İstanbul'un fethinin bilinmeyenleri

İstanbul'un fethi denilince hemen akla, 21 yaşında bir padişah, gemilerin karadan yürütülmesi, surlara yürüyen müsellah askerler, gözünü kırpmadan şahadete yürüyen Ulubatlı Hasan geliyor.

İstanbul'un fethinin bilinmeyenleri

İstanbul'un fethi gibi dünya tarihinin akışında yeni bir mecra açmış tarihi bir hadiseyi, her geçen yıl daha büyük bir coşku ile kutlarken, aynı zamanda, yıllardır "ezberi" pek bozulmayan böyle bir fetih ve hatta tarih anlayışının bizi son derece sığ bir bakış açısına hapsettiği yönlerini de görmek durumundayız.

Fetih kutlamalarının mutlaka bir heyecan boyutu içermesi kabul edilebilir; ama bunun bir duygu seline de dönüşmemesi gerekir. Zira, basmakalıp, harcıâlem yargıların peşine takılıp gitmek, bıktırıcı tekrarı aşmayan yargıları adeta bir itikat manzumesine dönüştürmek bir yandan fethin manasını gölgelemekte, diğer yandan bugüne dair içerdiği mesajların hakkıyla anlaşılmasını geciktirmektedir. İstanbul'un fethi denilince hemen akla, 21 yaşında bir padişah, gemilerin karadan yürütülmesi, surlara yürüyen müsellah askerler, gözünü kırpmadan şahadete yürüyen Ulubatlı Hasan geliyor.

Bunları adeta, bir sinema filminin baş aktörleri yaparak, gemilerin karadan yürütülmesini masalsı anlatımla heyecanı doruğa taşıyan bir kesit gibi sunarak İstanbul'un fethini de son tahlilde bir sinema filmine benzeterek anlamaya çalışmak doğru bir yaklaşım değildir.

Fetih gerçeğinin farklı noktalarını kavrayabilmek için bir çengelli iğne gibi beyne saplanıp duran o kadar soru var ki. İstanbul'un fethini anlamanın manası biraz da bu soruları düşünmek ve cevaplarını bulmaktan geçer.

Tarihin yönünü değiştiren İstanbul'un fethini başka bir açıdan Osmanlı için gecikmiş bir fetih olarak da yorumlamak mümkün müdür? İstanbul'un fethini sıradan bir işgalden ayıran, onu müjdelenmiş bir fetih kılan hususlar nelerdir? İstanbul'un fethi, Avrupa'da hangi "karşı fetih" hareketini başlatmıştır ve bunun İslam dünyası ve Osmanlı üzerindeki etkileri ne olmuştur?

Komplo teorilerine yatkın olsaydım, insanımızın bu sorularla bilerek yüzleştirilmediğini, bunun için de son derece heyecanlı konulara dikkat çekilerek fethin arkasındaki inancın sulandırılmaya çalışıldığını ve fethin arkasındaki rasyonaliteyi görmemizi engellemeye çalıştıklarını düşünürdüm.

Sadece askerî zafer değİl, ya...

Gerçekten de, fetih deyince aklımıza gemilerin yürütülmesinin gelmesinde, öncelikler açısından bir sıralama sorunu yok mudur? Fetihle ilgili, hareket ve eylem planını, fetih hazırlıklarının aşamalarını, fetihten önce İstanbul'a gelip yerleşen "kolonizatör Türk dervişleri"nin faaliyetleriyle ilgili son derece önemli bilgileri merak etmemiz gerekmez mi? Varsa yoksa gemilerin karadan yürütülmesi.

Aşkla bağlanılan bir amacın mutlaka ulaşılacağını örneklemesi bakımından bir değer taşıdığı inkar edilemez; ama gemilerin karadan yürütülmesini ön plana çıkarmak bu başarıyı efsaneleştirerek buharlaştırabilir. Kalktığını düşündüğümüz medrese ezberciliğinin farklı bir yönü de bu olsa gerek.

Sebep ve sonuçları anlamadan efsanelere dalmak. Galiba bu bakış açısı yüzünden, olaylar rasyonel boyutlarından koparıldığı için, gelecek kuşaklara, doğru dürüst ne yazılı bir bilgi, bir kroki ne de bir hatıra kalabilmiştir. Bu yüzden başta İstanbul'un fethi olmak üzere, mimaride, sanatta, ticarette "sır" yönü öne çıkarılarak efsanelere boğulan önemli tarihsel başarıların günün şartları içinde yeniden üretilecek formlar kazanması mümkün olamamıştır.


Türkiye'de eğitim almış insanların fetih algılamalarındaki ortak tasavvuru tahmin etmek hiç de zor değildir, Halbuki, gelişen olaylara göre "anlık" bir eylem planı gibi sunulan fethin çeşitli aşamaları rasyonel bir planın parçası olmasaydı (bu günkü ifadeyle etkili bir "kriz yönetimi" uygulanmasaydı) bu girişimler sonuç vermeyecek, bugün dahiyane diye yorumladığımız şeylere, haklı olarak delilik diyecektik.

Bu meyanda, maksadı daha net ifade etmek üzere artık diyebiliriz ki, İstanbul'un fethi sadece bilinen sebeplere dayanan askerî bir başarı değildir. Büyük bir askerî zafer olmakla birlikte, aynı zamanda bu fetih çok daha derin anlamda bir medeniyet ve sistem zaferidir. Bu noktayı sürekli ihmal edip ya da bu çerçeveyi yok sayarak İstanbul'un fethi anlaşılamaz.

21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmet'in son derece donanımlı bir insan olduğunu, bunun da fethin gerçekleşmesindeki rolünü elbette ki teslim etmek gerekir. O Fatih ki, "Saki mey sun ki bir gün lalezar elden gider/ Erişir fasl-ı hazan bağ-ı bahar elden gider" diyecek kudrete sahip, pek çok eser vererek Avni mahlasıyla şiirde kendisine haklı bir yer edinmiş şairdir.

Birkaç lisan bildiği konusunda tarihçilerin görüş birliği vardır. İstanbul'u fethettikten sonra Fatih Sultan Mehmet'in söylediği rivayet edilen şu Farsça beyit, onun başladığı ve sonunda başardığı işin ne anlama geldiğini çok iyi bildiğini gösterir: "Bum mizened der tarem-i Afresyap/ Perdedar-ı mi koned der kasr-ı kayser ankebut".

Bugünkü anlamı yaklaşık olarak şöyle: Afresyap'ın (İran) sarayında baykuşlar ötüyor, Kayserin (Roma) sarayında ise örümcekler protokol şefliği yapıyor. Dünyanın iki süper gücünün sona erdiğini, bin yıllık bir tarih perspektifine yerleştirerek, tek bir mısraya aynı anda tarih, felsefe, edebiyat adına müthiş anlamlar yüklemek. İşte pek aşina olunmayan Fatih'in gerçek yüzü.

Ne var ki, niceliğe önem veren kültür atmosferi "21 yaş hesabı"nı aşmaya geçit vermiyor. Daha açık söylemek gerekirse "Fatih'in yaşı" vurgusunda ortaya çıkan ataerkil yorum, yaşamın her alanını kuşatarak, liyakatin, katma değerin, bilgeliğin; genç ve dinamik yolunu kesmiş durumda. Ne yani, başarmak için ille de yaşlı mı olmak gerek?

Handiyse genlerimize kadar yerleşen bu yanlış algılama yüzünden, yetkinliğin pekala bu yaşlarda kazanabileceğini unutuyor, başarının gerçekte bir nitelik meselesi olduğunu içimize sindiremiyor, sonra da tezat bir şekilde eğitim, yönetim, siyaset vb. alanlarda yüksek performanslar bekliyoruz.

Asıl fetih medeniyet düzeyinde yapıldı

Gelgelelim, İstanbul'un fethi konusunda vurgunun Fatih Sultan Mehmet'in dirayetli kişiliğine yapılması, konunun yalnızca askerî bir başarıya indirgenmesi de son derece eksik bir yaklaşımdır. O zaman meseleyi şöyle düşünmek hem hakikati şerh etmek, hem de yeni fetihlerin zeminini açmak adına daha doğrudur.

İstanbul'un fethi, gerek Osmanlı gerek İslâm, gerekse dünya tarihinde eşsiz bir askerî sayfa olmakla birlikte, bundan daha ziyade bir sistem ve zihniyet işidir. Sağlam bir altyapı vücuda getirilmemiş olsaydı belki de, askerî fethin gecikmeli olarak gerçekleşmesi mümkün olabilirdi -ki Bizans gerileme safhasının en ileri noktalarına ulaşmış bulunuyordu- ama böyle bir fetih dünya tarihine damga vurmaz, uzun soluklu bir fethe asla dönüşmezdi.

İslâm'ın ve Osmanlı'nın fetihlerindeki bu özellik, nedense hiç gündeme getirilmiyor, ya da cılız vurgularla geçiştiriliyor. Böylece, fethin asıl mânâsı, top ve tüfek sesleri arasında kaybolup gidiyor. İstanbul'un fethinden önce ve sonra pek çok kumandanın, bir yeri işgal etme anlamında benzer askerî başarılar elde ettiği bir gerçek.

Şu halde, İstanbul'un fethini, bir şehrin herhangi bir şekilde işgal edilmesinden tamamıyla farklı kılan asıl sebeplere inmek gerek. 1350'li yıllarda Avrupa'ya ayak basan, yarım yüzyıl içinde Bizans'ın varlığını ve diğer siyasî organizasyonları sona erdiren Osmanlı'nın fetih gücü, bir kumandanın dehasıyla açıklanamayacak kadar geniş ve yaygın bir hamiyetin, her tarafa kök salmış muazzam bir heyecanın sonucuydu.

İstanbul'un fethinde doruğa çıkan, orduların gerisinde kurulmuş olan sosyal ve iktisadî refah düzeyini de hesaba katmak lâzım. Hatta böyle bir refah anlayışı olmasaydı, ihtimal ki "fetih" ne mümkün olabilir ne de bugüne kadar devam eden bir etki doğurabilirdi.

Şu halde, fetih kavramıyla özdeşleşen İstanbul'un fethi, askerî başarı olmaktan daha ziyade, güvenlik, adalet ve hoşgörüyle birlikte ortaya çıkan sağlam bir adalet düzeninin eseridir.

İstanbul'un fethedilmesinde Fatih Sultan Mehmet'in Hıristiyan ahaliye can ve mal güvenliği garantisi vermesi, halkın bundan emin olması, fethin amacına ulaşması bakımından en az surlara atılan toplar kadar yeni ve tesirli idi.

Topun mucidi olan Fatih Sultan Mehmet kimliği; sosyal güvenliği o güne kadar en mükemmel mânâda gerçekleştiren Fatih kimliğine karşı daha görkemli geliyor bize. Halbuki asıl fetih surların dışından içine doğru değil, içinden dışına doğru yapılmıştır.

Bu gerçeğin bir ucu da fetih menkıbelerinde aranabilir. Fetihle ilgili en çok bilinen Cebeali (ya da daha fazla bilinen şekliyle Cibali baba) örneği, bir kişinin tekil bir tavrı değildi. Cebeali, kuvvetle muhtemeldir ki, Osmanlı devletinin kuruluşundan beri, fetihlerden çok önce, henüz gaza yapılmamış yerlere gelip yerleşen, buralarda Müslüman olmayan ahaliyle iyi ilişkiler, dostane tavırlar geliştiren ve böylece yöre halkının kalplerini kazanmayı kendisine misyon edinen Anadolu'nun en eski teşkilatlarından "Abadalan-ı Rum" (Anadolu Dervişleri) üyelerinden biri olsa gerektir.

Hiçbir şahsi amaç gütmeyen, Osmanlı tarihinin dip dalgası olmuş bu gönül adamlarını, daima meczup bir kılıkta hatırlamak, gerçek rollerini teslim etmemek bir yana Osmanlı tarihinin yanlış okunması demektir. Yine de, buracıkta bir tespiti yapmadan geçmeyelim.

Bütün bunları bilmek ne kadar heyecan verici ise, tarihimizin yapıcı unsurlarını, büyük bir unutuluş deryasına kendi ellerimizle gömdükten sonra, yeniden hikâyeler ve hatta menkıbeler arasından toparlamaya çalışmak da o kadar üzüntü vericidir. Siyasi tarihi gereğinden fazla abartmak sonuçta kasıtlı olmasa bile, yaşamın gerçek zembereği olan bireyin ve hatta toplumun "tarihî rolünü" kıymetten düşürmüştür. Bugün yaşanan krizlerin hamurunu biraz da bu zihniyet tortusunun yoğurduğunu söylersek çok mu kafa karışıklığına yol açar acaba?

Konumuza yeniden dönersek, Fatih Sultan Mehmet, her şeyden önce askerî fatih olmaktan çok "sosyal nizam" fatihidir, normal bir işgali "feth-i mübin" kılan da, askerî mücadelenin yerini bu sonuca bırakmasına bağlıdır. Bazı tarihçilerin, topyekün bir çöküşten kurtulmak için tabir yerindeyse İstanbul'un ruhunun çok önceden Fatih Sultan Mehmet'i fethettiğini söylemeleri son derece manidardır. Fetih gecikse aslında İstanbul'un bütün ihtişamı bitecekti.

Fethin hemen öncesinde İstanbul'un nüfusunun yirmi binin altına düştüğü, şehirde büyük bir yoksulluk ve sefaletin kol gezdiği; ancak Fatih tarafından fethedildikten sonra İstanbul'un yeniden hayata dönerek bir dünya başkenti olduğu sosyal tarihçiler tarafından bilinen bir husustur. Fetihle başlayan imar faaliyetleri, Bizans'ın son dönemlerinde stratejik konum üstünlüğünden başka bir yönü kalmamış İstanbul'u, siyasî, iktisadî ve kültürel merkez haline getirdi. Yani Osmanlı, İstanbul'un servetinin üzerine konmadı, onu hak ettiği mevkiine lâyık, gerçek bir şehir hüviyetine kavuşturdu. Her savaş sonrası, şehirler yıkıma uğrar; ama İstanbul'un fethinin bu bakımdan apayrı bir özelliği vardır.

Sosyal tarihçilerimizden Mehmet Genç'in, bu bakımdan "fetih"in İstanbul üzerindeki etkisini, durgunluğun aşılmasında devlet harcamalarının artmasını savunan meşhur Keynesci iktisat politikalarına benzetmesi son derece yerinde bir tespittir. Gerçekten de Osmanlı; fethi müteakip öylesine bir imar faaliyetine girişmişti ki, refah artırma amaçlı bu çalışmalar, Keynes'in 1930'lu yıllardaki iktisadî formülünün, o günlerde adeta İstanbul'da gerçekleşmesi anlamına gelebilecek çapta bir genişleme doğurmuştur.

Fetihten önce Avrupa ve Akdeniz'de nüfus bakımından 10. sırada olduğu tahmin edilen İstanbul'un nüfusu fethi izleyen yarım yüzyıl içinde, Paris'ten sonra ikinci sıraya yükselmişti. Gizli ve bazen de açıkça gündeme gelen "İstanbul'u elimizden aldınız" şeklindeki tehdit ve hesaplaşma içeren iddialara karşı, şimdi herhalde elimizde daha güçlü bir argüman var: "Hayır, Fatih İstanbul'u elinizden almadı, İstanbul'u elinizden kurtardı".

Kurumsal mekanizmalar olmasaydı...

Yok etmeden güzelleştirmenin en parıltılı halkası, İstanbul'a fetihle eklenmiştir. Çok boyutlu bu fetih anlayışına mimari sahadaki şu örneği vermekle yetinelim, Ayasofya'nın dört bir yanına minare eklenmesiyle, doğu-batı istikametinde uzayan, dikdörtgenimsi yapının bu sakil görünüşü, kare biçimini alarak estetik görünüşe kavuşmuştur.

Yani Ayasofya sadece camiye çevrilmemiştir aynı zamanda yeni görünümüyle güzelleşmiştir. 1402'de dağılma tehlikesine giren Osmanlı, bundan otuz kırk yıl sonra bütün Rumeli'yi sınırları içine almışsa, bunu, Osmanlı'nın dayandığı zihniyet unsurlarını, bir kenara bırakarak açıklamak mümkün değildir. O dönemdeki Bizans, Sırp, Bulgar ve Macar krallıkları rakipti ve Osmanlı cazip özellikleriyle bunları geride bıraktı. En başta, hukuk güvenliğinin sağlanması, feodal baskıların ortadan kaldırılması olmak üzere Osmanlı'nın son derece kurumsal mekanizmaları olmasaydı, bu fetih ya hiç gerçekleşmez ya da fetih sonrası akamete uğrardı.

İşte, "fetih"in sıradan bir işgalden temel farkı budur. "İşgal", muharebe gücüne, kısaca teknolojiye bağlı iken, gerçek anlamda bir "fetih" sosyolojik ve psikolojik şartlara tâbidir. İstanbul'un fethini de esasen bu bağlam içinde ele alıp değerlendirmek gerekir. Bütün bunların sonucunda, Osmanlı devleti ile İstanbul iç içe ve birbirini destekleyerek öylesine hızla tırmanmış ve biri dünya devleti olurken, diğeri de dünya kenti haline gelmiştir ki insan, Osmanlı mı İstanbul'u istemiş ve fethetmiş, yoksa İstanbul mu potansiyellerini alabildiğine geliştirmek üzere Osmanlı'yı seçip davet etmiştir diye sormaktan kendini alamaz.

Bir de madalyonun öteki yüzü var. Fetihten ne anlaşılıyorsa, bunun uzun vadeli imkânlarını zayıflatan ve hatta ortadan kaldıran bugün bile hâlâ etkileri devam eden bir realiteye sözü getirmek istiyoruz. Gerçekten de geniş bir tarih felsefesiyle bakıldığında ancak bu çarpıcı boyutun farkına varılabilir.

Mesela, Timur'un Anadolu'ya girmesiyle parçalanarak zayıf düşen Osmanlı, siyasi otorite yüzünden İstanbul fethinin yaklaşık elli yıl gecikmesi, Osmanlı ve hatta tüm İslam dünyasının kaderi üzerinde hayati bir rol oynamıştır. İstanbul'un fethini konuşurken, özellikle İspanya'da gittikçe güçlenen "yeniden fethetme" anlamına gelen "reconsguista" idealinin doğurduğu etkiler, dönemin Müslüman toplumları üzerine bir kâbus gibi çökmüştür.

İstanbul'un fethi gecikmeyip, Müslüman Türkler Akdeniz'de yarım yüzyıl önce hakimiyetlerini pekiştirebilmiş olsaydı, her taraftan sarılmış Endülüs'ün imdat çağrılarına yetişilecek, bu sayede, Hıristiyanların "reconsquista" idealleri, hiçbir zaman gerçeğe dönmemek üzere boğulacak, bu da tarihin toptan değişmesi olacaktı belki de. Çünkü, Endülüs Avrupa'nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda; bunun anlamı Avrupa'nın toptan kıskaç altında kalması demek olacaktı. Timur'un Anadolu'yu istilâ etmesine bağlı olarak, siyasi otoritenin zayıflaması neticesinde İstanbul'un fethinin gecikmesiyle bu fırsat kaçırılmış oldu.

M. ŞÜKRÜ NİŞANCI

Güncelleme Tarihi: 29 Mayıs 2019, 11:28
YORUM EKLE
YORUMLAR
sabahat Aydoğan
sabahat Aydoğan - 3 hafta Önce

Süper bir yazı

banner39

banner36

banner37

banner35