banner15

'Sekülarizm, kendisini dinsel formlarla ifade etmeye başladı'

Asım Öz, Kutsal Sekülarizm kitabının yazarı Mustafa Tekin'le konuştu

'Sekülarizm, kendisini dinsel formlarla ifade etmeye başladı'

Asım Öz/ Dünya Bülteni- Kültür Servisi

Sekülarizm, dindışı bir toplumu ne kadar inşa edebilmiştir? Kendini kutsal/aştıran sekülarizm, insanın ruh-mana dünyasını yok edebilmiş midir? Modern toplumlar, sekülarizmin aldatma ve kışkırtmalarına daha ne kadar tahammül edecektir? Genelde dindarlık, özelde Müslümanlar, seküler postülalar karşısında tereddüt, savrulma, eziklik, kırılma illetinden nasıl kurtulacaktır?Aydınlanma idealleri üzerine kurulu modern dünya, Tanrı'ya ve Tanrısal hakikate referans yapmadan güzel bir gelecek vaadinde bulunuyordu insana. Fakat gelinen noktada, paradigmanın krizinin giderek derinleştiği ve çöküş yaşadığı gözleniyor. Post modernlik, küreselleşme gibi süreç ve tartışmalar, kültürel, politik, ekonomik ve toplumsal kriz alanlarını tanımlayan öğeleri içinde barındırıyor. Bu bağlamda dünyevileşme farklı anlamlara gelecek biçimde yorumlanmakla birlikte, dinin sosyal yapıdaki otorite ve geçerliliğini yitirdiği, dindarlığın içeriğinde zayıflama ve boşalma meydana geldiği bir sürece işaret etmektedir. Bu ve bu konular etrafındaki yazılardan oluşan Kutsal Sekülarizm kitabını Mustafa Tekin'le konuştuk..

Kutsal sekülarizm neyi ifade ediyor?

Kitabımızın aslında ismi "Sekülerlik Kutsanmak İstiyor" şeklinde formüle edilmişti. Kutsal sekülarizm, Tanrı'nın taklit edilmesi ve Tanrı'yı sıradan varlığa dönüştürme tavrının çok genel anlamda kurumsallaşmış biçimini ifade etmektedir. Benim şahsi kanaatimce, sekülerleşme içerik olarak insanlığa ilk zamanlardan itibaren musallat olan bir fenomen. Bu bağlamda sadece dünyaya bir dalmayı (gaflet) ifade etmez, öncelikle zihni bir süreç olarak işler. İnsanın, Tanrı'yı kabul etse de, sadece kendisine başvurarak (hümanizm) her yeni dünya kurma girişimi, bir sekülarizmle sonuçlanır. Dolayısıyla sekülarizm, mutlak bir ateizm değildir. İşin tehlikeli boyutu tam da bu noktada tebellür eder. Çünkü bol dinsel semboller içerisinde bile sekülarizm işlemeye devam eder. Böyle bir durumun yegane referansı ise insan ve dünyadır. Bunun doğal bir sonucu olarak Tanrı ve insanın egemenlik alanları yeniden belirlenmeye başlanır. Modern dünya özellikle Descartes'ten itibaren Tanrı ve insanın egemenlik alanlarının matematiksel bir kesinlikle (Descartes'in aynı zamanda matematik üzerine yoğunlaştığını hatırlayalım) belirlenmeye başladığı dönemi/durumu ifade etmektedir. Müşrik arapları, kendileri ve putları arasında bir bölüşüm yaparken, Allah'ı reddediyor değillerdi; Onlar Tanrı'ya rağmen kendilerine bir egemenlik alanı açmşlardı. Bu kabulün, geleceğe yönelik beklentisi, insanın Kant'ın ifadesiyle kendi imkan ve enstrümanlarıyla keşfettiği alanları genişledikçe Tanrı'nın da egemenlik alanlarının daralacağı yönünde idi. Fakat ilerleyen süreçte yaşanan gelişmeler, bir yandan seküler alanın meşruiyeti sorununu, diğer yandan dinin/Tanrı'nın insan tarafında tekrar yeryüzüne çağrılması meselesini gündeme getirdi. Tam da bu noktada sekülarizm, meşruiyet sorununu aşmak üzere dinsel formlarla kendisini ifade etmeye başladı. İşte sekülerliğin kutsanma talebi budur. Kutsal sekülarizm kavramı, bunun genel bir ifadesidir.

DÜNYEVİLEŞME KAVRAMI YETERSİZ

Türkçede dünyevileşme olarak karşılanan sekülerleşme  kavramı, İslam noktai nazarından kavramsallaştırıldığında hangi kavram bu kavramı karşılar?

Doğrusu "dünyevileşme" şeklinde Türkçe'de kullanılsa da, bu kelimenin sekülerliği anlatmakta yeterli olduğu kanaatinde değilim; fakat yerine bunu efradını cami ağyarını mani şekilde anlatacak bir kavram da yok. Çok genel anlamda hayatın, varlığın ve bütünlüğün önce zihinsel olarak sonra da ilişkilerde parçalanmasıdır. Bu konuda Hz. Peygamber'in (sav) "Vehn" hadisi şeklinde meşhur olmuş hadisinin bir açılım getirebileceğini düşünüyorum.

Çağdaş Müslüman düşüncenin bu kavramı algılama biçimlerindeki çelişki ve zıtlıklar konusunda ne söylersiniz?

Sekülerlik günümüzde farklı algılanma biçimlerine sahiptir. Bazıları bu kavramı, dinin emirlerinin dışında kalan mübahlar alanı şeklinde bir algılamaya sahiptirler. Onlara göre, insan hayatı kutsal ve seküler şeklinde alanlara ayrılmaktadır. İnsan yeri ve zamanı gelinde dini işleri yapmakta, bunların dışındakiler ise seküler olarak adlandırılmaktadır. Benim burada "bazıları" dediğim ilahiyatçı ve sosyologlardır. Diğer bir kısmı ise, sekülerlik kavramının bizim dünyamıza yabancı olduğundan hareketle, bir sekülarizmden bahsedilemeyeceği kanaatindedirler. Bunların meseleyi bir içerik ve nitelik olarak sağlıklı değerlendiremedikleri kanaatindeyim. Sekülarizm, daha önce de belirttiğim gibi mutlak bir ateizm ve dinden arınma değildir; zihinsel kırılmalarla başlayıp, dini sembol ve ögelerle de devam edebilen bir süreçtir. Bu sebeple yeteri kadar derinliğine incelenmeden bu tür sonuçlara ulaşmak kanaatimce aldatıcıdır.

Müslüman dünyanın  içinde bulunduğu olumsuz durumu kıpırdanışlar ve arayışlar dönemi olarak da okumanın mümkün olduğu ifade ediyorsunuz. Bu noktada ciddi çabalar  var mı Müslüman dünyada?

Bunlar her şeyden önce bir süreç işidir. Bir yüzelli yıl öncesine göre modern dünya ile ilişkimizin düşünsel düzeyde arayışlar açısından daha olumlu gelişmeleri de içinde barındırdığını söyleyebiliriz. Fakat bu, tabii ki yüzleşmenin ciddi yapıalabildiği anlamına gelmez/gelmemelidir. Modern dünyanın eleştirisi hem batı içinden hem de İslam dünyasından yapılmaya devam etmektedir. İslam dünyasındaki eleştiriler batılı düşünce ve yöntemlerden de beslenerek yapılmaktadır. Bunun her şeyiyle olumsuz olduğunu düşünmüyorum. Batı eleştirisinin retorik düzeydeki seyri önemli ölçüde devam etmektedir. Burada karşılıklı bir süreç işlemektedir. Bir yandan batı paradigmasının düşünsel zaafiyetleri artmakta, bununla birlikte karşı eleştiriler hızlanmakta; öte yandan İslam dünyası bir birikimin (kendi birikiminin) farkına varmaktadır. Süreç, İslam dünyasının bu birikimleriyle buluşması, yüzleşmesi, eleştirisini daha ilmi ve entelektüel temellere oturtması oranında daha sağlıklı gelişecektir. Fakat öte yandan küreselleşme, postmodernlik vb. süreçler içerisinde müslüman zihnin belirli oranlarda konformistleşmesi gibi handikaplar da söz konusudur. Tüm bunların ortasında kısmi bir entelektüel kıpırdanıştan bahsedebiliriz.

YÜZLEŞME ERTELENMEKTEDİR

Modern zamanlarda İslam'ın ve Müslümanların diğer  kültürlerle karşılaşmasının bir yüzleşme sürecini de beraberinde getireceği ifade edilmesine karşın genelde yüzleşildiği düşünülen kültürel çevrenin  bazı yaklaşımlarının Müslümanlar tarafından  kabulünü beraberinde getirdiği görülüyor. Bu bakımdan yüzleşme sürecinin  barındırdığı handikaplar konusunda neler söylersiniz?

İki kişi arasındaki basit bir yüzleşme bile dürüst, karşılıklı imkan ve enstrümanlarını bilen ve dikkate alan entelektüel bir karşılaşmayı içerir. Modern dünyada İslam dünyası ile Batı'nın karşılaşması, henüz sağlıklı bir yüzleşmeye doğru evrilmiş görünmemektedir. İbn Haldun'un "yenilen milletler yenen milletleri taklit ederler" mottosunun içeriği hala belirleyici gibi durmaktadır. İslam dünyasının kendisini ortaya koyma (ifade etme) ve Batı eleştirisi dilinin retorik düzeyini önemli oranda aşamaması ciddi bir sorun. Kendine güven dilinin birikimle buluşması mutlak bir zorunluluktur yüzleşme için. Halbuki Türkiye özelinde bile henüz bu birikimle ulema-entelektüel perspektifinden bir buluşma söz konusu değildir. Bu durumun yüzleşmeyi sürekli ötelediği görülmektedir. Dolayısıyla anlık, palyatif üretim ve retorikler yüzleşmeyi ertelemektedir. Öte yandan özelde İslam dünyasının bu yüzleşmeye ne kadar gönüllü olduğu (hazır) sorusu üzerinde de düşünmek gerekir. Türkiye özelinde bile İslam düşüncesinin meşrulaştırma ameliyesinin ötesine geçerek, var olan diğer düşünce ve meydan okumalar karşısında ne yaptığı ya da onları ne kadar ciddiyetle görebildiği de sorulmalıdır. Bu düşüncelerin yerel ve evrensel olarak ürettikleri edebiyatı, İslam düşüncesi kendi iç dinamikleri ile ne kadar absorbe edebilmekte, merkez oluşturabilmekte ve meydan okumalara cevap üretebilmektedir? Bu konuda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Özellikle postmodern kültürün bu yüzleşmeleri sabote edebileceğini de hesaba katmak gerekir.

Kitabınızda söz ettiğiniz sırlı dizilere ilişkin eleştiriler zamanla ortadan kalktı veya artık bunlara alışıldı gibi. Aynı durum başka konular için de geçerli. Müslüman zihnin eleştiride sürekliliği sağlayamamasını gibi bir sıkıntı da var gibi...

Tabii sırlı dizilere kimler eleştiri getiriyordu? Bu çevreler eleştirilere devam ediyor mu? Ben kitabımda ve daha başka makalelerimde yaptığım eleştirilere başka bir düzlemde devam ediyorum. O da sırlı dizilerin ifşa ettiği öznesiz, sürekli mehdi bekleyen ve Allah'ı bir ihkak-ı Hakk'ın nesnesi olarak algılayan zihinsel duruma farklı bağlamlarda ve düzlemlerde eleştirileri devam ettiriyorum. Ancak Müslüman zihnin eleştiride istikrar ve süreklilik konusunda problemleri olduğunu düşünüyorum. Fakat bu noktada kanaatimce tespit edilmesi gereken iki nokta var. Birincisi, konu ve gündem çok değişken; fakat bu değişkenliğin arkasındaki kalıcı bakiyeler çoğu zaman gözden kaçabiliyor. Asıl olarak önde görünen fenomenden ziyade arka plandaki probleme odaklanmak daha önemli. İkincisi, muhalefetten iktidara geçiş ve iktidarın meşrulaştırıcı doğası. Bir de konformizmi buna eklemek gerekli. Benim Türkiye deneyiminden edindiğim tecrübe, bir dönem itiraz konusu olan bir husus  bir dönem sonra meşrulaşarak hayatımız giriyor. O zaman bu eleştirilerin arkasında ciddi argümentatif ögeler var mı diye sormak zorunda kalıyorsunuz? Anlıyorsunuz ki post-iktidar süreci düşünülmemiş; birçok şey kısa vadeli ve eleştirilerin arkaplanında iktidar hayal ve arzuları yatıyor görünüyor. Tabii ki bu bir ufuk sorunu.

Dinin statükocu bir tarzda yorumlanmasının konformizmi  beslediğini ifade ediyorsunuz. Dinin düzen anlayışı ile statüko ve statükonun ürettiği konformizm arasında büyük uçurumlar var mı?

Hiç şüphesiz büyük farklar var. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor. İnsan hayatının ve toplumların handikaplarından birisi de, statüko ve konformizmdir. Kur'an-ı Kerim'deki kıssalara baktığımızda, din(ler) bu statükoya karşı mücadele etmişlerdir. Her statüko, kilitlenmiş, tortulaşmış bir yapıyı içerir ve onun çözündürülmesi mutlaka dirençle karşılaşır. İşin paradoksal yanı, bir kültür ve toplum içinde ete kemiğe bürünen dinler de (din anlayışları) statükocu tarzda yorumlanıp, bunun bir parçası veya ögesi haline gelebilirler. Dinin düzenlilik (kaosun karşıtı) anlayışı, insanın ve eşyanın ontolojik konumu ve işlevleri açısından bir tekabüliyeti ifade eder. Varlıkları kendi konum ve fıtratlarının tersine zorlamak bu düzenliliği bozucu bir durumdur. Bu anlamda İslam'da düzenlilik sorunun fıtrat ve ontoloji ile son derece yakından ilintilidir. Statüko ise, sürekli var olanı ve mevcut olanı onayan yapısıyla, zaten toplumda ayrımcılık, seçkincilik ve adaletsizlik oluşturur. Genel düzenin aleyhine işlemeye başlar. İslam, bir arkaplan olarak varlık anlayışını –ki insanı ve kainatı üzerine yarattığı bir düzendir- vurgularken, statükonun sürekli sorgulanmasından yana tavır koyar; hatta bu statükoyu İslam'a rağmen İslam'ın bir yorumu oluşturmuşsa bile. Ki çoğu zaman statükolar bir dinsel yorum üzerinden kendilerini meşrulaştırırlar. Bugünkü durumda ise, önemli bir handikap olarak, müslümanların iktidar ve güçle tanıştıkça bir statükoculuk tehlikesinin kendisini gösterebileceğine işaret etmeliyiz.

Bu çerçevede seksen sonrası Türkiye'sinde daha da görünür olan Ehli Sünnet eleştirilerini nasıl yorumluyorsunuz?

Ehl-i Sünnet eleştirilerini iki düzeyde değerlendirme eğilimindeyim. 1980'lerden itibaren oluşan kültürel iklimde Ehl-i Sünnet üzerinden yapılan bazı gelenek eleştirilerinin, İslam-gelenek antagonizması üzerinden işletildiğini islam'dan geleneği her şeyiyle bağımsızlaştıran bir dili kullandığını görmekteyiz. Bu biraz da İran devrimi ya da saf (pure) bir İslam anlayışını konumlandırma ile de bağlantılı görünmektedir. Bir başka açıdan müslüman tecrübesindeki ârızalı hususların faturasını geleneğe çıkararak, gelenek eleştirisini İslam'ın arındırılmasına doğru dönüştürme ameliyesi. Geleneğin bu tür külli eleştirisinin yanlışlığı daha sonra anlaşıldı. Çünkü bu, tüm gelenek ve kültürlerden arındırılmış mekanik bir İslam anlayışını tasavvur etmekteydi. İkincisi ise, geleneğe bağlı olmakla birlikte bir gelenek olarak Ehl-i Sünnete getirilen eleştiriler. Hiç şüphesiz Ehl-i Sünnet de tarihsel, kültürel vb. unsurlar taşımaktadır. Süreç içerisinde bu unsurların Ehl-i Sünnet'e eklemlenmesi aslında normal ve sosyolojik bir durumdur. Süreç içerisinde Ehl-i Sünnet'e eklemlenen tarihsel ve kültürel unsurların ayıklanması bağlamındaki eleştirileri gerekli buluyorum. Bu eleştiriler, aslında Ehl-i Sünnet ve geleneğin bizzat özüne karşı değil, tortularından ayıklanmasına yönelik olmalıdır.

İSLAMCILAR VE POSTOMODERN LİTERATÜR

İbn Rüşd üzerine değerlendirmeleri (de) kritize eden bir yazınız var.İbn Rüşd'den bir pozitivizm çıkarmanın beyhude bir çaba olmaktan öteye gitmeyeceğini belirtiyorsunuz. Seksenlerin sonundan itibaren postmodern metinlerle tanışan İslamcı zihnin  bir bölümünün sürekli bir biçimde akıl eleştirisi yaptığını  görülüyor. Seksen sonrasında İslamcı zihnin yapmış olduğu akıl eleştirisinde postmodern literatürden etkilenme sözkonusu mu?

Dönemsel olarak belki etki ettiğini düşünebiliriz. Ancak yine de bu eleştirilerin postmodernlikten beslenip beslenmediği konusu iyi ayırt edilmelidir. İnsanın içinde bulunduğu kültür ortamı aynı zamanda bir etkileşimdir. Bu çerçevede meseleye yaklaştığımızda, İslamcıların postmodern eleştirilerden etkilendiği düşünülebilir. Nitekim modernite eleştirilerinin önemli bir kısmı, batı içinden ve postmodern argümanlarla yapılmıştır. Batı dışı entelektüeller ve modernlik eleştirileri bu edebiyattan yararlanmışlardır. Esasen bu, bir noktaya kadar da normaldir. Fakat bu seviyeyi aşıp nasıl bir düşünce dünyası inşa edileceğine dair kendi dinamik ve birikimleri üzerine yükselen bir cehd ve çabaya doğru geçmek gerek.

Daha genel çerçevede postmodern literatür ve kavramlar Müslüman zihni hangi noktalarda etkiledi? Bu etkiler ışığında ortaya çıkan yorumların belli başlı göstergeleri nelerdir?

Teori ve pratikler birbirinden ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Bu açıdan postmodernlikten etkilenen zihin ile onların pratikleri arasında bir paralelliğin olduğu söylenebilir. Bu açıdan müslüman hayatın gündelik küçük resimlerde postmodernliğe dair etkilenmeler olduğu görülür. Hiç şüphesiz zihinsel düzlemde bunların bir kısmının farkındalığı olabilir ya da olmayabilir. Bu noktada postmodernizmden genel olarak etkilenmeleri birkaç noktada özetleyebiliriz. Birincisi, giderek artan öznellikler. Bu, bireyselleşmenin de ötesinde "ben"i bütün kainatin merkezine koyan bir anlayıştır. "Dava" kelimesinin kayboluşundan, hayatı adanmışlıktan azade kılmaya ve amaçsızlığa kadar giden bir görünüm alanı vardır. Hayatın her alanında bir parçalanma ve büyük resmi görememe, hıyerarşinin yok olmasıyla, herkesin kendi hayatının "rahibi" haline gelmesi. İyi, kötü, yanlış, doğru arasındaki sınırların bulanıklaşması nedeniyle "bence"lerin yaygınlaşması ve ilkelerin göreceli hale gelmesi. Daha önce her şeyin "ak" ve "kara" şeklindeki tanımlamalarına geliştirilen reddiyenin "gri"leştirilerek (meşrulaştırılarak) hayatın içine sokulması, Kur'an okumalarında gerçeklik ve otoritenin tahrip edilerek rölativite ve öznelliğin kışkırtılması, bastırılmışların gözüyle kategorik ve parçacı din okumaları. Göreli ve öznel din algılarının dolayımlandırılıp hikayelendirilerek yeniden sunumu bu etkilenmelerden bazı görünümlerdir. Aslında bunların geniş bir tahlili gereklidir.

Peki postmodern durumun temel karakteristiklikleri  Kuran okumaları nasıl etkiledi?

Bunun için önce postmodernliğin bazı özelliklerini hatırlayalım. Bunların başında görelilik, öznellik, merkezsizlik, parçalanmışlık gelmektedir.Kur'an-ı Kerim'in ve aslında tüm dinler (aynı zamanda modernizm, marxizm vb. ideolojilerin de seküler olarak) keşfetmeye çalışılan bir hakikatten bahsederler. Hakikat insandan bağımsız bir bütünsellik taşır. Tarih boyunca özelde İslam'ı ve Kur'an-ı Kerim'i anlama çabalarını bir hakikat arayışı olarak okumak mümkündür. Mü'min imkanları itibarıyla bu hakikati tüm boyutlarıyla kapsayamayacağını bilerek, hakikat peşinde koşmak üzere cehd ve ısrar eder. Bu cehd sonucu elde ettiği sonuçları, tecrübeleri paylaşır. Fakat imkan ve haddini bilerek en sonunda "Allahu Alemu bi muradihi bizalik" (Bununla murad edileni en iyi Allah bilir) diyerek gayretlerine devam eder. Bu okuma varlık algısı, bilgi, dünyaya bakış açısından bir bütünsellik taşır. Postmodern okuma ise, hakikati parçalamış, doğruyu metin ile özne arasındaki anlıksal ilişkiler üzerinden kopuk ve sınırsız bir şekilde sürekli inşaya indirgerken kapsama alanını da daraltmıştır. Bunun neticesi olarak doğru göreceli hale gelmiş; metin de hiçbir şey söylemeyen algılamaların konusu olmuştur. Artık burada bir merkez yoktur ve hayat öznellik ile sınırlandırılmış zaman ve mekanın içinde parçalanarak tutarsızlaşmıştır. Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim, öznel, göreli, merkezsiz ve parçalı okumaların nesnesi haline gelmiştir.

TEMELSİZ MEŞRULAŞTIRMANIN HANDİKAPLARI

Sıklıkla kullanılan bir  olumsuzlama siyaseti var: Her şeyin İslamileştirilmesi. Bu konuda Müslümanların  geliştirmeye  çalıştıkları  fıkıh nerede duruyor?

Bir ameliye olarak islamileştirme, kanaatimizce üzerinde önemle durulması gereken bir hususiyet arz etmektedir. Çünkü İslam ile islamileştirme arasında muğlaklaşan ve giderek örtük hale gelen bir alan oluşuyor. İslamileştirme, bir başka yaşam tarzı ve kimlikleştirmeye İslami etiket ve dolayısıyla meşrulaştırma sağlıyor. Bu açıdan bir nevi "görülmüştür" işlevini yerine getiriyor. Maalesef günümüzdeki fıkıh, basit bir hukuksal mekanizasyon olarak işlediğinden fıkhın üzerinde taşıması gereken "ince anlayış", "feraset" ve "hayatiyet"ten oldukça mesafeli duruyor. Bu sebeple sürekli gündemin peşinde koşan ve onu meşrulaştıran ezik, "ondan bizde de var" mantığıyla hareket eden fıkıhla karşı karşıyayız. Fakat bunlarla birlikte bilgi ve yöntem olarak fıkıh usulüne dair yeni arayışları gözardı edemeyiz. Bunları ciddi olarak değerlendirmeliyiz.

Yeni iktidar alanları, yeni sınıfsallıklar karşısında İslami yorumlar da araçsallaşarak taraflardan birinin ya da diğerinin söylem alanını pekiştirme gibi işlev de üstleniyor. İslami liberalizm veya İslami sol tartışmalarını nasıl okuyorsunuz?

En nihayetinde İslami liberalizm ve islami sol kavramları da islamileştirme çabalarından bağımsız duran şeyler değildir. Geçmişte de benzer şekilde islam sosyalizmi ve islam kapitalizmi ya da islam modernizmi gibi kavramsallaştırmalar yapılmış ve tartışılmıştı. Fakat burada çok önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya değinmeliyim. Müslümanların liberal, sol, feminist vb. tez ve tecrübelerle yüzleşmeleri gerektiğini düşünüyorum. Post/modern dünyada Müslümanların "bugün"ün diliyle İslam'ı tartışmaları âciliyet arz eden bir konudur. Bunun için de Müslümanlar, sosyalizmden liberalizme, feminizmden postmodernizme kadar "bugün"ün içinden geliştirilecek soru(n)ları kendi tartışmalarına dahil etmelidirler. Ancak böylece Kurân ve Sünnetin anlam stoklarını daha da genişletebilecek; kapsayıcı ve kuşatıcı biçimde hayatı yorumlayabileceklerdir. Bugün aslında "hayat"ın  yorumu ve anlaşılması olması gereken tefsirlerin, sınıfsal ilişkilerden feminizme kadar bir dizi tartışmayı içinde barındırmıyor oluşu bu durumu daha iyi anlatabilir. Fakat daha da ötede Türkiye'de yapılan tefsir çalışmalarının Türkiye'ye özgü toplumsal koşulların etkisiyle daha sağ tandanslı, statüko ve Amerikan tezlerine yakın yorumlandığını da ekliyor. Türkiye'de sağın dinle yakın ilişkilerine paralel din ve sağ arasında metafizik bir ilişki kurulduğunu da düşünüyorum. Bunun arkasından dini alanda yapılacak çalışmaların solun iddia ve tezleriyle yüzleşmeleri ve onlara cevap verecek derecede ilişkiler kurarak onları absorbe etmeleri gerektiğini öneriyorum. Bu aynı zamanda feminist söylem ve diğer tezi olan yaklaşımlar için de geçerlidir. Bunu diğer İslami ilimlere doğru da genişletmek mümkündür.

Dikkatimi çeken bir noktada şu: Müslümanların Müslümanlara dönük eleştirilerinde bile İslami dil yerine beşeri ideolojilerin kavramlarının tercih ediliyor olması sekülerleşmenin alametlerinden biri olarak görülebilir mi?

Belki kısmen sekülerleşme ile ilişkisini kurmak mümkündür. Fakat yanı sıra kendine güvensizlik ve süreç ile de yakından ilintilidir. Burada farklı bir kültürle ve üstelik de o kültürün egemen olduğu süreçte bir karşılaşma söz konusudur. Böyle bir konjonktürde kendine güvensizliğin dili kendisini gösterir. Karşılaşmanın yüzleşmeye doğru evrildiği süreç içerisinde durumun yavaş yavaş değiştiği gözlemlenir. Diğer yandan konjonktürel olarak hakim paradigmanın dili, bir kültürel arkaplan ve genel bir anlaşma konsepti de oluşturur.

MESİYANİK BEKLENTİLER

Gelecek perspektifinden yoksun olan  mesiyanik beklentiler derken neyi  kastediyorsunuz?

Mesiyanik beklenti, kısaca özelde müslümanın bir özne olarak tarihe girme ve müdahale etme konusunda gösterdiği isteksizlik ve "müslüman" etiketinin sağladığı peşin galibiyet garantisinin yol açtığı bir pasifizmdir. Mesiyanik beklenti içine giren kişi, geçmiş zamanların kutsanmış ve yüceltilmiş çerçevesi içinde sanal tatminler bulurken, geleceğe dair bir projeksiyonu yoktur. Hatta bugüne bile gelememiştir. Çünkü onu bugünün soru(n)ları beklemektedir. Sürekli geçmişin temrinleri ile uğraşırken, bugünün ezber bozan dikey soruları, onun yetersizliğini fâş etmektedir. Kurtarıcı beklerken mazinin hijyenik alanından çıkmaya teşebbüs edememekte, bugün ve gelecek onu korkutmaktadır. Aslı itibarıyla bir yandan Tanrı yerine ikame olarak, diğer yandan Tanrı'yı kendi adına görevlendirerek hareket etmektedir. Onun tarihe çıkmaması ve sürekli Tanrı'nın birisi üzerinden müdahalesini beklemesi bu bağlamda değerlendirilebilir.

Sınırları çizilen ve ed-Din tarafından belirlenen dünyevi başarı dikkate alınmadan dünyevi  başarının neredeyse bütünüyle  olumsuzlanması Müslüman zihni mesiyanik beklentiler içine düşürmez mi?

Kitabımızda kastedilen şey; salt dünyevi başarıya odaklanmadır. Referansın tamamen dünya haline gelmesidir. Bugün müslüman zihnin dünyevileşme bağlamında ciddi bir zihinsel kırılma yaşadığı zaten inkar edilemez bir gerçek.

'Sekülarizm'i de Batı'ya özgü bir düşünce ve davranış biçimi olarak tanımlamak doğru mu?

Sekülarizm kavramını tanımlamak ve bir zemine oturtmak için Batı dünyasına müracaat edilmektedir. Fakat kitabımızda da belirttiğimiz gibi, tüm insanlık için düşünülebilecek bir olgudur sekülarizm. Yukarıda da belirttiğim gibi bazıları sekülarizmin İslam dünyası için asla bahsedilemeyeceği kanaatini taşımaktadırlar. Bunların sekülarizmin içeriğini tam anlamıyla kavrayamadıklarını düşünüyorum.

Türkiye modernleşme çabalarının günlük yaşamı Batı'da olduğu gibi 'kutsal olandan' arındırma çabalarını da, 'tepeden inmeci' ya da 'özel yaşama ve demokratik gelişmeye müdahale' olarak tanımlamanın doğru olmadığını, modernleşme süreci ile birlikte Müslümanlaşma sürecinin arttığını  ifade eden yaklaşımlar mevcut. Bu yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bununla kastedilen şey; modernizmin müslümanlığın artışında özünden gelen teşvik edici rolü olduğu ise, bunun doğru olmadığını söylemek bile zaiddir. Bu tezi savunanların dili ve mantığıyla konuşacak olursak, "Almanya Türklerin müslüman olmasını istemiştir" gibi bir önermeyi kabul etmek gerekir. Farklı kültürlerle karşılaşma bir direnci ve insanın kimliği, kültürü kısacası kendisi üzerine yeniden düşünmesini beraberinde getirmektedir. Bu açıdan bir farkındalık ve ve bilinç oluşturma bağlamında olumlu rollerinden bahsetmek mümkündür.

Söyleşi için teşekkür ederim..

Ben teşekkür ederim.

Mustafa Tekin, Kutsal Sekülarizm, Açılım Kitap, 2011

Güncelleme Tarihi: 11 Nisan 2012, 11:17
YORUM EKLE
YORUMLAR
HACI
HACI - 7 yıl Önce

Iste yazarlarla hatiplerin farki boyle.Yazarin yukarda yazdigini avam anlamiyor.Konforizm,statuko,sekuler,paradigma vs vs..Oysa hatib milletin anladigi dilden konusuyor.Ondan sonrada boyle yazanlar tabiki kendilerini "Entellektuel"kabul ediyor.Oysa "Munevver"olmak zormu?Halkin lisani ile yazmak zormu?Yukardaki yazdiklarimin hepsinin avamda karsiligi var.Ah birde siz anlasaniz milleti.....

hasan
hasan - 7 yıl Önce

sekülarizmin islam dünyasında kendisinnden bahsedilemeyecek bir düşünce olduğu fikrindeyim. Hewr kim bu fikri kabul ederse halis muhlis kafirdir. Bu bir tür tekfircilik değildir. Bu görüştekiler sekülerzimi anlamamışlar demek kolaycılıktır. İslamı anlamışlardır ve islami referanslar islami referanslardır. İslam yeter gerisi fasa fiso.

Taner
Taner - 7 yıl Önce

Yuarıdaki Hacı Bey'in haklı olarak eleştirdiği konuya biraz katkıda ben yapmak istedim.Toplum olarak hep zaten birbirimizi anlamaktan veya tanımaktan uzak kaldık. Ya birşey bilenler bir şeyi anlatamadı veya da anlatılanı halk anlayamadı. burada her iki taraf içinde suç ifadesi doğmaktadır. Entel denilen takım kendilerini anlatırken devamlı yüksek bir lisans veya da avrupadan bize geçmiş kelimelr

banner39

banner36

banner37

banner35