banner39

Kral 2. Abdullah'ın Anıtkabir'de akan gözyaşları - Osman Şahin

Tarih Dosyası 27.04.2020, 10:10 27.04.2020, 10:46
Kral 2. Abdullah'ın Anıtkabir'de akan gözyaşları - Osman Şahin

5 Mart 2013 günü Ürdün Kralı 2. Abdullah ülkemize bir resmi ziyarette bulundu. Kral resmi görüşmelere başlamadan önce Anıtkabir'e çelenk bıraktı ve İstiklal Marşının bestesi karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bir ülkeyi ziyaret eden misafir devlet adamları resmi görüşmelere başlamadan önce ziyaret ettikleri ülkenin kurucusunun anıt mezarına çelenk bırakırlar. (Bu ziyaretlerin yegane istisnası Kral 2. Abdullah'ın dedesi Emir (Altes) Abdullah, İran Şahı Rıza Pehlevi ve Afgan Kralı Emanullah Handır. O zamanlar Atatürk hayatta olduğu için böylesi bir ihtiyaç hissedilmiyordu. Türkiye'de meçhul asker anıtı  olmadığı için yabancı devlet başkanları Ankara-Kızılay'daki ne anlam ifade ettiği anlaşılmayan, eski Yunan Medeniyetinin  Tanrılarını andıran,( Osmanlıdan vazgeçtik, ne Alpaslan ne Babür Han, ne Timur, ne Tuğrul, ne Bilge Kağan ne Bumin Kağan   hiçbir Türk devletinin  töresinde olmayan)  Güven Anıtı’nı ziyaret eder ve heykellerin önüne serilmiş Hereke halılar üzerine konmuş olan sandalyelerde dinlenirlerdi. Onların haricinde Anıtkabir'i ziyaret etmeyen Suudi Arabistan Kralı Faysal ve Humeyni rejiminden sonraki İran devlet adamları olmuştur.

Bu girişten sonra Kral 2. Abdullah'ın Anıtkabir'e çelenk koyma sırasında duygulanıp gözyaşı dökmesine gelelim: Kameralar önünde meydana gelmiş bu irade dışı olayı anlamlandırmak isteyenler burada da boş durmadılar. Hatta Krala, "kendine dikkat et..." gibi hezeyanlarla bugünkü iktidara saldırmak için Kralın gözyaşlarını bir domdom kurşunu olarak kullanmaktan tereddüt etmediler. Bazıları da "dedesinin samimi bir dostunun anıt mezarı karşısında kim bilir kralın aklına ne düşünceler geldi " şeklinde  yorumlar eklediler. Bu hormonlu  haber-yorumları  okuyunca haliyle Kralın neden duygulanmış olabileceğini biz de merak ettik ve tarihin sayfalarını karıştırdık.

Bilindiği üzere Kral İkinci Abdullah’ın dedesi Emir Abdullah da 1 Haziran 1937 senesinde ülkemize  Londra dönüşü bir ziyarette bunmuştu.

Meğer, dedesi Emir Abdullah, Atatürk'le olan kişisel samimiyetine rağmen, (ki diplomaside kişisel dostluklar milli menfaatlerden sonra gelir) Ortadoğu (Suriye) ve Filistin Meselesi konusunda aynı düşüncede değillermiş. Ya da, o zamanki Türkiye dış politikasını yönlendirenler, civarlarında meydana gelen olaylara Doğu Ürdün Emiri Altes (Emir) Abdullah gibi yaklaşmıyorlar. Ortak payda olarak Osmanlı Hanedanlığı karşıtlığı gibi  bir çizgide birlik olduklarını dile getiriyorlardı. Hani koyun- kasap - post meselesi... Emir Abdullah can derdinde, ülkesinin parçalanma  alametleri bir bir ortaya çıkıyor.  Garbi Ürdün (Filistin) topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmak istendiğini günden güne hissediyor, uykuları kaçıyor ve bu konuda destek için çırpınıyor. Bizimkiler dostluk için ortak payda olarak Osmanlı Hanedanlığına karşı mücadelelerini buluyorlar.  Oysa Osmanlı Hanedanı ülkeyi terk edeli yaklaşık  15 sene olmuş.
Yani o zamanlar Türkiye Filistin meselesiyle katiyen ilgilenmiyor. Emir'in, İngiltere Kralı’nın  “Tac Giyme Töreni”  dönüşünde Ankara'yı da ziyaret etmesinin temelinde 1895 tarihinde virüs kapmış ve 1937'de kangren olmuş olan Batı Ürdün (Filistin) Meselesi konusunda destek arayışları vardı. Ancak bazı seremonik dostluk beyanatları ve hediyeleşmelerin dışında Emir umduğu desteği bulamamış ve ülkesine Londra ve Ankara'dan eli boş olarak dönmüştür.  Şimdiki Emir’in dedesinin ziyaret dosyasını incelememiş olması mümkün değil. O halde neden gözyaşı döktü?  Dedesinin Atatürk’le olan dostluğu sebebiyle değil.


***
Öte yandan, Emir Abdullah Suriye konusunda da -sanki bu gün meydana gelecek olayları biliyormuş gibi-  ta o zamanlar bölge güvenliği konusunda tedbirler geliştirme çabası içinde idi. Misak-ı Milli sınırlarımızın kendi ülkesine bitişik olmasını  istiyordu. Ziyareti sırasında Suriye toprakları Fransız mandası altında idi. Emir, Suriye'ye müstakil bir Arap devleti statüsü verilmesini istemiyor ve bu toprakları Türkiye'ye katarak kendi güvenliği açısından bize komşu olmak istiyordu. Emir, İskenderun (Hatay) Meselesinde olduğu gibi Suriye topraklarının da Musul ile birlikte Türkiye'ye ilhak edilmesi taraftarı idi. (Burada Hatay Meselesinin 1937'de çözüldüğünü anlıyoruz). 

Türkiye'ye ziyaretinin sebebi görünürde Filistin Meselesi idi ancak çantasında Fransız Suriye Manda İdaresi’nin geleceği de vardı. Çünkü Suriye'nin geleceğinden endişe ediyordu. Suriye topraklarında Fransa patentli bir Arap  devleti  kurulmasını istemiyordu. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri ve Başbakan İsmet Paşa bu teklife sıcak bakmamışlardır. Hükümetimiz, belki de büyük risklere hazır olmadıkları için savaş çıkar endişesiyle bu teklifi ciddiye alamadı. Lozan Görüşmelerinde küçücük Meis Adası için günlerce yapılan müzakereleri hatırladılar ve yeniden başımıza bir Suriye gailesini açmayalım dediler. Bu düşüncelerinde haklı mı idiler bilinmez ama haklılık payı olsaydı Kral 2. Abdullah ziyaretinde dedesinin kaldığı yerden, yani Suriye gündemiyle müzakerelere başlamazdı.

Hatay konusunda direnmişiz, Fransızların savaş zararlarını da karşılamışız, ancak Emir Abdullah'ın altın tepsi içinde sunduğu Suriye'yi Türkiye topraklarına ilhak edin teklifine sıcak bakmamışız. Bazıları bu konuda etnik yapıyı ileri sürseler de mesela Musul ve çevresinde  tamama yakın Türkmenler olmasına rağmen oraları da misak-ı milli hudutlarımızın dışında tutmuşuz. Emir Abdullah, tarihi geçmişi olmayan yapay bir devletin kurulmasına engel olmak isterken sanki torununun  hükümdarlığı zamanında (bugün) başımıza bela olacak olayları biliyor gibi günümüze problem bırakmak istemiyordu. Ancak, Türkiye bir kere temel politikalarında batıyı nirengi olarak kabul etmiş ve Araplara yüz çevirmeyi dış politikasının esaslarından saymıştı, özellikle ekonomik alanda Araplarla ilişkiye girmek istemiyordu ve "ne Şam'ın şekeri ne Arabın yüzü" diyordu. Belki size garip gelebilir ama o zamanlar Türk malları Arap ülkelerine Avrupa üzerinden gönderiliyordu.

Ürdün Kralı 2. Abdullah'ın dedesi Emir Abdullah'ın bu gayretlerinden şüphelenen o günlerde Suriye'yi mandası altında bulunduran Fransızlar ve diğer (İngiltere-İtalya-Rusya) gibi ülkeler, Suriye sınırını alelacele masa başına haritalar sererek kağıt üzerinde çizdiler. Bizim Suriye ile olan 900 km'lik sınırımız fiziki coğrafya ilminden, sosyoloji ve toplum biliminden, nüfusun iskan durumu vs göz önüne almayarak “hükmü karakuşi” kararıyla çizilmişti ki uluslararası ahitlere aykırı olarak aileleri dahi ikiye bölüvermişlerdi. Mesela Bayırbucak Türkmenleri Türk olmalarına rağmen Suriye'de bırakılmışlardı. Bir kısmı Hatay’da kalmıştı.  Hatay’da kalanları öbür tarafa sokmadılar.  Siz misafirimizsiniz dedier. Soyadı olarak da bunlara “Konuklar” soyadını verdiler. Eğer Türkiye Emir Abdullah'ın teklifini azıcık ciddiye almış olsaydı Suriye'nin misakı milli dışındaki güney sınırları Doğu Ürdün'e kuzeydeki toprakları ise  zaten bizim misakı milli sınırlarımız içinde olacak ve Hatay Meselesi gibi bu mesele de kaynağından halledilmiş olacaktı. 

 Suriye'nin kurulduğu 1946 tarihinden 1964 Sosyalist Baas Partisi dönemine kadar yöneticileri Türkiye'yi dost bilen insanlar idi. Cumhurbaşkanı Şükri El Kuvvetli Konya kökenli maceracı bir Türk idi. Bu zat dışardan hazırlanan bir iç darbe ile devrildi.  Suriye’de 3 milyona yakın Türkmen vardı. Olayları sırasında Halep kalesine Türk bayrağı diktiler ama Türkiye  yardım etmedi.   Suriye 1964'te tamamen Sovyetler Birliğinin yörüngesine girdi. 1971'de Esed Ailesinin idareyi ele geçirmesinden sonra ise sürekli olarak Türkiye'ye karşı mesafeli bir politika izledi. Hatta bununla yetinmedi ve Türkiye'yi içten çökertmek için Kürtlerin içinde bulunan aşırı unsurları ve Türkiye'den Suriye'ye göç etmiş olan Ermenileri de kullanarak aleyhimizde kışkırttı. Dikkat edilirse Doğudaki terör meselesi Suriye ile paralel bir şekilde  yürümektedir. Doğudaki ayrılıkçı olayların son bulması Suriye'deki Esed Rejiminin yıkılmasıyla aynı zamana denk gelecek gibi görünmektedir. Terörün lojistik kaynaklarının Suriye'de kurutulması dağdakilerin ülkemizi terk etmeleriyle paralellik arz etmektedir.

İşte Kral Abdullah'ı Anıtkabir'deki ziyareti sırasında duygulandıran olayların tarihi arka yüzü bunlardır. Genç Kral bu olayları bir şekilde babasından duymuş mudur? Anıtkabir'deki merasim sırasında dedesinin Atatürk'le olan dostluğu sebebiyle mi duygulanmıştır yoksa başka bir sebepten mi? Tabi ki bu soruları ancak kendisi cevaplandırabilir. Biz basınımızın olayı çarpıtmasından hareketle Türk - Ürüdün ilişkilerini irdeleyince bu olaylarla karşılaştık. İnsan bazen duygularını bastıramadığı için gözlerinden yaşlar dökülebilir. Bizim izlenimlerimize göre bu gözyaşlarının, dedesi Emir Abdullah ile Atatürk arasındaki dostlukla herhangi bir ilgisi yoktur. Çünkü dedesinin daha İsrail kurulmadan 11 sene önceki destek talepleri zamanın Türk yetkilileri tarafından ciddiye alınmamıştır.  Emir de ertesi sene Atatürk'ün cenaze törenine bizzat katılmayarak tepkisini belli etmiştir (taziye mesajı göndermiş). Bizce dedesiyle Atatürk arasında cereyan eden diyaloglar (Filistin Meselesi ve o zamanlar Suriye'nin içinde bulunduğu durum) ortadayken Kral 2. Abdullah'ın duygulanmasını tarihte meydana gelmiş geçmiş olaylarla bağlantılandırmak anlamsızdır. Kral 2. Abdullah'ın dedesi Emir Abdullah'ın Londra dönüşü ülkemize uğraması Yahudi devletinin kurulmasını engellemek maksatlı bir gezi idi. Ancak bir olumlu netice alamadı. Sözkonusu ziyarette hediyeleşmekten öteye geçilmedi. Ziyaret bugünkü gibi resmi bir ziyaret değildi. İade-i ziyaret de değildi. Belki de Kral II. Abdullah, Arap Baharı sebebiyle meydana gelen olayların tedirginliği sebebiyle Türkiye'yi arkasında hissetmenin verdiği sevinç gözyaşları dökmüş olabilirdi. 

banner53
Yorumlar (1)
Özgür 1 yıl önce
Hayatımda okuduğum en aptalca yorumlardan bir tanesi.
Olaylara bu kadar mı sığ bu kadar mı taraflı bakılır
28
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?