banner39

21.01.2008, 08:24

Son 'neo-con' iş başında


 
 
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olmasına itiraz eden Fransa ve Almanya'nın merkez sağ iktidarları ile Türk hükümeti yüz yüze görüşme arayışlarında. Görüşme gündemini Türkiye'nin üyelik dışı bir seçeneği neden kabul etmeyeceği ve üyeliğin karşılıklı kazanımları konuları oluşturacaksa, gayet yararlı bir iş yapılmış olur.  
 
Ancak, ayrıcalıklı ortaklık ya da özel statü konularında Türkiye'yi ikna etme süreci çalıştırılıyorsa, iyi düşünmek gerekir. Zira uzunca bir dönemdir Fransa, tam da bu konuda sıkıntıları olduğunu dile getiriyor ve ayrıcalıklı ortaklık önermek için Türkiye'de muhatap bulamadıklarından yakınıyordu. Umalım ki bu görüşme, Fransızların arayışlarına uygun düşmez.

Fransa'nın Türkiye'yi AB üyesi görmek istemeyen tutumunun mimarı, Sarkozy'nin de "ağa babası" sayılan Valery Giscard d'Estaing olarak bilinir. İlk kez, açıkça 1993 yılında Türkiye'nin AB üyesi olmaması gerektiğini söylemiş ve kendinden sonraki siyasetçilere de referans oluşturmuştu. Türkiye'nin Avrupalı olmadığını ileri süren V.G.E., ayrıca İslam unsurunu da olumsuz bir vurguyla anmıştı. Bununla birlikte, Fransızların canlarını sıkmamalarını, nasıl olsa Türkiye'nin üye olmayı beceremeyip kendilerinin bu süreci terk edeceklerini ifade etmişti. Dolayısıyla Fransa, Almanya'dan önce harekete geçti ve zaman içinde bu mesele Sarkozy-Merkel ittifakı içinden dile gelir oldu. Türkiye ile ilgili meselelerde Fransa'nın tutarlı politikaları olduğunu söylemek zor. Merkez-sağ iktidarın Fransa'nın her yerini kaplamasından önceki dönemlerde, Türkiye-AB ilişkilerini en fazla sosyalistlerin düğümlediğini söylemek mümkün. İnsan hakları ihlalleri, demokratikleşme sorunları, hukukun üstünlüğü ilkesinin Türkiye'de işlemediğinden hareket edip AB'ye katılamayacağını savunan sosyalistlerdi. O dönemde Türkiye'nin Müslüman bir ülke olmasının ya da coğrafyasının Asya'da olduğu türden konular gündeme pek gelmezdi. Türkiye, bu konularda yol alıp AB'ye yaklaşınca Türkiye'nin dışlanma sürecinde merkez-sağ partiler rol oynamaya başladı.

Fransa, 1980'lerde Türkiye ile kültürel ilişkilerin geliştirilmesini öncelikli kıldı. Bu çerçevede toplumun sempatisini kazanacak araçlar kullanmak yerine Osmanlı'dan beri iletişim içinde bulunulan "elit"lerle ilişkileri geliştirmeyi yeğledi. Gayet tabii, bu uygulama etki yaratmadı ve hatta "Fransızca konuşan dünyanın genişletilmesi" amacına da hizmet etmedi. Birçok uygulama, Türkiye'de "sömürge valisi yöntemi" gibi algılandı. Ardından önceliğin ekonomiye verildiği bir döneme geçildi, Fransa, Türkiye'ye en çok ekonomik yatırım yapan ülke haline geldi. Ancak bu durum da toplumlar arasındaki yakınlaşmaya işaret etmedi. Taraflar birbirine hep yabancı kaldı. Bugün gelinen nokta ise bu yabancılığın korunmasını sağlamak gibi görülebilir. Esasen Mitterrand döneminde başbakanlık yapan Balladur ile sıkça ifade bulmaya başlayan ve kaynağını da Valery Giscard d'Estaing'de bulan bu "ayrıcalıklı ortaklık" ya da "özel statü" meselesi, sonradan Sarkozy ile iyice dillendi. Doğrusu konunun Sarkozy'ye yapışması bu bakımdan çok anlamlı değil, ancak Sarkozy'nin kişiliği ve siyaset yapış biçimi "özel statü" konusunun kendisine ihale edilmesine yol açtı. Oysa Sarkozy, sadece Türkiye konusunda değil, birçok konuda hızlı, ölçüsüz ve tutarsız davranmakla eleştiriliyor. Bu eleştirilere konu olan tutumların bilinmesi, "üçlü görüşme" çerçevesinde önem arz ediyor.

Sarkozy'nin arayışları

arkozy'nin Fransa ekonomisini içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarması kaçınılmaz bir zorunluluk gibi gözüküyor. Ekonominin yeni küresel koşullara göre yeniden düzenlenmesi ihtiyacı, Fransa'nın geleceği anlamına geliyor ve dolayısıyla AB'nin de geleceğini ifade ediyor. Bununla birlikte Fransa için temel sorun, sadece ekonominin yenileştirilmesi ya da yeniden düzenlenmesi değil, zihniyetin de değişmek zorunda olması. Sarkozy, her ne kadar bu zihniyet değişimini temsil eden genç, dinamik, yenilikçi ve vatansever bir kimlik olarak iktidara taşındıysa da önce tatil için seçtiği yerlerle, tatil yapış biçimleriyle, boşanma ya da yeniden evlenme süreçleriyle zihniyet değişiminin yönünü saptırıcı etkiler yarattı. Dış dünya ile ilişkilerinde temel oyuncunun ABD olacağını ilan ederken ekonomi alanındaki elastikiyet sorununa işaret etti; ancak ABD'ye Fransızları zamanında düşman Almanlardan kurtardığı için teşekkür ediverince elastikiyet arayışı şüpheli bir nitelik kazandı. Yıllarca İran'la dostluk sürdürüldüğünü sanan, Humeyni'ye ev sahipliği yapan Fransızlar, Sarkozy'nin birden İran'a müdahale edilmesinden yana tavır koymasına anlam veremediler, bunu ABD ittifakına bağladılar ve neden ABD ile yakın davranmak zorunda bir Fransa olduğunu kavrayamadılar.

Sarkozy'nin Fransa'yı Almanya ve İngiltere gibi daha fazla dünyaya açarak kalkındırma projesinin tutarlı olduğu söylenebilir. Buradaki sorun, Fransa ekonomisini yenileştirme ve dünyaya açılma süreçlerinde buna uygun siyasal tutumun belirlenememesinde. Diğer bir ifadeyle, Sarkozy'nin siyasetinin adının bulunamamasında sorun bulunuyor. Söz konusu sorunun çözümüne yardımcı olmak için Sarkozy'nin ABD'ninkine benzer bir tür Fransa "neo-con"unu, yani yeni-muhafazakârlığını temsil etmeye çalıştığı söylenebilir. Yani hem liberal hem merkeziyetçi, hem dindar hem çapkın, hem küreselleşmeci hem de milliyetçi. Bu haliyle G.W.Bush'a benzetilebilir. Dolayısıyla dış politikada da stratejik bakışın öne çıkması şaşırtıcı olmaz. Ülkeler ve toplumlar, Sarkozy'nin gözünde giderek daha fazla din kimliği, coğrafya ve enerji kaynakları bakımından anlam bulur, bu durumda da askerî-stratejik politikalar öne çıkar.

29 Aralık'ta Sarkozy'nin Roma'da Papa'yı ziyareti sırasında yaptığı konuşma, ilginç ipuçları sergiliyor. Konuşmasında Fransa'yı Fransa yapan özelliğin, Kilise bağları ile bağlanmış bir millet olduğunu söyleyen Sarkozy, bu yolla Fransızların devrim yapıp vatandaşlık esasına geçişlerini dikkate almamayı başarmıştı. "Fransa'nın kökleri, esas olarak Hıristiyanlıktır" demekle yetinmeyip bir de bunun Avrupa için önemine vurgu yapmıştı. Dine yapılan bu vurgunun Papa nezdinde olması nedeniyle Katolikliğe yapıldığı düşünülürse, Sarkozy'nin yeni Fransız milliyetçiliğine kültürel ve dinsel çeşitliliği dâhil etmediği, Protestan, Musevi ve Müslümanları da gerçek Fransız ve hatta Avrupalı görmediğini söylemek mümkün olabilir. Ancak, belki bundan daha da önemlisi Fransa'da laikliğin yeniden tartışılmasına yol açmış olması. Dolayısıyla bir yandan kökler, din ve millet kavramını bir arada kullanan cumhurbaşkanı, aynı zamanda demokrasi-laiklik ilişkisini de gündeme getirebildi. Dindarlıkla demokrasi arasında bağ kurulmasında bir çelişki yok, çelişki bunu Sarkozy'nin dile getirmesi ve getirirken de Hıristiyanlığın diğer dinleri dışlamaya izin veren bir Avrupa bağı olarak kullanması. Tıpkı G.W.Bush'un Amerikan dini olarak gördüğü Evanjelizm gibi. Ve tıpkı kendi ile aynı dinden ya da kökten gelmediğini düşündüklerine "terörist" demesi gibi. Bu durumda Sarkozy'nin Arap kökenli vatandaşlarına çapulcu demesi ve Türkiye'yi Avrupalı saymaması tutarlı kabul edilebilir. Dolayısıyla demokrasi, çoğulculuk, farklılıkları bir arada yaşatma gibi kavramlar ulusal ve uluslararası alanda ele alınmasa da olabilir. Bush'un Amerikan milliyetçiliğine benzer bir çıkış yapmış olan Sarkozy'nin bu tutumunu Avrupa ya da uluslararası ortama anlatması biraz daha kolay olurken, Fransızlara anlatması zor oluyor. 8 Ocak'taki 1,5 saatlik ulusa sesleniş programındaki konuşması da bu anlamda ipuçları taşıyor.

"Sanayisiz, fabrikasız, işçisiz bir Fransa, sadece ekonomik değil moral olarak da fakirleşir." diyen Sarkozy işçilerin ve işçi ruhunun Fransız kimliğinin bir parçası olduğunu dile getirmişti. İşçi ruhunun ise mali kapitalizmin gelişmesi ile çelişmediğini söyleyerek, bilinen işçi hareketi paradigmalarını tersine çevirmişti. Muhtemelen Fransızların bir kısmı tam olarak konuyu anlamadı, bu post-modern yeni-muhafazakâr tutumun adını da koyamadı. 8 Ocak konuşmasında, dış politika konularına da değinen Sarkozy, ilginç fikirlerini dünya kamuoyuyla paylaşma imkânı buldu. Bu çerçevede, Almanya, Brezilya, Hindistan ve Japonya'nın BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olmalarını istediğini belirtti. Bu durumun Fransa gücünü azaltabileceğini hesaplamamış olabileceği gibi, Konsey üyesi yeni ahbap ABD'nin ya da Çin, İngiltere ve Rusya'nın bunu neden kabul edeceklerini de dile getirmedi. G-8'in G-13 olması gerektiğini de savunan cumhurbaşkanı, bu ülkelerin hangileri olacağına karar vermemiş olacak ki, açıklamadı. Fransa dış politikasının özünün "uygarlaştırma" olduğunu da yine bu konuşmasında belirtti. Bu açıklamanın Bush'un "özgürleştirici" dış politika anlayışına gayet benzediği söylenebilir. ABD, kendisini özgür bir ülke olarak gördüğünden bunu savunduğu ve Fransa'nın da kendisini en uygar ülke olarak gördüğü için bu temayı benimsediği düşünülebilir. Dolayısıyla Bush, bir yerlere ve mümkün olsa her yere özgürlük götürmek istediğine göre, Fransa'nın da uygarlık götürmesinin bir mahsuru olmayabilir. Uygarlığın ilk götürüldüğü yer, Libya oldu ve Fransa, bu ülkeyle enerji anlaşması imzaladı. İkinci gittiği yer, Kuveyt oldu ve bu ülkeyle de askerî üs ve yatırım anlaşmaları yapıldı. Bununla birlikte uygarlığın en fazla götürülmek istendiği yerin Akdeniz olduğu düşünülebilir. Akdeniz için Birlik projesindeki ısrarını bir medeniyet projesi olarak açıklayan Sarkozy, Fransa'nın Akdeniz havzasındaki Avrupalı olmayan ülkelerin ekonomik ve insanî kalkınmasına yardım etmesi gerektiğini savunuyor. Bu sava karşılık birçok bölge ülkesi ise daha önce kendilerini Fransa'nın nasıl uygarlaştırdığını hatırlatıp bu teklifin bir işbirliği projesinden çok yeni bir Fransız etki alanı girişimine benzediğini ileri sürüyorlar. NATO askerî kanadına dönme konusundaki ısrarı ile ABD operasyonlarına destek verme merakı eklendiğinde, Fransa'nın asker, silah, enerji üçgenine dayanan yeni bir sertlik politikasına soyunmaya çalıştığı ileri sürülebilir. İşte tam bu noktada Türkiye ile ilgili tutumu değerlendirilebilir bir hal alıyor.

Sarkozy'nin Türkiye'ye yönelik neo-con'culuğu

ürkiye'yi AB'ye üyelik yolundan uzaklaştıracak araçların Türkiye'nin elinde olduğu biliniyor. Üyelik kriterlerini yerine getirememesi halinde "özel bağlar"ın Türkiye tarafından önerilebileceği de tahmin ediliyor. AB Kopenhag kriterlerinden birisi olan "hazmetme kapasitesi" meselesi de ancak üyelik aşamasında gündeme gelebilir bir konu. Bu ve benzeri bir dizi nedenle Sarkozy, Türkiye'yi Akdeniz için Birlik projesi içine hapsetmeyi uygun görüyor. Bu yolla, Fransız merkez-sağının geleneksel yaklaşımını da tatmin eden Sarkozy, yeni-muhafazakâr politikalarının gereği olarak meseleye strateji ve güvenlik içinden bakıyor. Kısaca, Türkiye'nin Avrasya-Avrupa arasında bir tampon ülke olmasını ve bu görevini de Avrupa ve mümkünse Fransa lehine oynamasını bekliyor.

Bu bakış açısı, Bush yönetiminin halkları stratejik hedef, lojistik destek, atlama alanı gibi gören yaklaşımına pek benziyor. Ancak şu bir gerçek ki; ABD yönetimi bile bu bakışın başarılı olmadığını anlamış durumda. Hele konu Türkiye olduğunda, söz konusu tutumun köprülerin atılmasına kadar gidebileceği açık. Üstelik ABD, bu politikaları üretirken küresel rekabetteki yerini korumayı amaçlamıştı, Fransa bu rekabetin zaten uzun zamandır kıyısında yer alıyor. ABD, Türkiye'ye yönelik politikasını değiştirirken Türkiye'nin de kabul edeceği koşulları hazırlamıştı. Oysa Fransa'nın tutumu Türkleri kızdırmaktan öteye gidemiyor. Bu çerçevede Fransa'nın, belki Almanya'ya da güvenerek Türkiye'yi arada bir yerlerde tutmak isteyen politikasının, biraz geç kalmış bir çaba olduğu söylenebilir. Belki sonradan "neo-con" olunca, ABD'yi de geriden takip etmek söz konusu olmuştur.

Asyalı tampon bir Türkiye tasarımı karşısında Fransa nedense neye karşı tampon olunacağı konusunda bir fikir vermiyor. Eğer Amerika'nın düşmanlarını benimseyen bir Fransa varsa, o zaman ABD gibi yapıp Türkiye'yi kazanmaya uğraşırdı; yok eğer düşman tasarımı yoksa o zaman tampon ülkeye de ihtiyaç kalmazdı. Fransa, küresel siyasette kendine yer açmaya uğraşırken bindiği dalları kesme ihtimali taşıyor gibi. Ayrıca, bu durum ciddi iç sorunları bulunduğunun da göstergesi. Türkiye'nin Fransa önerilerinden uzak durması, belki her iki taraf için de daha yapıcı ve kalıcı politikalar keşfedilmesine katkı sağlayabilir, ne de olsa Sarkozy bir neo-con ve yaratıcılığı çerçevesinde hızla fikir değiştirebilir.
 

Kaynak: Zaman

 

Yorumlar (0)
23
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?