banner39

23.01.2014, 13:19

Tam o sırada neredeydim ben?

Önce twitter’’da gördüm, ardından ekranlara yayıldı. Esad rejiminin işkence ettiği, açlıktan öldürdüğü binlerce insanın fotoğrafı kısa süre içinde bakışları ve bilinçleri felce uğrattı, gündemleri dondurdu. Bir süre sonra tepkiler çeşitlenmeye başladı. Yoksa yayınlanma zamanı manidar mıydı?

Ne tuhaf, sanki o fotoğraflar bir ekranla kendilerini bize hatırlatmasalar, gerçekleşmiş ve hâlâ sürüyor olan bir dehşet üzerine düşünme sorumluluğundan muaf sayacağız kendimizi.

İşkence sadece şimdiki zamanın utancı, dehşeti değil. Baas rejiminin eli kanlı bir diktatörlük olduğu da Hama’dan bu yana sır değildi. Yine de fotoğraflar başka türlü bir kavrayış sağladı bir süreliğine. "Bu kadarı da olmaz" diyemezdi kimse; diktatörlüklerden her şey beklenir.

Yayınlanma zamanı manidar olabilir. Ancak zamanlama ile ilgili daha “manidar” hatırlatma,   fotoğraflara bir anlığına bile baktığında bakışlarının kanadığını duyan her insanın aklından geçirmeden edemeyeceği şu soruda gerçekleşiyor: O işkenceler yapılırken ben neredeydim, neler yapıyor, hangi yazıları yazıyordum?

Bu soruyu kendime sordum. Aynı dönemlerde Dünya Bülteni ve Taraf’ta yayımladığım yazılarda Suriye’de bir barışın gerçekleşmesi için bölge ülkelerinin, özellikle de İran, Türkiye ve Mısır’ın bir araya gelerek Baas rejimi üzerinde bir baskı oluşturması gerektiği görüşümü dile getiriyordum. Bir karmaşa ortamında otuz yıl önce benzeri bağlamda ne düşünüyorsam aynısını savunmayı sürdürdüm: Bölge ülkeleri bir insiyatif oluştursun. Aynı tarihlerde çeşitli defalar ziyarete gittiğim Sezai Karakoç da benzeri bir şekilde düşünüyor, aksi takdirde aktörlerin yüzlerinin tanınmaz hale geleceği bir çatışma ortamında ölümlerin, parçalanmaların giderek çığırından çıkan bir yayılma göstereceğini dile getiriyordu.

***

Binlerce insanın açlık işkencesiyle katledildiğini gösteren bu fotoğraflar nereden geldiler? Yakından, “Bereketli Hilâl” havzasına dahil, iyi bildiğimizi sandığımız bir diyardan.

“Milliyetçiliği vatan üzerine kuranlar, insanların arasındaki dostluğu ve kardeşliği yok ettiler” diye yazıyor Muhammed İkbal, Benlik ve Toplum’da. Ne yazık ki insan hemcinsine bu büyük acıları reva görecek kadar düşkünleşebiliyor.

Şartlarına tamamen nüfuz edemediğimiz bir coğrafyada süren savaşın çok yönlü tarafları, farklı amaçlarla grupları silahlandırdı. Kaç yıl oldu, “cihad” başlığı altında Müslümanlar sadece Baas güçleriyle savaşmıyor, birbirine silah doğrultmaya da devam ediyor. İç savaştan sızan işkence sahnelerinin dehşeti, “İslamcılar işte böyledir” kanaatini yaymak üzere dolaşıyor ekranlarda. Bunların hiçbiri sır değil. Türkiye içtenlikli bir ilgiyle yüz binlerce muhacire ev sahipliği yapmayı sürdürüyor. Ancak Türkiye’nin Suriye şiddetine hazırlıksız yakalandığı da bir gerçek. Keşke iç savaş tırmanmadan önce bölge ülkeleriyle Suriye ölümlerinin önünü alacak bir çalışma konusunda ısrarını sürdürebilseydi hükümet.

Şimdi Cenevre’de, Küba adasının en güney ucundaki Guantanamo deniz üssünde yapılan işkenceler konusunda hesap verme gereği duymayan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin katılımıyla Suriye için bir kurtuluş yolu aranıyor. Suriye zindanlarında o işkenceler gerçekleşirken Kerry nerelerdeydi acaba? Global sistem kendi ürünü olan El Kaide üzerinden –bazen sırf simülatif operasyonlarla- çıkarlarıyla bağdaşmayan ülke hükümet veya toplumları hizaya getirmeye çalışıyor. Bu büyük riyakârlık sürerken Cenevre’den Suriye işkencelerini bitirmenin değil, onurlu bir direniş sürdüren muhalif kesimlerinin taleplerinin de değil, sadece ABD’nin Ortadoğu tasarımının icaplarını gözeten kararlar çıkması sürpriz olur mu…

***

Katliam ve işkence fotoğraflarının yayımı konusunda farklı yorumlar yapılır hep: Dolaşımlarıyla bilinçlerimizi benzeri katliamlar konusunda kayıtsız kılan bir etkileri mi oluyor acaba? Jacques Ranciere “Özgürleşen Seyirci”de, Susanne Sontag “Başkalarının Acısına Bakmak”ta bu soruya cevap ararlar.

Halepçe katliamından sonra Ramazan Öztürk’ün dedesinin kucağında ölüme giden bir bebeği gösteren fotoğrafı üzerine, “Bir fotoğraf çeker gibi yazmak ya da Halepçe üzerine yazılamayan” başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım Bu Meydan dergisine. Bir fotoğraf bazen ciltler dolusu kitabın yerini tutan bir etkiye sahip oluyor.

Kuşku yok, görüntünün edilgenliğine karşı durmaya muktedir olan tek şey eylem çağrısıdır. Eylem ise “Bu durumda barış nasıl mümkün? O tehlike altında olan biricik can nasıl kurtarılabilir?” sorularını hesaba kattığı oranda anlamlı.

Suriye işkenceleri yapılırken neredeydim ben? Uludere bombalanırken, Hrant öldürülürken, Muhsin Yazıcıoğlu susturulurken neredeydim? Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkence sesleri ayyuka çıkarken nelerle meşguldüm peki?

İslam’ı öğrenmeyi ve öğrendiklerimi anlatmayı sürdürüyordum. Daha 1984’te gazete yazılarından bağımsız ilk kitabım sayılabilecek Veda Hutbesi kitapçığını işte bu duyarlıkla yazdım: İnsan, hemcinsinden sorumludur. Kelimelerle yapmak istediğim, bir söyleşiyi geliştirerek barışı çağırmak. Veda Hutbesi'nden öğrendiğim, insanın yaşama hakkı haysiyeti ve vücut bütünlüğünün savunulması konusunda kimliğe bağlı ayrım yapmamak.

İşkence konusunda "o da yaptı, yapıyor ama" şeklinde konuşulması utanç verici... Kim yaparsa yapsın suçlu, ne adına yaparsa yapsın suç... Suriye işkencelerinin fotoğraflarından duyduğunuz dehşeti belirttiğinizde size niye Uludere fotoğrafları hatırlatılmalı?  

Dünyanın bütün acılarını dindirmeye yetişemezsiniz. Fakat biri işkence görürken tam o sırada neler yapıyordunuz ve o zamandan bu yana sizde değişen/değişmeyen ne oldu; benzeri sorulara verdiğiniz cevaplar üzerinden bir muhasebeye gidebilirsiniz.

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?