarda basılabilmiştir. Şimdi belki denecektir ki, toplumu kitaplar dönüştürmez, hele okur yazarlığın düşük olduğu bir toplumu. Ama kaç senedir Osmanlı feminizminin doğuşu, Osmanlı kadın hareketi, Osmanlı aydın kadınları hakkında yazılıp çiziliyor. Bunları besleyen Osmanlı kadın dergileri hakkında kaç kitap ve makale yayınlandı bugüne kadar. Fatma Aliye'nin resmi paranın üstüne basıldı. Matbuat kapitalizmi olmasaydı, Ahmed Midhat Efendi, Malûmâtçı Tahir olmasaydı, Fatma Aliye'nin adını duymuş olur muyduk? Yanlış anlaşılmasın diye hemen açıklayayım, burada mesele bu iki kişinin erkek olması değil, matbuat kapitalisti olması. Yani kadın hakları gibi, cinsel özgürlük gibi fikirlerin yaygınlık kazanması, kazandıkları ölçüde, matbuat kapitalizmi sayesinde olmuştur.

Yirminci yüzyıl başlarında Osmanlı'da yayımlanan bir çok romantik eserin milli roman veya milli hikâye alt başlığıyla yayımlanmasın sebebi nedir?

Burada sanırım temel etmen, aynı dönemde milliyetçiliğin ortaya çıkması, yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu'nda ithal mallarını boykota kadar giden bir millî menfaat bilincinin yerleşmesidir. Bu roman ve hikâyeler yerli malıydı, tercüme değildi. Ama aynı zamanda, geriye baktığımızda, o dönemde yaşayanların herhalde farkında olmadığı bir boyutu daha var meselenin. O da şu: Millet dediğimiz şey, kendilerini bu isimdeki soyutluğun mensupları olarak gören insanların ortaya çıkmasıyla meydana gelir. Yani daha önce aile, hemşehrilik gibi soyutluklara mensubiyet insanların kendilerini tanımlamasında en önemli unsurken, gün geliyor, İstanbul'daki bir insan kendisinin, İzmir'de yahut Kars'ta yaşayan, asla tanımadığı ve büyük ihtimalle tanımayacağı bir insanla "aynı kefede" olduğunu düşünmeye başlıyor. Neden? Çünki onlar, kendisiyle aynı milletin mensuplarıdırlar. İşte bu soyutluğun ortaya çıkması ve yerleşmesinde matbuat kapitalizmi çok önemli bir rol oynamıştır, çünki dil, fikir, ülkü gibi alanlarda birlik sağlamağa yaramıştır. Bence "millî roman" yahut "millî hikâye" alt başlıklarını taşıyan eserler kesinlikle bunu yapmıştır. Ortak bir anlam dünyası üretilmesine katkıda bulunmuşlardır.

Peki Osmanlı matbuat kapitalizminin ayrılmaz bir parçasını oluşturan  kadın dergilerinin yayımlandıkları yıllarda etkileri yaygın  mı?

Bu dergilerin kaç bastığı, kaç sattığı, kaç kişi tarafından okunduğu konusunda eldeki bilgiler çok sınırlı. Fakat Cumhuriyet'ten hemen önceki yıllarda 40'a yakın kadın dergisinin ve 300'e yakın kadınlara yönelik kitabın yayımlanmış olduğunu biliyoruz. Bunlar hatırı sayılır rakamlar. Böyle yayınlara ilgi olmasaydı, bu kadarı yayınlanır mıydı? Sanmam. Ama dediğim gibi, bunları kaç kişi okumuş, okuduklarından ne kadar etkilenmişler, şimdilik bu konuda birşey söylemek zor.

Osmanlı matbuat kapitalizminin kitapları ve dergileri sonuçta birer meta olarak yayın piyasasında dolaşıma soktuklarından söz ediyorsunuz. Fikirler yahut ideolojik yönelimler metadan geride mi kalmaktadır?

Bu soruyu cevaplandırmadan önce "kimin için?" diye sorayım. Yani Fatma Aliye için fikir ve ideolojinin ön plânda olduğuna şüphem yok. Ama kitaplarını yayınlayan Baba Tahir fikir ve ideoloji dinler miydi? Bence kadın hakları filân umurunda değildi, o bu işi para için yapıyordu. Başka bir örnek vereyim, daha yakın bir dönemle ilgili olarak: Karl Marx'ın eserlerini Avrupa ve Amerika'da birçok yayınevi Soğuk Savaş'ın en berbat günlerinde bile yayınlamaktan geri durmadılar, örneğin Penguin Books. Peki, bunlar sosyalist oldukları için mi yayınladılar  bu kitapları? Hayır, para kazanmak için yayınladılar. Kapitalizmin mantığı bu.

Meta kavramı Osmanlıdan günümüze uzanan yayıncılığı anlamak bakımından  merkezi  bir yer tutmaktadır diyebilir miyiz?

Osmanlı döneminde ilk özel matbaanın kurulduğu 1836 yılından sonra meta olarak üretilip satılan yayınlardan söz edebiliriz, 1908'den sonra da matbuat kapitalizminin yerleşip serpilmesiyle bu çok önem kazanmıştır. Ama gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyet'in ilânından sonra, ekonominin her alanında olduğu gibi yayıncılıkta da bir karma ekonomi hüküm sürmüştür. Yakın döneme kadar üniversite ve Millî Eğitim Bakanlığı yayınları Türkiye'nin yayıncılık hayatında son derece önemli olmuştur. Ve bunlar her ne kadar para karşılığında piyasada satılmışsa da, büyük ölçüde devlet sübvansiyonuyla ve kâr amacı güdülmeden üretilmişlerdir.

Mehmed Şefik Bey'in armud şeklindeki  Âl-i Abâ istifindeki Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın adlarının ilk harflerinden hareketle derinlikli bir okuma yapıyorsunuz. Arapça harflerden mürekkep kompozisyonları  görüntüsel gösterge biçiminde okuma  düşüncesi  neleri içerir?

Hat eserlerine bakanlar genellikle bu san'atın bütün boyutlarını dikkate almazlar. Ya metin diye bakarlar, yani "ne yazıyor?" diye sorarlar; ya soyut bir kompozisyon diye bakarlar, yani siyahlarla beyazların dansı diye yaklaşırlar; ya da her şeyden önce işin teknik boyutuna odaklanırlar, yani yazının, harflerin özelliklerine. Oysa hat san'atı bunların hepsi birdendir. Bazı durumlarda ikonluğu, yani görüntüsel göstergeliği ön plâna çıkar. Şefik Bey'in armudu böyledir, Halim Efendi'nin eli de, hattâ Nazif Bey'in Besmele'ye medhi de. Bunları sadece metin olarak, sadece yazı olarak, sadece grafik kompozisyon olarak görmek, çok karmaşık ve zengin olan bu eserleri tek bir boyuta indirmek olur. Sormamız gereken soru şudur: Filânca eserde yazı, metinsel anlama nasıl bir katkıda bulunmuştur? Yahut şöyle ifade edeyim: Aynı metin, örneğin bir matbaada müteharrik harflerle düz yazı olarak basılmış olsaydı, acaba anlamından herhangi bir şey kaybeder miydi? Şefik Bey'in armudunda, Hz. Fatıma'nın Hz. Ali'nin gözbebeği olduğu fikri yok olup giderdi. O halde burada bir görüntüsel göstergelik söz konusudur.

Görüntüsel gösterge niteliği taşıyan hat sanatı örnekleri hat sanatı içerisinde nasıl bir yer tutar?

Bu niteliğin bütün hat eserlerinde mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir, hattâ bu niteliği taşıyan hat eserlerinin san'atın bütünü düşünüldüğünde azınlıkta olduğu söylenebilir. Ama beklenmedik yerlerde karşımıza çıkabiliyor. O nedenle de gözümüzü açık tutmamız gerek. Örneğin Şefik Bey'in armudu bir yazı-resimdir, orada böyle bir nitelik bulmak kimseyi şaşırtmaz. Ama ya Nazif Bey'in, Fehmi Efendi'nin kitapta sözü edilen eserleri? İlk bakışta düz yazıdırlar, ama onlarda bile görüntüsel göstergelik bulabiliyoruz.

Cumhuriyet devrinde hat sanatının Osmanlı İmparatorluğu'nda  üstlenmiş olduğu görüntüsel gösterge işlevinde ne tür bir  kopuş yaşandı? Nurullah Berk, Şevket Rado  gibi isimler özelinde hat sanatının resim niteliğinin abartılarak gösterge rolünün yadsınması  yani parçalanmasının yol açtığı olumsuzluklar nelerdir?

Umberto Eco, görüntüsel göstergelerin kültür tarafından belirlendiğine dikkat çeker. Yani hiçbir şey, evrensel bir simge yahut gösterge olamaz. Mutlaka onu nasıl yorumlayacağımızı bilmemiz gerekiyor. O nedenle de NASA, Pioneer 10 ve 11 adlı uzay araçlarına, bir gün uzaylılar onlara tesadüf ederlerse nereden geldiklerini anlasınlar diye birer resimli levha yerleştirdiğinde, çok eleştirilmişti. Çünki uzaylılar bizimle bazı kültürel müşterekler paylaşmazsa, bırakın bu resimleri anlamayı, resim, yani bizim sûretimiz olduklarını bile kavramayabilirler. İşte, Cumhuriyet devrinde hepimiz Osmanlılar'a nisbetle uzaylı olduk. Osmanlılar'ın anlam dünyasına, hattâ Osmanlılar'ın yazısına artık âşinâ olmadığımız için bu eserlerdeki görüntüsel göstergeleri anlamaz olduk. Bu da büyük bir kayıp.

Modern ressamların hat sanatı hakkındaki değerlendirmelerinin Türkiye'deki sanat ortamında alımlanma biçimi hakkında neler söylersiniz?

Son dönemde hat san'atının aslında bir resim san'atı olduğunu söyleyenleri kastediyorsunuz sanırım, değil mi? Hat san'atının Cumhuriyet döneminde yaşayabilmesi, meşru sayılması için gerekli gördüler bunu anlaşılan. "Bunun İslâm ile, Araplık ile ilgisi yoktur, bu bir soyut resim çeşididir, üstelik Batılılar buna çok hayrandır" denilince, iktidarın tutumu yumuşayacak sandılar. Ama pek öyle olmadı, üstelik hat san'atını tek bir boyuta indirdiler. Hat san'atı resim değildir, müzik değildir, metin değildir, hat san'atı başka hiçbir şeye benzemeyen, kendine has bir san'attır. Bunda resimsellik de vardır, müzikte olduğu gibi ritm de vardır, metinsel bir anlam da vardır, ama bütün bunlar eşi görülmemiş bir şekilde bir araya gelirler hat san'atında. Başka san'atlara indirgemek, hat san'atına büyük bir haksızlıktır.

Picasso'ya atfedilen söylentiden söz ediyorsunuz. Bu sözü Seyyid Hüseyin Nasr'da da okuduğumu hatırlıyorum. Söylenti olduğundan emin misiniz?

Emin değilim, çünki bir şeyin var olmadığını isbat etmek haliyle çok zordur. Ama bunu Türkiye kaynaklı olmayan hiçbir yerde görmediğim gibi, Picasso'ya atfedilen cümleyi her önünüze gelen farklı bir şekilde dile getiriyor. "İşte gerçek modern san'at budur" mu demiş? "İşte hayatım boyunca yapmağa çalıştığım budur" mu demiş? Gerçekten böyle bir şey söylemiş ise, neden herkes başka başka anlatıyor? Seyyid Hüseyin Nasr'a gelince, onun gündemine de çok yaraşan bir alıntıdır bu, o bakımdan onun bunu söylemesine ben fazla ağırlık vermem.

Hemen  aynı yıllarda  Malik Aksel'in kaleme aldığı  yazıları nasıl anlamak gerekir?

Malik Aksel'in Türklerde Dinî Resimler: Yazı-Resim ve Anadolu Halk Resimleri aslında son derece önemli iki kitaptır. Yalnız topladığı ve sunduğu malzeme açısından değil, 1960'lı yıllarda bu kitapların yayınlanması, hem de lâik çizgiden gelen, Batı tarzında resim eğitimi görmüş, Almanya'ya gidip gelmiş birinin bunları yazmış olması, bu tür eserlere birçok kişinin bakış tarzını değiştirdi. Tonguç Yaşar ile Sezer Tansuğ'un 1970'te çevirdiği Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü başlıklı harika animasyon filim tamamiyle Türklerde Dinî Resimler'den çıkmıştır. Ve sol eğilimli, şehirli, lâik iki aydın tarafından yapılmıştır. Bu da o dönemde bu kitapların nasıl karşılandığını gösteriyor. Ama sorunuz kitaplarla ilgili değildi, siz Aksel'in yayınladığı yazı-resimleri sordunuz. Bunlar hat san'atında marjinal sayılırlar, Mustafa Râkım, Mehmed Şefik, Azizü'r-Rıfâî gibi birkaç hattatın dışında yazı resim daha ziyade bir halk san'atı olarak yaşamıştır, yani "akademik" diyebileceğimiz hat san'atının dışında. Ben bu yazı-resimleri çok önemli addediyorum. Hattat arkadaşlarım, eserlerin birçoğunda harflerin şekilleri bozulduğundan bunlara değer vermiyorlar. Ama ben onlara katılmıyorum. Hindistan, İran ve Türkiye'ye özgü çok ilginç bir san'attır bunlar. Tabi İslâm'da resim yasağı olduğunu savunanların birçoğu, bu yazı-resimlerin bir hîle-i Şeriyye'den ibaret olduğunu düşünüyorlar. Yani resmi yazının içine saklayıp yasaktan kurtulduklarını iddia ediyorlar. Bence bu son derece yanlış. Yazı-resimler, Arap yazısının İslâm dininin neredeyse simgesi haline gelmiş oldugu bir kültürde, hilkate İslâm damgasını vurmanın çok etkin bir yoludur kanaatimce.

Hat sanatını eserlerinde bir doku unsuru olarak kullanan sanatçıların çalışmaları hakkındaki yorumunuz nedir?

Ben bu tür resimler yapan birçok san'atçıyı şahsen çok beğeniyorum, ama bunlar hat san'atı değildir, öyle yorumlanmamalıdırlar. Erol Akyavaş, Süleyman Saim Tekcan, Ergin İnan değerli san'atçılardır, ama ressamdırlar. Yazıyı doku unsuru olarak kullanmaları da pek yeni bir şey değildir, kübistler bunu 20. yüzyılın başlarında yapmıştır, Lâtin harfleriyle. Fakat hat san'atının bir doku unsuru olarak kullanılmasını ben gerçek bir akım olarak nitelendiriyorum ve çok ciddiye alıyorum. Yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm âleminde örnekleri var, sanırım önemli ölçüde bir kimlik ve âidiyet belirtisi olarak ortaya çıkmıştır, ve kimlik politikalarının çok önemli olduğu bir dönemde, yani 1980'li yıllar ve sonrasında yaygınlık kazanmıştır. Ama bir daha söylüyorum, bu eserler hat san'atı değildir. Nasıl ki bir vazoda çiçek resmi bir botanik eseri değilse.

Günümüzde bildiğimiz haliyle ebru sanatının yirminci yüzyıl başlarının bir icadı olduğunu ifade ediyorsunuz. Niçin?

Günümüzde yapılan "geleneksel" ebru, Mustafa Düzgünman ve hocası Necmeddin Okyay'a dayanıyor. Onlardan da gerilere doğru giden bir silsileden söz ediliyor, önce Edhem Efendi'ye, oradan da daha eskilere. Ancak bu başından sakat, çünki Necmeddin Efendi Edhem Efendi'ye devam etmeye başladığından çok kısa bir zaman sonra Edhem Efendi vefat ediyor, dolayısıyla Necmeddin Efendi birçok şeyi yeniden icad etmek zorunda kalıyor. Yani Necmeddin Efendi ile Edhem Efendi arasındaki usta-çırak ilişkisi hiç de sanıldığı gibi değil, ilişki erkenden kopuyor. Necmeddin Efendi'nin ise son derece tecrübeye açık olduğunu, her türlü teknik ve malzeme denediğini biliyoruz. Şu halde Mustafa Düzgünman'ın öğrencisi olanların Hatib Mehmed Efendi'ye, Şebek'e, bilmem kime giden bir silsilenin mensupları olduğu fikrinin gerçeklerle alâkası yoktur. Bu, belirli bir grubun otorite ve meşruiyet kazanmak için tepe tepe kullandığı bir yanılsamadan ibarettir.

Ebru  ve tezhip sanatlarına odaklanan yeni çalışmalara  olumsuz yaklaşmanızın sebebi nedir?

Bu çalışmalara "olumsuz" yaklaştığım belki biraz fazla kuvvetli bir ifade. Ama bu san'atlarda yeni bir "ortodoksi" olduğunu, bunun "geleneğin icadı" olmaktan ileri gitmediğini, bu ortodoksinin ise yeni tecrübelerin önündeki kapıları kapattığını düşünüyorum ve buna üzülüyorum. Bugün illâki 16. yüzyıl tarzında tezhîb yapmak gerekli değildir. Kaldı ki Rikkat Hanım'ın, Muhsin Bey'in tezhîblerine baktığınızda bunların 16. yüzyıl havasında olmakla birlikte son derece orijinal olduğunu da görürsünüz. Yani onların eserlerini hiç kimse bir 16. yüzyıl tezhîbiyle karıştırmaz, hemen üslûpları kendini gösterir. Eskiden yapılan yenilikler gelenek sayılıyor, bugün yapılan yenilikler soysuzlaşma. Olmaz öyle şey. Bir san'at eserinin iyi mi, kötü mü olduğuna toplum zaman içinde karar verir. Yoksa şap kullanılmış, sentetik boya kullanılmış, Batı'dan mülhem motifler kullanılmış, farklı renkler kullanılmış, bunlar bir san'at eserini yok saymak için yeterli sebep olamaz. Osmanlılar eğer bir buçuk asır boyunca "rokoko" tarzında tezhîb yapmış ise, bunu ciddiye almamız gerekir. Neden böyle yapmışlardır, bu hangi ihtiyaçlara cevap vermiştir, söz konusu dönemde neler olmuştur da bu üslûp tercih edilmiştir, bunları düşünelim, "bunlar kötüdür" diye kestirip atmayalım.

"Hiddetli kültür savaşlarının" bir parçası haline gelmiş olan hat sanatının günümüzdeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün hat san'atı bir altın çağını yaşıyor bence. Hem çok başarılı hattatlar var, hem çok ilginç, orijinal şeyler yapıyorlar, hem yığınla öğrencileri var, sergiler düzenleniyor habire, eserleri müzayedelerde müşteri buluyor, daha ne olsun? Mehmed Özçay, Osman Özçay, Davud Bektaş, Savaş Çevik, Ali Toy gibi hattatlar daha önce yapılmamış şeyler yapıyorlar ve bu yaptıklarında çok başarılı oluyorlar. Yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm âlemi onların yaptıklarını takib ediyor. Osmanlı döneminde nasıl İstanbul hat san'atının merkezi idiyse, bugün de öyle. Tek sorun, hat san'atının (diğer İslâmî san'atlarla birlikte) Türkiye'deki kültür savaşlarının bir figüranı olması. Gönül isterdi ki bir san'atsever Yüksel Arslan'ın da eserlerini alsın, Mehmed Özçay'ın da. Neden olmasın? Ama bu isimler, bir siyasî kutuplaşmanın karşı uçlarında olduklarından herkes mutlaka ya birine, ya ötekine meyletmesi gerektiğini sanıyor. Hattâ daha da kötüsü, birine meyleden ötekinin varlığından bile haberdar olmuyor. Öyle olmamalı ama. Türkiye hem Yüksel Arslan'ı, hem Mehmed Özçay'ı yaratabilecek zenginlikte bir toplumdur, ama tek tek bireylere gelince, toplumun bu zenginliği, kapsayıcılığı bireylerde yok malesef.

Güncelleme Tarihi: 05 Eylül 2011, 17:06
YORUM EKLE
YORUMLAR
gülendam
gülendam - 8 yıl Önce

güzel ve farklı bir söyleşi olmuş.asım öz'e teşekkür ediyoruz.

Osman
Osman - 8 yıl Önce

Sayın Irvin Cemil beyi okuyucularınıza biraz tanıtsaydınız çok iyi olurdu. O zaman yazının tesiri kim konuşuyor sorusu çerçevesinde daha etkili olabilirdi.Saygılarımla.

banner39

banner36

banner37

banner35