banner15

İttihad-ı İslâm

Maksat ittihad-ı İslâm olunca bi't-tab’ hudud-ı Osmaniye derûnuna inhisar edemez. Ve o kadar umumî tutulacak bir arzunun beka ve revacı ise zann-ı acizânemizce ancak siyaset ve mezhep devâ'îsinden bütün bütün tecrîdiyle hâsıl olabilir.

İttihad-ı İslâm

Bârika-i marifet ki bir yeri tenvire başlar, feyz-i in'itâfıyla fikirlerde parlak parlak tasavvurlar, gönüllerde büyük büyük arzular peyda olmak tabiîdir.

 

Dikkat buyurulsun ki biz o sabah-ı saadetin daha mebâdî-i ittifakında [infilâkında] bulunduğumuz halde henüz fekk-i müjgâna başlamış olan enzârne kadar âlî, ne kadar mukaddes maksatlara taalluk ediyor!

 

Avrupa'nın kemâlât-ı medeniye ve derecât-ı marifeti buralarda bilinmeğe  başladı. Öyle bir kuvve-i külliyenin galebe-i nüfuzuna münferiden şu mülkün  karşı durabilmesinde olan imkânsızlık pek az zaman içinde anlaşıldı. Encümengâh-ı âlemde akrandan dûn kalmayacak bir mevki-i haysiyet istemek ise herkes için tabiî olmakla bizde dahi o hâhiş teharrî-i esbâb arzularını uyandırdı. İşte o  saika ile ta Devlet-i Aliyye'nin zuhurundan beri bir takım e'âzımın efkârını işgal eden ittihad-ı İslâm şimdi makasıd-ı umumi[ye]den olduğunu görüyoruz.

 

Bu maksat bir kerre hâsıl olursa iki yüz milyon kadar nüfus dâderâne ve yek-vücudâne birbirinin terbiye-i efkâr ve muhafaza-i menâfi'ine çalışacakla­rından Asya için ne revnaklı bir devr-i saadet zuhura geleceği tarife muhtaç değildir.

 

Binâenaleyh biz de bu fikr-i mukaddesin tervicini arzu eden ashab-ı hamiyyete peyrevliği medâr-ı mefharet bilenlerdeniz. Ve ittihad-ı İslâm arzusunun; neşr u müdafaasında râyet-keş-i müsâbakat olan Basireti minnetdârâne arz-ı teşekkürle beraber o bâbda mülahazât-ı kâsırânemizin beyanına ibtidâr ederiz.

 

Mesâil-i malûmedendir ki kuvvetin tezâyüdü teâvünün tezâyüdüyle hâsıl olur. Hatta yalnız cihan-ı insaniyetin değil avalim-i maddiyâtın bile rabıta-i intizamı eşya beyninde mevcut olan âheng-i İttihaddır. Bir koca fabrikanın en küçük bir çarkı bozulsa umum edevatına halel gelir. Zühalin en küçük bir şâtırı yerinden oynasa bizim şemsimizin tedvir ettiği avalim belki bütün bütün herc ü merc olur.

 

Bu mukaddemâttan anlaşılıyor ki umum ehl-i İslâm'ın vaktiyle hâiz oldukları mertebe-i ûlâ-yı medeniyeti bugüne kadar idame edemediklerine se­bep olan ahvâlin en büyüklerinden biri de araya düşen tefrikalardır.

 

Bu ihtilafâtın -şerhine yürek dayanmayacak bir dağ-ı derûn olan netâyic-i siyasiyesinden başka- beşeriyetin müftekır olduğu terbiyet ve marifetçe bu­lunduğumuz hale dahi pek büyük tesirleri olmuştur.

 

Vakıa vaktiyle Memun'un saray-ı devleti darü'1-muallimîn-i cihan idi. Fakat o encümen-i marifetin etibbası kûh-ı Billur kenarından gelirse tukahası Muhit-i garbi sahilinden vürûd ederdi, heyet-şinasları Ceyhun menbaında peyda olursa mütekellimleri Sind mansabbında vücud bulurdu. Yüz milyon­larla nüfus bir lisan söyler, bir fikre hizmet ederdi.

 

Biz ise hâlâ Tahran'ın keşfiyât-ı fikriyesini bilemiyoruz. Hâlâ Kaşgar'a bildiğimizi değil, adımızı bildiremiyoruz.

 

Bu hal ile eslâfın menzile-i kemâlâtına ne tarîk ile vâsıl olabiliriz? Hele Avrupa'nın güftâr ü etvârca ihtilafıyla beraber sa'y-ı terakki noktasında yek-vücud olan yüz elli milyon kadar ashab-ı himmetine nasıl yetişiriz.

 

Malum değil midir ki kıllet kesrete hiçbir şeyde, hiçbir vakitte müsavi gelemez?

 

Bizde devr-i terakkide takaddüm eden bir kavim teahhur edenlerin uhuvvet-i insaniye kaidesince büyük biraderi değil midir? Büyük birader ise küçük kardeşlerini bulunduğu sinn-i kemâle îsâl etmekle mükellef olmaz mı?

 

Biz mademki Avrupa'ya en yakın olduğumuz için Garbın envâr-ı maari­fini en evvel iktibas eyledik, Asya'da bulunan ihvanımızı bu nimetten hisseyâb etmeyi hiç düşünmez de gıda-yı ruhanîlerinin fıkdanı cihetiyle bulunduk­ları vakfe-i mutlakada bırakır isek sinn-i rüşdümüze müterettib olan bir büyük vazifede bir büyük kusur etmiş olmaz mıyız? Ya bu kusur üzerimizde kaldık­ça İslâmiyet ve insaniyetle iftihara lisanımız nasıl varır.

 

Osmanlıların ahlâk-ı fâzıla ve secâyâ-yı muhsinesini bildiğimizden hiç­bir vakit zannetmeyiz ki bu tekâsül fıkdan- hâhişten neşet etsin, hiçbir vakit ummayız ki o hâhişin fiiliyatına suver-i icranın taayyün etmemesinden başka bir mâni bulunsun. İşte bu mütalaaya mebni suver-i icranın esasınca hatıra lâ-yıh olan bazı mülahazatı efkâr-ı umumiyenin takdirine arz ediyoruz.

 

Şüphe yoktur ki Basiret'in 8 Rebiulevvel tarihli nüshasında görülen bir lâyihada birçok esbâb ve delâiliyle isbat olunduğu üzre "Eğer Arabistan eyalâtı nizam-ı cedid altına alınır ve Afrika'da bulunan cunûd-ı padişahînin idare-i umumiyesi merkez-i hilafet-i seniyyeye celb olunursa" saltanat-ı Osma­niye kesret-i askerde Avrupa'nın en büyük devletleriyle yarışabilecek bir dereceye vâsıl olur. Ve o suret ise şan ü ikbâlimizin teyidine ve hal ü istikbalimizin teminine pek büyük hizmet eder.

 

Lâkin maksat ittihad-ı İslâm olunca bi't-tab’ hudud-ı Osmaniye derûnuna inhisar edemez. Ve o kadar umumî tutulacak bir arzunun beka ve revacı ise zann-ı acizânemizce ancak siyaset ve mezhep devâ'îsinden bütün bütün tecrîdiyle hâsıl olabilir.

 

Tarih bize göstermiyor mu ki bu maksad-ı âlî bir zamanlar Timur gibi, Selim-i evvel gibi, Nadir Şah gibi tabiatın üç-dört asırda ancak bir tanesini yetiştirebildiği havârıku'1-âdât tarafından fevkine çıkılamayacak bir himmet-i mevâni-ber-endâzâne ile iltizâm olundu. Arada sellerle kanlar döküldü. Ordularla canlar telef oldu. Yine neticesinde muvaffakiyet görülemedi. Çünkü kılıcın kârı iki cüzü birbirinden ayırmaktır. Onu birleştirmek marifetin himmetine tevakkuf eder.

 

İşte biz de matlab-ı â'lamızı hiçbir emrine itaat ettirmekte cebr ü kuvvet- j ten istiâneye ihtiyacı olmayan öyle bir muta'-ı cihaniyânın saye-i himayesine verir isek o zaman beka ve terakkisinden emin oluruz.

 

Bir kerre Asya halkına mukaddemât-ı maarif ve usûl-i akaid talim olununca herkes tabiatıyla anlar ki şeriat-ı Muhammediye hiçbir vakit iki arşın l bir dağ veya harita üzerinde iki karış bir çizik iki takım insanı birbirinden   ayırmakla veya onlardan bir takımı meselâ "olmaz" yerine "nebâşed" demekle veya bir takımı yumru yanaklı diğer takımı çatık kaşlı bir nesilden gelmekle aralarında olan uhuvvet-i insaniye ve ittihad-ı îslâmîyi unutmalarına hiçbir vakit cevaz vermez. Fıkıh ve kelâm Hanefî, Hanbelî veya Şafiî ve Maliki ile ve Caferîler vesâir furuk-ı İslâmiye beyninde "şakk-ı asayı" hiçbir vakit emr u tervîc eylemez.

 

Demek ki ehl-i İslâm suret-i ittihadını politika ağrâzında veya mezhep mücadelelerinde değil vaiz önlerinde, kitap sahifelerinde aramağa muhtaçtır.

 

İşte bu esas üzerine İhya-yı İslâm unvanıyla bir ittifak teşekkül eylediği­ni ve her isteyenin azalığına duhûl yed-i ihtiyarında bulunduğunu kemâl-i memnuniyetle istihbar eyledik. Ve buna dair Basirette bazı malumat dahi gördük. Me'mûl ederiz ki bu ittifak şimdi bulunduğu cemiyet halinde kalmaz, yakında umum milletten ibaret olur. Ve İslâm bir kerre şu nokta-i hayır üzeri­ne burada içtimâ' ettikten sonra pekçok zaman sürmez, dünyanın her tarafın­da birleşir.

 

Gayret edelim etrafı kendimize güldürmeyelim.

Ecdadımızı mezarlarında lerze-nâk-i şerm etmeyelim

Ahlâfımızın tahkir ve nefrîninden sakınalım.

Gayret, gayret ki bu yolda sarf olunacak himmetler yâr u ağyar indinde   

İslâm'ın insaniyetine, Osmanlıların hamiyyetine mikyas edilecektir!!!

 

Haşiye:

 

İşitildiğine göre bazı taraftan ittifakın aldığı İhya-yı İslâm ünvanına ilişiliyormuş. Bize kalırsa bir ünvan bir şeyin vücudunu tayin için verilir. Mutla­ka kâffe-i havâssını ifade ile meşrut değildir. Hele bir zenciye mercan denil­mekten hiçbir vakit kırmızı olduğunu iddia çıkmayacağı gibi bu unvanı ihti­yar edenler dahi İslâm'ı hayattan beri bilmek veya müceddidlik dâ'iyesinde bulunmak gibi vehmiyâtı hatırlarına bile getirmemişlerdir. Şimdi işi gücü bı­rakalım da elfâz ile mi uğraşalım? İsim velev ki yanlış olsun onun için haki­kati, menfaati cümlemiz indinde müsellem olan maksadı mı terk edelim?

 

İttifakın tasavvurat ve teşebbüsâtına dair sırası geldikçe malumat veririz.

 

Bu makale Dergâh Yayılarınca Namık Kemal'in makalelerinin derlendiği "Osmanlı Modermleşmesinin Meseleleri" adlı kitaptan alıntılanmıştır.

 

---------------------------------------------

 

NAMIK KEMAL KİMDİR?

 

Tanzimat edebiyatının meşhur gazeteci, siyâsetçi, şâir ve yazarı. 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğdu. 1889’da mutasarrıflık yaptığı Sakız Adasında öldü. Bolayır’a gömüldü. Yenişehirli Mustafa Âsım Beyin oğlu, Râtib bin Osman Paşanın torunudur. Anası Fatma Zehra hanım, Arnavut'tur.

Küçük yaşta, anasını kaybetti. Çocukluk ve ilk gençlik çağı, anasının babası Abdüllatif Paşanın yanında geçti. Abdüllatif Paşa, kaymakam ve vâli olarak devamlı dolaştığı için, dedesinin yanında kalan Nâmık Kemâl, düzenli bir öğretim görmedi. Önce husûsî dersler aldı. Daha sonra kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Dedesiyle 12 yaşında, önce Kars’a, bir yıl sonra da Sofya’ya gitti. 18 yaşına kadar burada kaldı. İlk şiirlerini burada yazdı. Tasavvufla ilgilendi. Evlenmesi de burada oldu.

1858’de İstanbul’a geldi. Divan Edebiyatı geleneğini devam ettiren şâirlerle tanıştı. Leskofçalı Gâlib Beyle yakın dostluk kurdu, ondan etkilendi. Bu etki, divan tarzı şiirlerinde, hayâtının sonuna kadar sürdü. 1861’de aynı şâirin başkanlığında kurulmuş olan, Encümen-i Şuarâ'da yer aldı. 1862’de Tercüme odasına girdi. Burada, batı hayranı kimselerle tanıştı.

Fransızca öğrenmeye ve Tasvir-i Efkâr’da yazılar yazmaya başladı. Şinâsi, Paris’e gidince, Tasvir-i Efkâr’ı Nâmık Kemâl’e bıraktı. Nâmık Kemâl, gazetecilikle berâber siyâsete de atılmış oldu. Gerek iç ve dış olaylar hakkındaki sert, olumsuz tenkit yazıları; gerekse Jön Türkler veya Genç Osmanlılar diye bilinen gizli ihtilâl cemiyetine üye olması, hükümeti harekete geçirdi. Gazetesi kapatılan yazar, Erzurum vâli muavinliğine tâyin edildiyse de oraya gitmedi.

Mısırlı Prens Mustafa Fâzıl Paşa, Avrupa’da Jön Türkleri destekleyeceğini bildirince Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ali Suâvi ve diğerleriyle berâber Paris’e kaçtı. Bunlar önce Paris’te Muhbir, sonra Londra’da Hürriyet’i çıkararak yurtdışından hükümete muhâlefete devam ettiler.

1870’te İstanbul’a dönünce, arkadaşlarıyla İbret gazetesini çıkarmağa başladı. Az sonra İbret kapatıldı ve mutasarrıf olarak Gelibolu’ya gönderildi. Kısa zamanda azledildi. Tekrar İstanbul’a dönerek İbret’in başına geçti. Gazete tekrar kapatılınca tiyatro ile ilgilenmeğe başladı. Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda, 1 Nisan 1873 gecesi oynanan Vatan Yahut Silistre piyesinde çıkan siyâsî olaylar neticesi, İbret gazetesi bir daha çıkmamak üzere kapatıldı.

Nâmık Kemâl, Kıbrıs Magosa’da ikâmete mecbur edildi. Burada 38 ay kaldı. Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesi üzerine, siyâsî mahkûmlar için çıkarılan aftan istifâde ederek İstanbul’a döndü. Magosa hayâtı, yazar için rahat ve verimli geçti. Burada serbestçe dolaşabiliyor, dışarısıyla mektuplaşabiliyor, ziyâretçilerini ağırlayabiliyordu. Roman, tiyatro, târih ve tenkide dâir birçok eserini Magosa’da yazdı. Edebî çalışmalara ayıracak en çok zamânı burada bulabildi.

Tahta, Beşinci Murâd geçmişti. Yazar 1876’da sürgün dönüşü İstanbul’da bir kahraman gibi karşılandı. İkinci Abdülhamid Han tahta çıkınca Nâmık Kemâl’i, önce Şurâ-yı devlet üyesi yaptı, sonra Kânûn-i Esâsî’yi hazırlayacak komisyona tâyin etti. Nâmık Kemâl, bir sözünden dolayı suçlu bulunarak, önce altı ay hapis, sonra beş bin kuruş maaşla Midilli Adasında ikâmete mecbur edildi. İki buçuk yıl sonra aynı adaya mutasarrıf yapıldı. Buradan Rodos (1884-1887), daha sonra da Sakız mutasarrıflığına tâyin edildi. Bir pazar günü orada öldü. Vasiyeti gereği, mezarı Bolayır’dadır.

Bir şair, bir edebiyatçı ve fikir adamı olarak Namık Kemal’in mücadelesi ve yazıları, son dönemde düşünce tarihimiz için hem bilgi-yorum hem de hissiyat itibariyle merkesi bir yerde duruyor. Cumhuriyeti kuran kadro dahil olmak üzere yeni Osmanlılar hareketinden, jöntürk-lerden  İttihat ve terakkiden itibaren nerede ise bütün talebeler, aydınlar, mederese ve tekke mensupları, edebiyatçılar, şiir vadilerinde koşanlar, siyasetçiler, "memleketi kurtarma" sevdasına düşenler onu açıktan veya gizli okuyarak yetişti, onun hissiyatına sahip oldu, hata ve savaplarını benimsedi.   

Güncelleme Tarihi: 12 Ocak 2019, 10:13
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35