banner39

14.02.2012, 04:23

Suriye krizi ve yine soğuk savaş sesleri

Suriye’deki kriz artık sadece Suriye’nin meselesi değildir. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde Devlet Başkanı Beşşar Esad’a görevi bırakma çağrısı yapan Batı destekli Arap Karar Tasarısı’nın çıkmasını engelleyen vetosuyla olay 4 Şubat’ta daha geniş bir boyut kazandı.

Bir anda tartışma tamamen Suriye’nin dahili iktidar mücadelesiyle ilgili olmaktan çıktı. Bunun yerine, Moskova ve Pekin, vetolarıyla kendilerinin de Orta Doğu’da çıkarları olduğunu, bunu korumaya kararlı olduklarını söylediler. Artık bölge, ABD ve müttefiklerinin hakimiyeti altında, Batı korumasına özel bir yer değil.

Rusya’nın onlarca yıldır Orta Doğu’da çıkarları vardır, özellikle de Suriye’de. İran petrolünün büyük bir müşterisi olarak Çin de Batı’nın Tahran’a karşı olan yaptırımlarını onaylamıyor. O, Asya-Pasifik bölgesindeki nüfuzunu sınırlandırmak için ABD tarafından yapılan teşebbüsleri de pek hoş karşılamıyor. Havada soğuk savaşın dirildiğine dair işaretler var.

Aslında Suriye’deki kriz, en başından beri iki safhalı bir meseleydi: İç mesele olduğu kadar uluslararası mesele. İç düzlemde, ayaklanma Tunus, Mısır, Libya ve Yemen modellerinde olduğu şekilde rejimi yıkmayı hedefliyordu. Giderek daha da çirkinleşen bu mücadelede her iki taraf da -hem hükümet hem muhalefet- ciddi hatalar yaptı. Hükümetin hatası, -en azından başlangıçta- barışçı şekilde gösteriler yapan sokak protestocularına karşı gerçek mermiler kullanmasıydı. Kriz, belki acil reformların uygulanmasıyla etkisiz hale getirilebilirdi. Bunun yerine, giderek artan kayıplar halkta muazzam acılara yol açtı, bu da müzakereler yoluyla çözüm ihtimalini azalttı.

Muhalefetin hatası ise askerileşmek, silahlı kuvvetlerden kaçanlar kadar serbest savaşçılar ve sertlik yanlısı İslamcılardan oluşan karmaşık Özgür Suriye Ordusu şeklinde silaha başvurmak oldu. Bu ordu rejim hedefleri ve rejim bağlılarına vur-kaç saldırıları gerçekleştiriyor. Sürgündeki muhalefet yönetimi, her biri ayrı telden çalan, sık sık birbirleriyle çekişen gruplardan oluşuyor. Bunlar en iyi Suriye Ulusal Konseyi olarak biliniyor. Müslüman Kardeşler, SUK’un içinde en organize ve en çok finanse edilen muhalif unsurdur. 1977-1982 arasında eski başkan Hafız Esad rejimini devirmek için terörist faaliyetlerde bulunan -bir teşebbüsü Hama’da kanlı bir şekilde bastırılan- kanunen yasaklanmış bu grup, intikama susamış bir halde hareket ediyor.

Siyasi rengi ne olursa olsun hiçbir rejim, tam güçle karşılık vermeden silahlı bir ayaklanmaya müsamaha göstermez. Aslında, silahlı bir muhalefetin doğuşu, daha da kanlı bir şekilde bastırmak için Suriye rejimine ihtiyacı olan haklılığı sağladı. 

Son 11 ayda -hem silahlı hem silahsız olarak muhalefetten tahminen beş ya da altı bin ve belki de ordu ve güvenlik kuvvetlerinin bin 500 üyesi- verilen kayıplar ağır oldu. Şüphesiz bu rakamlarda tahminî bir unsur var. Tüm savaşlarda olduğu gibi bilgilerin çarpıtılması çok aşikardır.

Bu yüzden, bugün Suriye’nin içinde bulunduğu durum, her iki tarafta artan şiddet, mezhebî kutuplaşma ve tehlikeli bir beraberlik halidir. Her geçen gün, tam kapsamlı mezhepçi bir iç savaşa doğru kayılıyor.

Yarışın ikinci seviyesi uluslararası arenada oynanıyor. Burada Rusya ve Çin,  Hindistan ve Brezilya gibi diğer gelişmekte olan ülkelerin de desteğiyle, Amerika’nın Orta Doğu’daki üstünlüğüne meydan okuyor. Washington’un bu meydan okumadan rahatsız olduğu, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Rusya ve Çin vetosunu kızgın bir şekilde “gülünç” olarak eleştirmesiyle aşikar hale geldi. Krizi daha da tırmandırarak, Şam’daki “vahşi rejime” karşı uluslararası koalisyonu Suriye muhalefetini desteklemeye çağırdı. O, Beşşar Esad’ın düşmanlarına kaynak ve silah aktarılması gayesiyle “Suriye’nin Dostları” grubu oluşturulmasını teşvik etti. 

Uluslararası mücadelenin merkezi, hem İran hem de Suriye’de iktidardaki rejimlerin alaşağı edilmesi için, ABD ve müttefiklerinin ortak teşebbüsüdür. İran’ın ‘suçu’, Körfez bölgesinde ABD hegemonyasına teslim olmayı reddetmesi ve nükleer programıyla İsrail’in bölgedeki nükleer tekeline bir meydan okuma olarak görünmesi oldu. Aynı zamanda, İran, Suriye ve Hizbullah, -son 30 yılın ortakları-, İsrail’in askeri üstünlüğüne bir çentik açmayı  başardılar. Bunlar son yıllarda bölgedeki ABD-İsrail hakimiyetinin baş engeli oldular.

İsrail yıllardır İran'ın nükleer programını, kendisine "varoluşsal" bir tehdit ve tüm dünya için de tehlike olarak şeytanlaştırdı ve defalarca saldırı tehdidinde bulundu. Onun ateşli jestleri -bazılarına göre şantajı- ABD ve Avrupa Birliği'ne, İran'ın petrol ihracatı ve Merkez Bankası'na felç edici yaptırımlar uygulanması için baskı yaptı.

Bununla beraber, gerçek mesele bölgesel hakimiyettir. İran'ın nükleer programı İsrail için özel bir tehlike oluşturmuyor. İsrail, geniş çaplı nükleer cephanesiyle her türlü müstakbel saldırganı caydıracak imkanlara sahiptir. İran da nükleer bir karşılaşmada imha olma riskini almaya istekli değil. Bununla beraber, nükleer kapasiteye sahip bir İran  -aslında hiç bomba imal etmemiş olsa bile- İsrail'in hareket özgürlüğünü, özellikle de onun komşularını istediği zaman vurabilme özgürlüğünü sınırlandıracaktır.

İsrail, son zamanlarda bir şekilde azalan bölgesel hakimiyetini yeniden tesis etmede sıkıntı içindedir. 2006'da Lübnan'ı istila etmesi, Hizbullah'ın ortadan kaldırılmasını sağlayamadı. 2008-2009 Gazze saldırısı, Hamas'ın ortadan kaldırılmasını sağlayamadı. İsrail açısından daha kötüsü, savaş uluslararası alanda tepki çekti ve İsrail'in Türkiye'yle ilişkilerini zedeledi. Mısır'da Müslüman Kardeşler'in yükselişi de 1979'daki İsrail-Mısır barış anlaşmasını tehlikeye soktu. Bu anlaşma, en kuvvetli Arap ülkenin karşı saflardan çıkarılmasıyla İsrail'in 30 senelik hakimiyetini temin etti.

İsrail'in mevcut stratejisi, Amerika'nın İsrail yanlısı yeni muhafazakarlarının, ABD'yi İsrail'in tehdit edici olarak düşündüğü Irak'a karşı savaşa çektikleriyle aynı şekilde ABD'nin kendi adına İran'a zarar vermesini sağlamak oldu.

ABD de bölgede ciddi gerilemeler yaşadı: Irak'ta felaketle neticelenen savaş; Afganistan'da tamamlanmamış ihtilaf; Müslüman dünyasında, özellikle de Pakistan, Yemen ve Afrika Boynuzu'nda doğan şiddetli husumet. O ayrıca Körfez ülkeleri üzerindeki üstünlüğünü yeniden elde etmeye çalışıyor. Washington'daki bazı şahinler, Tahran'daki rejimin devrilmesinin ABD ve onun İsrailli müttefikini yeniden baş köşeye oturtacağını düşünüyor olabilirler.

Körfez'deki Arap ülkeleri, kendi İran algılarından dolayı ihtilafın içine sürüklenmelerine izin verdiler. Bunların, İran'ın, kendi ülkelerindeki Şii toplulukları tahrik ederek mevcut siyasi düzeni tehlikeye sokabileceğinden korktukları görülüyor. Bunlar Katar'ın liderliğinde, Şam ve Tahran'a saldırılarında ABD ve İsrail'e katıldılar. Ama -belki geç de olsa bölgesel bir savaşın kendileri açısından da felaketle sonuçlanabileceğinin farkına vararak- bir kez daha düşündüklerine dair işaretler var.

Son Münih Güvenlik Konferansı'nda Katar Dışişleri Bakanı Halid El Attiye, "İran'a saldırı çözüm değil. Ambargonun sıkılaştırılması da durumu daha kötü yapar. Diyalog kurmamız gerektiğine inanıyorum" diye bildirdi. İşte sağduyunun sesi budur.

Kaynak: Gulf News

Dünya Bülteni için çeviren: Emin Arvas

 

Yorumlar (0)
27
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?