Eğrisiyle doğrusuyla Enver Paşa

Doğrusuyla yanlışıyla Enver Paşa'yı değerlendiren iki tarihçi İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı ölüm yıldönümü dolayısıyla ünlü komutan hakkındaki bilinmeyenleri okuyucuları ile paylaştı

Eğrisiyle doğrusuyla Enver Paşa

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Balkan Savaşı’ndan sonra, Balkan devletlerinin arasındaki nefreti görüp stratejik bir ustalık ve atılımla Bulgarların elindeki Edirne’yi kurtarmasıyla ünlenen Enver Paşa ölümünün 96'ncı yıldönümü dolayısıyla yeniden hatırlandı.

Tarihçi İlber Ortaylı Hürriyet gazetesindeki köşesinde kimilerinin baş tacı ettiği kimilerin ise Sarıkamış felaketinden sorumlu tutarak kızdığı Enver Paşa'yı anlamak için bilinmeyenlerine ve gözden kaçan detaylara mercek tuttu.

Ortaylı yazısında Enver Paşa için, "Enver Bey cemiyetin ilk mensuplarındandı. 23 Kasım 1881 doğumludur. “Hürriyet Kahramanı” olarak ismi vatanın dört köşesine yayıldığında sadece 27 yaşındaydı. Seçkin sınıftandı. 7 Mart 1905’te yüzbaşı oldu, 13 Eylül 1906’da mümtazen terfi ederek binbaşılığa yükseltildi. Rumeli’yi kaynatan Bulgar, Makedon, Arnavut ve Rum çetelerine karşı giriştiği askeri harekâtta daima başarı gösterdiğinden Mecidi ve Osmani nişanlar ve altın liyakat madalyasıyla ödüllendirilmişti. Bu dönemin içinde imparatorluk için hayatı pahasına kesin mücadele kararına ulaştığı ve bütün münakaşalara rağmen Türkçülük ile İslamcılık arasında gidip gelen bir milliyetçi düşünceye sahip olduğu anlaşılıyor." dedi.

ALMAN ORDUSUNA HAYRAN OLDU AMA ANLAYAMADI

Ortaylı'nın yazısındaki detaylar şu şekilde:

5 Mart 1909’da seçkin bir subay olarak Berlin Ataşemiliterliği’ne tayin edildi. Yabancı askeri ataşeler ve Alman komutanlar kadar imparatorun çevresinde dahi tanındı. Farsça ve Rusça bilen, mükemmel resim yapan bu ataşenin Fransızcası da mükemmeldi, Almancasını çok çabuk ilerletmiştir. Hatta rivayete göre Kayzer Wilhelm’in ailesine mensup prensler ve prensesle yakın dostluğu da vardı. Her halükârda Alman İmparatoru’na da, ordusuna da, bürokrasisine de hayran oldu. Ne var ki Avrupa diplomasisinin kaynadığı bu bölgede dahi, bütün İttihatçılar gibi bu sanatın gereğini, gücünü ve önemini yeterince anlayamadı. Bu hayranlıkta bir haklılık var. Britanyalı askerler dahi bahriyeleri hariç Alman kara ordusunun hayranıydılar. Lakin bu hayranlığı bir meslek düşüncesi olarak tutmak zor. Çok az asker bunu başarabilmiştir. Fransızların Mareşal Joseph Joffre’si ve gelecekteki Mareşal General Ferdinand Foch, Rusya’da son başkomutan olan, halk çocuğu General Aleksei Brusilov kategorisindekiler gibi Alman fenni askeriyesini takdir eden ama tenkit ve ondan uzak durmayı da bilenler çok azdır.

Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır. Trablusgarp savunmasında başarılı bir örgütçü olduğu görüldü. Trablusgarp’ın Sunîsileriyle gayet iyi anlaştı. Maalesef harp içinde Cemal Paşa da böyle bir vasıf olmadığından Arap ileri gelenlerini anlayamamıştır. Halbuki Kût’ül-Amâre komutanı olan Nureddin Paşa (o tarihte albay) veya Yemen’deki isyanı bastırmakla görevli Ahmet İzzet Paşa yerli Arapları anlayıp onlarla anlaşabilme kabiliyetini gösterdiler.

Balkan Savaşı’ndan sonra, Balkan devletlerinin arasındaki nefreti görüp stratejik bir ustalık ve atılımla Bulgarların elindeki Edirne’yi kurtarmasıyla ünlenen, takdir edilen Enver Bey miralaylığa terfi etti. Henüz 31 yaşındaydı. İttihat ve Terakki idareye hâkim olmuştu. Bu arada Mahmud Şevket Paşa’nın katliyle boşalan Harbiye Nazırlığı’na Yemen’den başarıyla dönen Ahmet İzzet Paşa’nın tayin edilmesine rağmen parti Enver’i 6 ay zarfında mirlivalığa (tuğgeneral) terfi ettirdi. Hak ettiği bu rütbenin üstüne çok fazla süratli bir terfi daha geldi; makamdan alınan Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı yapıldı.

SARIKAMIŞ, BURUKLUĞU TEPKİYE DÖNÜŞTÜRDÜ

Bu hareket orduda Enver’in aleyhinde ilk burukluğa neden oldu. Sarıkamış, 1. Cihan Harbi’ndeki ilk önemli harekâttır. Başarısızlık bu yüzden Enver’e karşı bu burukluğun tepkiye dönüşmesine neden oldu.

Cihan Harbi kapıdaydı. Ocak 1914’te Harbiye Nazırlığı’na ilave olarak birkaç gün içinde genelkurmay başkanlığını da üstlendi. Orduda da yenilenme ve dirilme harekâtını başardı. Muhtemelen bu reform Türkiye İmparatorluğu’nun I. Harp’te tarafsız olarak kalmasını, hiç değilse harbe geç katılım dolayısıyla İtilaf devletleri yanında yer almasını sağlayabilirdi. Cihan Harbi’nde Alman taraftarlarını ve ittifakını sadece Enver Paşa’nın Almancılığına bağlayamayız. İtilaf devletleri Türkiye’nin ittifak teklifini reddetmişlerdi. İngiltere’nin zırhlı gemilerin ve peşin ödenen paranın üstüne oturarak rastlanmadık bir dolandırıcılık sergilemesi kamuoyunun nefretini kazanmalarına sebep oldu. Britanya İmparatorluğu’nun tarihi politikasını değiştirerek Rusya’yı yanına alması Almanya’ya karşı duyduğu panikle ilgilidir. Ne var ki Enver Paşa Almanya ile ittifaka erken girmişti. Bize sığınan iki Alman zırhlısının (Goeben ve Breslau) Yavuz ve Midilli adını aldıktan sonra Rusya Karadeniz sahillerini bombalamaları Alman oyunu değildir. Bu emri verenler Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dır.

Enver Paşa Batum’dan içeri sokulmadı. Artık Sovyetler için de istenmeyen bir kişilikti. Örgütlediği Basmacı Hareketi modern Orta Asya’nın tarihindeki en önemli olaydır. Sovyet Kızıl Ordusu’nun savaş tarihinde en önemli ve zorlukla bastırtılan hareketlerden biri olduğu resmen açıklanmıştır. Bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesinde Abıderya köyünde karargâhını kurmuştur ve 4 Ağustos 1922 günü maiyetindeki savaşçılarla bayramlaşırken başlayan ani Rus baskınına karşı adeta ön safta atıldığı ve şehit düştüğü malum. Abıderya köyündeki Çegan Tepesi’ndeki mezarı adeta Sovyet döneminde bile ziyaret edilen bir türbe gibiydi. Mezarın Türkiye’ye, Abide-i Hürriyet’e nakli ne derecede isabetli olmuştur bilemiyoruz. Ne de olsa yerinde bir tarihi dönemin ve bir savaşçı neslin anısı olarak bulunması daha isabetli olabilirdi.

EŞİNE AŞIK BİR PAŞA

 Enver Paşa 1914’te Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı ve Sultan Abdülmecid Han’ın torunu, tabii Sultan Reşad ve Vahdeddin’in yeğeni Naciye Sultan’la evlendi. “Dâmâd-ı Şehriyâri”, yani hükümdar damadı olmuştu. Hırslı bir subayın kariyer evliliği gibi gözükebilir ama doğrusu çocukluktan henüz çıkan Sultan’ı bu genç subay çok sevdi. Hayatının sonuna kadar vatanından uzakta savaşırken dahi ona yazdığı mektuplar son zamanlarda Murat Bardakçı tarafından yayınlandı. Bu aşk, paşanın idealleri ve bunları eşiyle paylaşması Türk hayatı için bir yeniliktir.

Murat Bardakçı Habertürk'teki köşesinde geniş yer ayırdığı enver Paşa için şunları yazdı:

Enver Paşa memleketi için birşeyler yapmaya çalışan, imparatorluğu çöküşten kurtarmaya uğraşan ama geniş hayalperestliğinin tesirinde aldığı bazı yanlış kararların neticesinde maalesef mağlûp olmuş bir askerdir! Üstelik uğradığı bu mağlûbiyet sadece kendi hayatına değil, bize, yani koskoca bir imparatorluğa mâlolmuştur!

Hakkında ortaya atılan “vatan hainliği” abartılı, saçma ve hattâ aptallıktan da öte bir yaftalamadır; zira mağlûbiyet her asker için mukadderdir ve mağlup olan askeri “hain” diye nitelemek zavallılıktır! Meselâ, Fransa tarihinin gelmiş geçmiş en önemli askerlerinden kabul edilen Napolyon Bonapart askerî ve siyasî macerasını büyük bir yenilgi ile noktalamış ve hayatı okyanusların ötesindeki küçük bir adada son bulmuştur ama o Fransa’nın “Napolyon”udur. Napolyon’a “hain” diyene deli gözü ile bakılır, “kahraman” olduğu yolundaki sözler de tuhaf karşılanır. Fransız tarihinden Napolyon’u çekip çıkarttığınız takdirde o tarihte aynı âyarda bir asker ve siyasetçi bulabilmek hayli zorlaşır.

Enver Paşa ile arkadaşları askerlik ve siyaset sahnesine “memleketi batıştan kurtarabilmek” maksadı ile çıkmışlardı ve 1900’lerin başında “memleketi kurtarmak” demek, öncelikle Sultan Abdülhamid’in tahtından indirilmesi demekti.

Bu emellerine Paşa’nın “hürriyet kahramanı” olarak isim yaptığı İkinci Meşrutiyet’in ilânından bir sene sonra, 1909’da vâsıl oldular, Abdülhamid hal’ edilip sürgüne gönderildi, aradan dört sene geçti, İttihad Terakki ve Enver memleketin kaderine hâkim oldu, derken dünya savaşına girildi ve iktidarı tam olarak ele almalarından sadece beş sene sonra, 1918’de ne memleket kaldı, ne de o iktidar!

Öyle bir yenilgi yaşadık ki, memleketin sadece dört bir yanı değil, “payitaht”, yani başkent İstanbul bile işgale uğradı.

Büyük bozgun sırasında ordunun başında Enver Paşa vardı ve yenilgi ile neticelenen iktidarının temelinde bir asırdır sallanan ve parçalanmak üzere olan memleketi toparlayabilmek hevesi bulunuyordu. Ama bu şekilde bir iyi niyetle başlayan yolculuk iyice düşünülmeden ve gençliğin getirdiği hayalperestlikle verilen kararların neticesinde önce imparatorluğun, dört sene sonra da Paşa’nın sonunu getirdi.

Enver Paşa’nın İstanbul’dan ayrılıp şansını başka iklimlerde arama hevesi ile Orta Asya’da giriştiği ve 4 Ağustos 1922 sabahı şimdi Tacikistan’ın sınırları içerisinde bulunan Abıderya Köyü’nde bir Rus mitralyözü ile noktalanan hayatı, hüzün ötesi ıztıraplarla dolu uzun bir mücadeledir ve Paşa şehid olduğunda sadece 41 yaşındadır!

TURANCI DEĞİL, İSLÂMCI!

Bazı çevreler, Enver Paşa’nın “Türkçü” ve “Turancı” olduğunu söylüyor, hattâ senelerden bu yana bunun propagandasını bile yapıyorlar…

Böyle hayâllere dalmış olan çok kişiyi hiddetlendireceğimi bilerek, açıkça söyleyeyim: Enver Paşa “Turancı” değil, “İslâmcı”dır. Resmî yazışmaları ile hayallerinden bahsettiği ve tamamı binlerce sayfa tutan özel mektuplarında bir defa olsun Turan’dan bahsetmez. Bu yazışmalarda “Turan“ sözü gerçi birkaç yerde geçer ama kasdettiği “Turan” mâlûm ideoloji değil, İran’ın 20. asrın başında bu isimle adlandırılan doğusu ve Orta Asya’daki Türk bölgeleridir. “Turan’a gidiyorum” demek “Turan İmparatorluğu kurmaya gidiyorum” değil, “Orta Asya’ya gidiyorum” demektir.

Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile başlayan yurtdışı macerası da Türk devletlerini ve boylarını biraraya getirme hevesi değildir, yani bir “Turan ülküsü” söz konusu olmamıştır. Yapmak istediği, İngiltere’nin emperyalist gücününe son verecek bir “intikam” hareketi başlatmaktır ve bu hareketin temelinde “İslamcılık” vardır…

Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasında gittiği mecburî sürgün sırasında kaleme aldığı mektuplarından nakledeceğim şu ifadeler de, düşüncesinin “Turan”değil “İslâm Devleti” olduğunu açık şekilde aksettirmektedir:

“…İngilizler dişleri sökülmüş yılan gibi sürünürken İslam kazanacak”, “…İngilizler’e karşı açtığım İslâm ihtilâl bayrağının altında bütün müslüman memleketleri toplayarak İngiliz aleyhinde çalışacaklarla, yani Bolşeviklerle birlikte mücadeleye devam fikrinden gittikçe hoşlanıyorum. İnşaallah bu da hem Müslümanlar’a hem memleketimize çare olacaktır”, “…Muvaffak olursak Türkiye, İran, Afganistan birliği vücut bulmuş olur. Bu suretle kuvvetli bir İslâm kitlesi hem İngilizler’e büyük bir darbe vurur, hem de Avrupa’nın altolması için Bolşevikler’in serbest kalmasına vesile olur. İnşaallah bunun hayata geçtiğini görerek seviniriz” ve “…Böyle sürüne sürüne, toprak odalarda duman içinde, maddeten ve senden uzak mânen, yalnız İslâmları kurtarmak teşebbüsüyle yaşıyorum”.

Güncelleme Tarihi: 05 Ağustos 2018, 18:02
YORUM EKLE
YORUMLAR
Atilla Oguz
Atilla Oguz - 4 ay Önce

Osmanli, Turk Ulusunun, herhangi bir sekilde tasavvur edilebilecek bir demokratik temsilcisi degildi. Osmanli'nin bir ulusal kimligi yoktu. Cok uluslu bir devlet oldugunu iddia edenler var. Oncelikle Osmanli bir devlet degil, bir imperatorluk idi; daha dogrusu, Turk'ler dahil nbaska uluslarin, halklarin ulkelerini, varliklarini, ozgurluklerini onlari oldurerek ve zorla ellerinden almis olarak gelirini boyle sagliyordu.

Imperatorluk oldugu icin, boyundurugu altindaki hic bir ulus veya halk, temel insan hak ve ozgurlukleri olmadigi gibi, Osmanli yonetiminde, yasasi altinda esit degildi. Osmanli yonetiminde tek insan muamelesi goren halk Muslumanlardi. Turk'ler ve diger hic bir halklara Musluman olmalarina ragmen Osmanli idaresinde gorev verilmezdi.

Osmanli'da tek ustun itibari olan, imtiyazli sinif Devsirme sinifi idi, veya onlarin soyundan gelmis olanlar idi. Hepsi de sahte Muslumandi.

Devsirmeler ise, Osmanli'nin Turk olmayan Hiristiyan ailelerden kucuk yaslarda vergi olarak zorla aldigi, Osmanli turu bir sahte Islama cevirdirdigi, idaresinde profosenel asker, idareci, amir, memur olarak calistirmak icin egittigi kisilerdir. Bunu herkes bilir.

Osmanli, ozellikle Turk halklari, palazlanip isyan etmesinler diye, 600 yil boyunca Osmanli boyundurugu altinda en cahil, en yoksul, en gucsuz tutmus, Turk dilinin, kulturunun gelismesini her yonden onlemisdi. Turk'lerin tek fonksiyonlari, Osmanli savaslarinda, gerekli egitim ve techizattan, yoksun olmekti.

Osmanli sultanlarinin istisnasiz hic birinin anasi soyu Turk olan bir kadin degildi. Butun vezirleri, valileri, diger butun her duzeyden yoneticiler hep soylari Turk olmayan, sahte Muslumanlardi.

Enver Pasa'nin da anasi Ayşe Dilara da bir Arnavut kadini, Babası Hacı Ahmet Paşa ise Eastern Orthodox Hiristiyan idi.

Son derece azili gaddar Osmanli sulalesi, kendi aile fertlerini bile katletmekten cekinmemis, Turk halklari dahil yirmi-iki ulusun ulkelerini, varliklarini ozgurluklerini katliamlarla ellerinden almis 600 yil boyunca esaret icinde yasatmistir. Ronasans, reform ve daha sonra diger aydinlanma akimlarina son derece karsi cikmis, boyundurugu altindaki insanlardan her turlu hak ve ozgurlukleri esirgemis, esir uluslarin ellerinden aldigi varliklarini, ulkelerini, ozgurluklerini vermemek icin kuduz kopekler gibi savasmistir; barisci ve yasal yontemlerle kuculmesini bilememistir.

Netice, Turk'ler dahil butun milyonlarca Osmanli esir insanlari izdirap, azap, yokluklar icinde eziyetlere maruz kalmislardir.

Avrupa'lilar ve Osmanli'nin edindigi diger dusmanlari, Osmanli'nin gunahlarini Truklerin omuzlarina yuklerler. Halen Turkiye'de kalmayi becermis Osmanli'nin devsirme varisleri ve Osmanli propagandasi ile sartlanmis zavallilar ise, Osmanli vahsetinden gurur duymaya calisirlar, Osmanli vahsetliklerini kahramanlik imis gibi kutlarlar, Demokratik Turkiye Cumhuriyerinin yollarina, koprulerine, yapitlarina Osmanli zobalarinin adlerini verirler.

Bir de bu Osmanli'nin devsirme varisleri ve onlarin vahsetleri ile sartlanmis zavallilar donerler, "neden bize boyle dusmanlik yapiyorlar" diye saskinliklarini saklayamazlar.

Turk olmayan eski Osmanli esir uluslari icinde, bugun bile Turk'lere karsi dostluk, arkadaslik duyan biri hemen hemen yoktur, sanki Osmanli somuru duzeni Turk'ler tarafindan kurulmus, Turk'ler icin calisan, Turk'lerin bir demokratik temsilcisi imis gibi.

hakan
hakan @Atilla Oguz - 4 ay Önce

Kininizde geberin. Kılıç artıkları sizi...

musade
musade - 4 ay Önce

Belli ki Atilla beyin ırkçılık damarı kabarmış,bu haliyle gerçekleri duymaya hazır değil.Bir yerlerine inme falan gelebilir!

banner33

banner37