banner39

01.05.2012, 13:28

Suudi Arabistan: İslam alemindeki üstünlüğün sonu

Arap yarımadasında yaşanan gelişmeler İran'ın dış politika öncelikleri içerisinde yer almakta ve karşılıklı ilişkileri önemli ölçüde etkilemektedir. Hem Arap yarımadası hem de İran İslam'ın ilk yıllarından başlayarak Daru'l-İslam (İslam alemi) olarak tanımlanıyor. Buna rağmen karşılıklı rekabet ve gerilim de sürekli olarak devam etmektedir. 2500 yıl içerisinde varlığını devam ettiren Fars monarşisinin yıkımı yirminci yüzyılın son on yılı içerisinde Suudi Arabistan tarafından olumsuz bir şekilde kabul edildi. Ancak daha önceden Pehleviler döneminde de Suudilerin bu ülke ile sıcak ilişkilerinin olduğu iddia edilemez. 1979 sonrasında sıcak ilişkilerin olmamasına jeopolitik rekabet ve aktif "düşman" ilişkileri ilave edildi.

Müslümanların büyük çoğunluğu Suudi Arabistan'daki kutsal şehirler Mekke ve Medine'yi – hadimu'l-Harameyn- elinde bulundurmasına tepki gösteriyor. Suudi yöneticiler haklı olarak yolsuzlukla suçlanmakta ve manevi gücünü kaybetmektedir. İran, Suudi Arabistan karşıtı İslami güçleri aktif bir şekilde desteklemektedir. Bunun yanı sıra Mekke ve Medine şehirlerinin İslam alemini temsil eden uluslar arası teşkilat tarafından yönetilmesini teklif etti. Bu teklif Riyad yönetimi ile tartışmaların artmasına neden oldu. Netice itibariyle 1984-1992 yılları arasında İran vatandaşlarının hac ziyaretinde bulunması engellendi.

Şu anda Arabistan yarımadasında da Riyad yönetiminin kutsal şehirlere hakim olmasına karşı olan rejim bulunuyor. Son dönemde bölgede yaşanan gelişmeler bu açıdan değerlendirilmeli.

Hamad b. Halifa et-Tani 1995 yılında kendi babasına karşı darbe yaparak onu tahttan indirdi. Bu dönemde Yeltsin iktidarındaki Rusya toplumu derin bir kriz içerisindeydi. Birinci Çeçenistan savaşı devam etmekteydi. Yeltsin ve yandaşları Kuzey Kafkasya'da aşırı şiddete başvurmaktan kaçınmıyordu.  Rusya Müslümanları ile Ruslar arasındaki ilişki donma noktasındaydı. Sovyet döneminde hazırlanan milletler arası hoşgörü düşüncesi yok edilmişti. Buna paralel olarak İslam aleminde de önemli gelişmeler yaşandı. Afganistan'da Taliban başarılı bir şekilde ülke kontrolünü elinde tutmaya başladı, Sudan'da Dr. Hasan Turabi başkanlığındaki Hartum İslam Konferansı aktif faaliyete başladı. Bunun yanı sıra İslamic Unity Convention teşkilatında bir araya gelen Güney Afrika Müslüman Toplumu da güç kazandı.  Pakistan asıllı Kalim Sıddiki'nin teklifi ile İngiltere'de Müslüman Meclisi kuruldu. Meclis sınırların kaldırılmasını ve hiçbir devlete bağlı olmayan bir hilafetin kurulmasını savunuyor.

Başka bir ifadeyle 1995 yılında İslam dünyasında canlanma dalgası yaşanmaktaydı. Müslümanlar kendi içlerindeki çelişkileri göz ardı ederek ortak projeler hazırlamaya başlamıştı. Suudi Arabistan'ın otoritesi azalmış, İran'ın statüsü ise güç kazanmıştı. İslam aleminin İran tarafından kontrol altında tutulması konusu gündeme taşınmıştı.

Katar'ın yeni yönetimi ABD desteği alarak göreve geldi. Bu Amerikalıların Suudi Arabistan'ı kurtarma çabasıydı. İslam aleminin kalkınması önlenilmeye çalışılıyordu. Her zaman olduğu gibi batı ülkeleri yeni etki alanı oluşturmaya çalıştı. Bu ise sorunun çözülmesinden ziyade artmasına neden oldu.

1945 yılından başlayarak Suudi Arabistan, ABD'nin "müşterisi" konumunda yer almaya başladı. İkici Dünya Savaşı döneminde kral Abdulaziz Almanya'yı desteklediği için ABD tarafından tehdit edilmekteydi. Neticede kral ABD'ye sadık olacağına dair yemin etmek zorunda kaldı.

Katar iktidar temsilcileri ise İngiliz kral ailesi ile bağlantısını devam ettirmekteydi. Körfezin diğer ülkeleri ile beraber Katar da geleneksel "Anglofil" partisi içerisinde yer almakta. Bunun yanı sıra Suudi Arabistan yönetimi kendilerinin Muaviye soyundan geldiğini – Müslümanların önemli bir kısmı bu tür bir sunuma sıcak bakmamakta – iddia etse de diğerleri ilk üç halife soyundan olduklarını savunmakta. İktidarı ele geçiren Hamad bu yüzden İslam alemi içerisinde merkezi konumda olabileceğini vurgulamakta. Katar emiri sadece Kurani öğretilere ve din adamlarına verilen mali desteğe dayanarak modern iletişim araçlarının uygulanamayacağını kısa bir süre içerisinde anladı.

İslam düşüncesinin yeniden teşekkülü hızlı bir şekilde yaygınlaşmaya ve başarılı olabileceği noktaya doğru yönelmeye başladı. Bunun sonucunda önce Tunus daha sonra ise Mısır rejimi devrildi. Fas ve Cezayir'de de benzer denemeler yapılsa da rejim değişimi ertelendi. Cezayir askeri cuntası 1991 yılından başlayarak kendi halkına karşı savaşmakta ve devrimciler açısından "çetin ceviz" olduğunu göstermektedir.

Arap yarımadasında ilk batı yanlısı rejim değişimi denemesi Yemen'de gerçekleşti. Ali Abdullah Salih istifa etmek zorunda kaldı ve süreç devam etti. Ancak en önemli beklenti Suudi Arabistan olarak gösteriliyor.

Arabistan yarımadasının en büyük devletinde monarşi rejiminin devrilmesi İslam düşüncesinin yeniden teşekkülü sürecini hızlandırabilir. Suudi Arabistan rejiminin devrilmesi en az 33 yıl önce Pehlevilerin devrilmesi kadar Amerika çıkarlarına darbe vurmuş olacak.

Suudi muhalefetinin temel merkezinin ve ülkeyi terk etmek zorunda kalan muhaliflerin önemli bir kısmının Londra'da bulunduğuna dair gerçek çok az kişi tarafından biliniyor. Suudi Arabistan'da 7 bin civarında siyasi tutuklu bulunmakta. Onların büyük çoğunluğu rejime karşı olan selefi din adamları. Doğu eyaletlerde yaşanan gerilim, orta sınıf içerisinde rahatsızlığın artması, Katar tarafından desteklenen Londra muhaliflerinin aktifliği iktidarın geleceğini belirleyebilir. Buna ilave olarak mevcut ABD başkanının eski devlet başkanları gibi Suudi rejimine destek vermediği de biliniyor. Suudi Arabistan istihbarat birimleri tarafından organize edilen darbe girişiminin bu açıdan değerlendirilmesi gerekiyor. Her ne kadar Suudi yönetim tarafından kurmay subayların darbe girişimi tahrik edilse de darbenin yapılacağına dair önceden Katar yönetimine de haber verildi. Bununla da Hamad b. Halife'ye mesaj gönderilmiş oldu. Bu durum doğal olarak Amerikalılar tarafından kullanıldı. Katar güvenlik birimleri daha da bağımlı duruma düşürüldü.

Gözlemcilerin önemli bir kısmı Obama'nın Demokrat Parti'nin "sol" kanadı içerisinde yer aldığını öne sürmekte. Bu kanat uzun bir süre önce İngiltere yanlısı uluslararası parti diye isimlendirilen teşkilat ile irtibat içerisinde ve ABD'yi kontrol altında tutmak için siyasi hamlelerde bulunmakta. Bunun gerçekleşmesi durumunda ABD imparatorluğu uluslararası elit teşkilatların aletine dönüşecek ve devletin ulusal kimliği kaybolmuş olacak. Obama en fazla ülke içerisinde yaşanabilecek darbe girişiminden korkmakta. Onun düşüncesine göre son 10 yıl içerisinde devam eden savaşlar sırasında kendi reklamlarını yapmış generaller böyle bir hamlede bulunabilir. Beyaz Saray'ın askeri yetkililer içerisinde en etkili şahısları sırasıyla görevden uzaklaştırması bu açıdan değerlendirilmeli. Obama ve taraftarlarının en az istedikleri konu ise İran ile savaşmak.

Diğer taraftan Obama, Suudi Arabistan yönetiminin Cumhuriyet partisi ile tarihi bağının bulunduğunu da bilmekte. Dolayısıyla da Arap baharının Suudi Arabistan rejimini de tarihin çöp kutusuna göndermesine kaşı olmayabilir.

Son yaşanan gelişmeler göz önünde tutulduğu zaman Hamad b. Halife döneminde Katar'ın bölge monarşileri içerisinde özel bir konuma yükseldiği belirtilebilir. Özellikle de Katar iktidarının Abdullah Salih'e destek olmayacağını açıklaması unutulmamalı. Yarımadanın diğer ülkeleri ise Suudi Arabistan önderliğinde Yemen devlet başkanı ile muhalifler arasında diyalog teklifinde bulunmuş ve bu konuda gerekli desteği vereceklerini açıklamıştı. Katar'ın İran ile ilişkiler konusunda da farklı tutum sergilediği bilinmekte.

Riyad yönetiminin baskılarının devam etmesi durumunda Katar'ın İran ile yakınlaşması muhtemel bir gelişme olarak analiz edilmeli.

İran Arap Körfez ülkeleri liderliği rekabeti sırasında Katar'a destek verebilir. Çünkü İran'ın en önemli düşmanı Suudi Arabistan. Katar İran yakınlaşması batı ülkelerinin Arap İran savaşı için yapmış olduğu planları da ortadan kaldırabilir. Şunun da belirtilmesi gerekmekte ki petrol monarşilerinin İran korkusu üzerinden politika üreten İsrail'ın agresif politikası da etkisini kaybetmiş olurdu.

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?