banner39

15.03.2016, 12:10

Suudi Arabistan'ın dış politikasında değişim sınırları

Son beş yılda önemli değişimlere sahne olan Ortadoğu'daki gelişmeler, bölgeyi yüz yıl boyunca yaşanmayan tarihi bir dönüşümün eşiğine geldi. Öyle ki; halihazırda mevcut bulunan ülkelerin sınırlarını şekillendiren birinci dünya savaşı sonlandığından beri ilk kez böyle gelişmeler yaşandı. İlk dalgada Arap devrimleri geldi, ardından karşıt devrimler ve daha sonra Suriye krizi patlak verdi. Suriye savaşını bugüne kadar devam ettiren ve onu yönetime başkaldıran bir halk devriminden iç savaşa hatta küresel bir vekalet savaşına dönüştüren kriz, son olarak ta uluslararası bir çekişme halini aldı. Gelişmeler bölgedeki müttefik listesinde büyük değişikliklere sebep oldu. Aynı şekilde bölge üzerinde etkili olan birçok ülkenin dış politikasını da etkiledi, bunların başında gelen ülke Suudi Arabistan krallığı oldu.

Suudi Arabistan'da da söz konusu küresel değişimle eş zamanlı olarak büyük değişimler yaşandı. Suudi Arabistan krallığının kurucusu ve ilk kralı olan Abdülaziz Al-Suud'un ölümünden sonra Selman bin Abdülaziz tahta geçti. Değişikliklerin hızla gerçekleşmesi, önemli konumların Sediri hanedanına verilmesi, iktidar koltuklarının eski geleneklere karşı değişmesi ve Al-i Suud hanedanında iki kutuplu gücün meydana çıkması, Kral Selman'ın yaptığı değişikliklerin önemli özelliklerindendi.

Bu değişiklikler üç düzeyde gerçekleşti

Birincisi: İdari-tanzimi: Bu adım, liderlik pozisyonlarında büyük ve hızlı değişimleri kapsıyor. Yeni yönetimin, temellerini sağlam atmak için bir takım uygulamalar yürürlüğe koyduğu ve yeni yönetim sisteminin, diğer taraflar ile rekabet içinde olduğu anlaşılıyor.

İkincisi: Stratejik: Bu değişim, yönelimler ve vizyon seviyesinde idi. Bu bağlamda, özellikle Yemen'de yaşanan gelişmelerin ardından İran, küresel düzeyde artan etkisi ve tehdit listesinde yer alması çerçevesinde sınıflandırıldı.

Üçüncüsü: Hareket-uygulama: Bu değişim de eylem seviyesinde. Suudi Arabistan belki de ilk kez dış politikadaki çekincelerini bırakarak, uzaktan veya arka saflardan yönetim ilkesini terk etti.

Ve bu cesur Suudi girişimi, -gerçekleri ve sonuçları değerlendirmeye almazsak- yeni kralın tahta çıkmasından sadece iki ay sonra geldi. Bölgenin vizyonunda gerçek bir değişim arzulayanlarda büyük umutlar canlandırdı. Bu umutlar içinde ülkenin farklı ülkelerde etkili bir gücü olması da vardı. Farklı eğilimler ve öncelikler konusunda yeni bir dönem müjdelenirken, başta Suriye olmak üzere büyük meydan okumalarla başa çıkılmasına da yardımcı olabilirdi.

Böylece, Sünni dünyayı birleştirmek üzere Riyad liderliğinde kurulacak bir "Sünni ittifakı" için hazırlanan analizler, yazılar ve davetler birtakım siyasiler, araştırmacılar ve aktivistlerin yerine medya ortamında yayıldı. Hedef ise, İran'ın bölgedeki istekleri ile mücadele etmek olacaktı.

Bu açıdan baktığımızda, özellikle büyük ve etkili devletler olmak üzere, hiçbir ülke dış politikasında hızlı ve köklü bir değişim yapamaz. Bu ülkelerin çıkarlarını, kısıtlayıcı etkenlerini, vizyonlarını, rollerini ve uluslararası-bölgesel ilişkilerini göz önünde bulundurduğumuzda, bu etkenlerin hepsi hızlı ve köklü bir düzenlemeyi zorlaştırıyor. Bu beklenen değişimle birlikte gelen açık ve kararlı istekleri -şimdiye kadar- niçin fark etmedik?

Kral Selman'dan önce, Suudi Arabistan'ın dış politikası genel bağlamda "Siyasi İslam" tehlikesini algılamaya dayanıyordu. Özellikle de Mısır devriminden sonra Müslüman kardeşler cemaatini aynı şekilde tehlike olarak gördü. Körfez'deki mevcut sistemlere karşı bir tehdit olması korkusuyla Mısır'ı bir savaşa itti veya farklı ülkelerin varlığına karşı bu güçleri (körfez ülkelerini) tarafsızlaşmaya itti.

Böylelikle, Suudi Arabistan kral Selman'dan önce bölgede "karşı devrim" in bir parçası haline gelmişti. Öncülük ve liderlik yapmasa da, Mısır darbesini siyasi ve maddi olarak destekledi, İhvan'ı terörist bir grup olarak sınıflandırdı. Ayrıca Yemen'de "reform"un etkisini azaltmak yoluyla siyasi çözümü destekledi. Henüz işin başlangıcındayken Husilere desteğin azalmasını sağladı. Hamas hareketine abluka uygulanmasına katıldı ve Suriye muhalefetinin dağılmasında katkı sahibi oldu. Kendi saflarında yer alan birçok bayrağı ve sadık dostlarını besledi ve özellikle Mısır olmak üzere bölgesel ve Araplarla ilgili konularda Katar'ın rolünü azaltmak için baskı uyguladı. Bunun dışında, devrimleri frenlemekte pay sahibi oldu ve Müslüman Kardeşler'de ki en etkili güçlerin saf dışı edilmesinde katkı sağladı. İran'ın doldurduğu -güçlü ve istekli- devasa boşluğu arkasında bıraktı. Peki, Suudi Arabistan'ın vizyon'u kral Selman ile ne kadar değişti?

Suudi Arabistan'ın ilk bakışta konumu, açıklamaları, ittifakları, diplomatik uygulamaları ve İran'ın bölgedeki nüfuzu ile mücadele için peş peşe getirdiği uygulamaları yoluyla büyük ve kapsamlı bir değişim yaşadığı görünüyor. Ancak bilakis Tahran ile ittifak içinde olan bazı Arap ülkelerine karşı kesin tavrını korudu ve bu bağlamda, Lübnan ordusu ve güvenlik organlarına sunulan desteğin kesilmesinin ardından Hizbullah'ı terör örgütü olarak kabul etti.

Ne var ki gerçeklere derinlemesine bir bakış, Riyad'ın siyasi İslam'ı tehlike olarak benimsemesinden geri adım atmadığını ortaya çıkarıyor. Tek yaptığı onu ilk basamaktan ikinci basamağa ertelemek oldu ( İran'dan sonra). Yani bu da, karşılaşmanın hiddetini ertelediği ve ya hafiflettiği, ancak iptal etmediği anlamına geliyor. Bu bakış açısı, Suudi- Körfez'in Mısır'da askeri darbeyi desteklemeye devam ettiği düşüncesini kuvvetlendiriyor. (Nispeten geri adım atmasına rağmen) Ve bölgesel bir güç olarak, Yemen'de "reform partisi" ile açık ve doğrudan bir işbirliğinden sakınıyor. Riyad'da Hamas taraftarları açılımını görmezden geliyor ve Müslüman Kardeşler'in terör örgütü olarak kabul edilmesi kararını iptal etmiyor. Birleşik Arap Emirlikleri ile işbirliği ve koordinasyona devam ediyor. Bundan dolayı bir yıl iki aydan fazla bir süredir yeni kralın yönetimi devam ediyor.

Buna göre, krallık arka bahçesindeki Yemen'de Husilerin yayılmasını önlemek ve sınırlarını savunmak için baskıcı girişimleri istisna, pozisyonunu korudu. Suriye sahnesinde de, İran'la karşılaşma ile ilgili ve siyasi duruşuyla -şahsi- bir kişi ve bir sistem olarak Beşşar Esad başlangıç oldu.

Buna göre, Suudi katılımı hakkında analizler ve tahminlerin ve ya Suudi Arabistan ile Türkiye'nin muhaliflere destek için Suriye'ye kara operasyonu kampanyasında yönetimi devirmek uygulamak istediği vizyonunun, hayalden öteye geçemediğini söylemek mümkün. Güçsüzlük gölgesinde ve/veya Suriye dosyasında iki tarafın arzusu, onları Rusya, İran ve Suriyeli Kürtler ile koordinasyonun çıkarları için görmezden gelinmesidir (buna çok kızmalarına rağmen). Buna göre, Suriye'ye Uluslararası koalisyonun bayrağı altında herhangi bir olası askeri operasyona katılmak, Suriye'yi bölme senaryosuna katılmaktan öteye geçmiyor.

Geriye bize düşen, Suudi Arabistan’ın siyasi prensibe dayanarak zulüm ve zorbalıkla mücadele etmektense Şiilikle mezhebi prensibe göre savaşmasının çok tehlikeli olduğunu söylemektir. Çünkü Suudi Arabistan, tekbir köşede kalabalıklar içinde dikkat çekerse, başka bir açıyı ört bas edebilir  -örneğin hukuki dosya buna dahil olmak üzere- Aynı zamanda bölgenin geleceği hakkında sonucu garantili olmayan bir kumar oynuyor. Tarih boyunca mezhepsel / sınıfçı savaşlar, arkasındakilere faydası olmayan, kazananı olmayan ve olumlu sonucu olmayan savaşlar olmuştur.

Kaynak: Rai Al Yawm
Dünya Bülteni için tercüme eden: Merve Soydaş Gök

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?