banner39

banner35

Sultan II. Abdülhamid Han'ın vefatı ve cenaze merasimi

10 Şubat 1918 Pazar günü Beylerbeyi Sarayı’nda vefat eden Abdül­hamid Han’ın hastalığı, 5 Şubat Salı günü başlamış ve bu hastalığın dör­düncü gününe rastlayan 8 Şubat Cuma günü akşam yemeğinde, kendi tabirince “pisboğazlık” edip beş maydanozlu köfte, bir kotlet, bir balık, iki börek ve bir miktar da hamur tatlısı yemiş, bir saat sonra da şiddetli bir mide ağrısıyla nefes darlığından müşteki olup doktor istemiştir.

Tarih Dosyası 10.02.2022, 14:33 18.02.2022, 10:17
Sultan II. Abdülhamid Han'ın vefatı ve cenaze merasimi

Abdülmecid’in, sıra ile saltanat süren dört oğlundan ikincisi olan ve 21 Eylül 1842 Çarşamba günü Tîr-i Müjgân Kadınefendi’den doğan Sul­tan Abdülhamid Han, 31 Ağustos 1876 Perşembe günü otuz dört yaşında tahta çıkmış ve otuz iki sene, yedi ay, yirmi yedi günlük bir saltanattan sonra 27 Nisan 1909 Salı günü altmış yedi yaşının içinde hal’ edilmiştir.

Hal’ edildiği günün gecesi Selânik’e gönderilen ve 1 Kasım 1912 Cuma gününe kadar üç sene, altı ay, üç gün Selânik’in Alatini Köşkü’nde pek ıstıraplı bir hayat geçiren Abdülhamid Han, Balkan Harbi’nin o acı günlerinde İstanbul’a getirilmiş ve bu tarihten vefatına kadar hayatının son beş sene, üç ay, dokuz gününü Beylerbeyi Sarayı’nda geçirmiştir.

Beylerbeyi Sarayı’na yerleşen Abdülhamid Han’ın muhafazası için İt­tihatçılar, saray etrafında çok sıkı emniyet tedbirleri almışlar ve hatta bir ara -İbnu’l Emin Mahmud Kemal Bey’in eski sadrazamlardan Tevfik Pa­şa’dan naklettiğine göre- Meclis-i Mebusan Reisi Ahmed Rıza vasıtasıyla Sultan Reşad’a, Abdülhamid Han’ın öldürülmesini dahi teklif etmişlerdir.

İbnu’l Emin Mahmud Kemal Bey, bu mevzuda, “Ahmed Rıza, Meh­med Reşad’a, ‘Abdülhamid’in taraftarları çoğalıyor, bir gün sizi hal’ ile onu iclas ederler, ortadan kaldırmalı!’ dermiş. Sultan Reşad, Sadr-ı Esbâk Tevfik Paşa’ya bunu hikâye ettikten sonra ‘O, öyle söyledikçe ben bahçe­ye bakardım ve bahçeyi kendine gösterirdim.’ dediğini bana Tevfik Paşa nakleyledi.” diyor.

Sultan Abdülhamid Han’ın Beylerbeyi Sarayı’nda geçen hayatı için­de -daha evvel temas ettiğimiz gibi- bazı şahane jestleri vardır. I. Dünya Savaşı’nda, devrin hükümeti İstanbul’u boşaltarak payitahtı Anadolu’ya nakle teşebbüs edince Abdülhamid Han direnmiş ve:

“Ceddim Fatih Hazretleri İstanbul’u alırken son Bizans imparato­ru şehirden kaçmayı düşünmemiş, ordusu başında ölmüştür. Biz Bizans imparatorları kadar da mı olamıyoruz ki şehri bırakmayı düşünüyoruz? Osmanlı hanedanı İstanbul’u terk ederse bir daha buraya dönemez. Muh­terem biraderime söyleyiniz. İstanbul’dan bir adım bile dışarı atmam!” di­yerek hükümet merkezinin nakline mani olmuştur.

İttihatçılar, I. Dünya Harbi’ne girdikten nice sonra Abdülhamid Han’ın, dost ve düşmanı tarafından takdir olunan siyasî dehasını anla­mışlar ve zaman zaman Enver Paşa vasıtasıyla Abdülhamid Han’a müra­caat ederek bazı meselelerde fikrini öğrenmek istemişlerdir. Bu mevzuda İsmail Hami Bey der ki:

“I. Cihan Harbi’nde kumandanlıkla Trablusgarp’a gönderilmiş olan İshak Paşa’nın anlattığı bir hatırayı, tarihe aynen tevdi etmeyi vazife bili­rim. O meş’um harbin en buhranlı günlerinden birinde devletin hayatıyla alakadar çok mühim bir mesele hakkında Sultan Hamid’in malumatın­dan istifade için her nasılsa fikrini anlamak isteyen Talat ve Enver Paşalar, İshak Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na göndermişlerdir. O zamanki tabiriyle ‘Hakan-ı Sabık’ın verdiği cevap aynen şöyledir:

‘Bu vaziyette artık benim verebileceğim hiçbir fikir ve tavsiye ede­bileceğim hiçbir tedbir kalmamıştır. Çünkü bu zavallı devlet, Harb-i Umumi’ye sürüklendiği gün münkariz olmuştur. Sizi bana gönderenler o çılgınlığı irtikap etmeden evvel göndermeliydiler... Bütün dünya deniz­lerine hakim olan devletlere karşı Almanya ve Avusturya gibi kara hu­dutları içinde mahpus yaşayan iki devletle beraber ateşe atılmak tarihin kaydettiği en büyük hamakattır!’

Daha başka kimselere de bu mealde sözler söylediğini, kızlarından Ayşe Sultan’dan işitmiştim.”

Bu mevzuda, Enver Paşa’ya yakınlığıyla tanınan eski bir İttihatçı su­bayın yazdıkları da mühimdir. Hüsamettin Ertürk İki Devrin Perde Ar­kası’nda, Enver Paşa’nın Abdülhamid Han’ı ziyaretine temasla “Hakan-ı Sabık”ın Enver Paşa’ya söylediklerini şöyle anlatıyor:

“Otuz üç sene saltanat sürdüm. Padişahlığım müddetince ferdin hür­riyetine, şahsiyetine daima taraftar idim. Fakat keyfemâyeşâ bir hürriyet, gelişigüzel bir serbestiyi de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele matbuatta pek revaçta görülen müstehcen resim ve yazılara, sinsi fikirlerin hâkim olmasına asla müsaade etmedim. Millî ananelerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların medeniyetini daima takdir ederim. Fakat Hristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa tercih etmedim ve üstün tara­fım da görmedim. Başkalarını gelişigüzel taklit etmekten hoşlanmam. Marifet, bu medeniyeti kendi bünyemize uydurabilmektir.

Padişah olarak bu memleketin tarihinde İlk Meclis-i Mebusan’ı ben açtırdım. Fakat mebusların kâfi derecede olgunlaşmamış olduğunu gö­rünce aynı Meclis’i ben kapattırdım. Bilir misin ki Osmanlı Meclis-i Me­busanı’nın verdiği ilan-ı harp kararı bize neye mâl oldu?

Bu Rus Harbi ile tekmil Balkanlar’ı, Rumeli’yi kaybettik. Bu kararı hiç beğenmedim. Fakat önleyemedim... Midhat Paşa bu hususta çok ıs­rar etmişti; harbin korkunç neticelerini çabuk gördüm. Plevne’nin şanlı müdafaasına, Kars’ın kahramanca savaşına rağmen mağlup olduk. Rus orduları Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar geldiler.

Zabitanı İstanbul’a girdi ve bize şerefsiz bir muahede imza ettirdiler. Bunu imzalarken Hariciye Nazırı Safvet Paşa’nın hüngür hüngür ağladı­ğını işittiğim zaman son derece kederlenmiştim.

Sultan II. Abdülhamid Han’ın tuğrası

Şimdi sizler de bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. Bu da acele olmuş, hissiyata kapılarak memleket tehlikeye atılmıştır. İster misiniz ki bu da bir Anadolu’ya mâl olsun?”

Devam edelim, Abdülhamid Han’ın Enver Paşa’ya söylediklerine:

“Hareket Ordusu ile İstanbul özerine yürüdünüz, şehri zapt ettiniz, saraya kadar dayandınız ve beni de hal’ ettiniz! Unutmayınız ki emrim­deki kuvvetlere asla ateş etmemelerini, kan dökmemelerini bildirmiştim. Eğer bir mukavemet görseydiniz bu size pek pahalıya mâl olacaktı.

Benim aldığım tedbirlerle muvaffakiyet kazandınız. Fakat arkadaşla­rınızın gözü hiçbir şeyi görmemişti. 31 Mart hadisesini benden bildiler. Hâlbuki bunda hiçbir alakam yoktu. Âsileri tahrik edenler elbette vardı. Fakat bunlar asla saraya mensup kimseler değildi. Her devirde devletin düşmanları olacaktır. Bunları tahkiksiz, mesnetsiz kuru iftiralarla herke­se bulaştırmak vicdanî bir hareket değildir.

Beni en çok üzen şey, huzurumdan kovduğum birini, beni saltanattan uzaklaştıran kararı tebliğe memur bir heyete katmanız olmuştur. O kimse, Emanuel Karaso’dur... Bu Yahudiyi ne diye karşıma çıkardınız? Bununla Makam-ı hilafet ve saltanatı elin Yahudisine tahkir ettirdiniz. Selânik’te bir mason locasının üstad-ı a’zamı olan bu adam ile Hazreti Peygamberden beri el üstünde tutula gelen hilafet, encam bir Yahudinin tebligatı ile Ha­nedânı Âl-i Osmanî’nin bir rüknünden alınmış oldu. İftihar edebilirsiniz!

Şimdi iktidardasın. Neş’en yerinde, istikbalin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme! Unutma ki bugün insanı alkışlayanlar, ya­rın onu paralamasını da bilirler!”

Enver Paşa, o gün Abdülhamid Han’dan dinlediklerini bilahare bir münasebetle “Teşkilat-ı Mahsusa” Reisi Ali Başhampa’ya anlatmış ve şun­ları söylemiştir:

“Ne dersin Ali Bey, hakan-ı sabıkın sözlerinde hakikat hissesi büyük değil mi?”

10 Şubat 1918 Pazar günü Beylerbeyi Sarayı’nda vefat eden Abdül­hamid Han’ın hastalığı, 5 Şubat Salı günü başlamış ve bu hastalığın dör­düncü gününe rastlayan 8 Şubat Cuma günü akşam yemeğinde, kendi tabirince “pisboğazlık” edip beş maydanozlu köfte, bir kotlet, bir balık, iki börek ve bir miktar da hamur tatlısı yemiş, bir saat sonra da şiddetli bir mide ağrısıyla nefes darlığından müşteki olup doktor istemiştir. İlk ge­len doktorlar Beylerbeyi Hastanesi nöbetçi Tabibi Nikolaki Paraskevidis ile Veliaht Vahideddin Efendi’nin hususi doktoru Alkivyadis’dir. Bilahare kendi hekimi Atıf Bey de gelmiş ve Abdülhamid Han’dan evvela kan alın­mıştır. O sırada nabız yüz kırk beş, teneffüs altmış beşten fazladır.

Bu ıstıraplı saatlerde Sultan Reşad, Abdülhamid Han’ın istediği dok­torların saraya gönderilmesini emretmişse de “Hakan-ı Sabık”,

“Benim doktorlarım var!” diyerek bunu reddetmiş, nihayet vefatı günü öğleden evvel Dr. Âkil Muhtar’la Selânikli Rıfat Bey Dolmabah­çe’den gönderilmişlerse de Abdülhamid Han, müfrit İttihatçılardan olan Dr. Âkil Muhtar’ı evvela kabul etmek istememiş, bilahare Dolmabah­çe’den gönderildikleri hatırlatılınca hilafet ve saltanat makamına hürme­ten kabul etmiştir.

Ali Fuad Türkgeldi’nin, Muhafız Rasim Bey’den naklettiğine göre her sabah soğuk su ile duş yapmayı itiyat edinen Abdülhamid Han, doktor­ların menetmesine rağmen vefatı gününün sabahında dahi bu itiyadını terk etmemiş, bilahare ıstırabı arttığından, dokuz hacamat vurulmuşsa da ağrıları geçmemiş ve o gün saat 15’te bu fani âleme gözlerini yummuştur.

Mabeyn başkâtibi diyor ki:

“10 Şubat günü Sultan Abdülhamid’in irtihali vuku buldu. Keyfiyet Enver Paşa tarafından telefonla saraya bildirildiğinden, nezd-i şahaneye gidip arz-ı malumat ettim. Sultan Reşad, Sultan Mahmud Türbesi’ne def­nini ve bilfiil makam-ı saltanatta bulunan padişahların cenazelerinde ya­pılan merasimin aynıyla yapılmasını irade etti. Ben de keyfiyeti icap eden­lere telefonla tebliğ eyledim. O sırada Damat Arif Hikmet Paşa, hastalığın derecesinden malumat almak üzere saraya geçip vefatını haber alınca ağ­lamaya başladı. Ailesi, Fatih Sultan Mehmed Han türbesi derûnuna defni için ısrar eylemişlerse de Enver Paşa, Fatih’in türbesine hiç kimsenin def­ni(nin) caiz olamayacağından bahisle muvafakat göstermemiştir.”

Abdülhamid Han’ın cenaze merasimi pek muhteşem olmuş ve halk, Osmanlı padişahlarının en büyüklerinden biri olan Abdülhamid Han’ın vefatına samimi gözyaşları dökmüştür. Merasimde -hasbe’l memuriye-hazır bulunan İbnu’l Emin Mahmud Kemal Bey, “Hîn-i tezkiyede, ale’l-u­sul irad olunan ‘Merhumu nasıl bilirsiniz?’ sualine hep bir ağızdan yüksek sesle, ‘İyi biliriz!’ cevabı verildi. ‘Hakkınızı helal ediniz!’ ihtarına, umum tarafından, ‘Helal olsun!’ denildi. Cenazenin naklinde sokaklar, damlar ve pencereler halk ile dolu idi. Herkeste âsâr-ı teessür görülüyordu.” diyor.

Ali Fuad Türkgeldi ise Görüp İşittiklerim’de şunları yazıyor:

“Ertesi gün, cenazesi istimbotla Topkapı Sarayı’na nakl ve Hırka-i Saadet Dairesi’nde gasledildikten sonra Bâbu’s Saâde önünde Şeyhülis­lâm Musa Kâzım Efendi(nin) imameti ile ve cemaat-ı kübrâ ile namazı eda edildi. Sultan Reşad, cenazede bulunmak üzere beni memur eyle­diğinden, namazında ve cenazesinde hazır bulundum. Cenaze merasimi pek ihtişamlı surette yapıldı. Bilcümle şehzadelerle damatlar, ecnebi se­firleri ve ateşe militerleri, vükelâ, ulemâ ve rical-i mülkiye ve askeriye, üniformaları ile hazır bulunmuşlardı. Yalnız damatlar, kendilerine mah­sus bir mütalaaya mebnî sivil kıyafetle gelmişlerdi. Cenazenin arkasında giderken Damat Şerif Paşa, Bakî’nin, Sultan Süleyman hakkındaki mer­siyesinden;

Serkeşlik etti tevsen-i baht-ı sitîzekâr,

Düştü zemine sâye-i eltaf-ı kirdgâr.

beytini okuyordu.”

Ahmed Refik Bey, Sultan Abdülhamid Han’ın vefatı günlerinde vak’a-nüvistir ve Büyükada’da oturmaktadır. İttihatçılar, Abdülhamid Han’ın cenaze merasiminin gün ve saatini bu, kendilerine muhalif bildik­leri devrin vak’a-nüvisinden saklarlar. Ancak Ahmed Refik, adada gördü­ğü gayritabii hallerden şüphelenerek İstanbul’a iner ve “Hakan-ı Sabık”ın techiz-tekfini ile cenaze merasiminde hazır bulunur. Ve o günün gecesin­de, bütün gördüklerini “Abdülhamid’in Na’şı Önünde” başlıklı yazısında toplar. Bilahare bu yazıyı Vakit gazetesine beş altına satar. Evet, o zama­nın parasıyla beş altına! Okuyalım, bu beş altına satılan mühim makaleyi, bugün, Abdülhamid Han’ın vefatının yıldönümünde:

“Sultan Abdülhamid’in cenazesi Beylerbeyi Sarayı’ndan Topkapı Sa­rayı’na getirilecekti. Orada yıkanacak ve saat 9’da Sultan Mahmud Tür­besi’ne gömülecekti. Topkapı Sarayı’na gittim. Ortakapı önünde, başında kabalak, elinde tüfek tek bir nöbetçi bekliyor, Bâbu’s Saâde önündeki aka­ğalar, kemal-i nezaketle gelenleri karşılıyordu. Kubbealtı harap ve metruk (terk edilmiş), ihtişamlı devirlerin hatıratıyla meşhûn (dolu), asırların vakayiine (olaylarına) acı acı gülüyor gibiydi. Güneşin ziyası servilerden süzülüyor, çimenler üzerine dökülüyordu. Bir-iki hademe, ellerinde tırmıklar, şubatın feyizli güneşi altında yeşeren çimenler üzerinden, sarar­mış yaprakları topluyorlardı.

Sultan Ahmed-i Sâlis (III.) kütüphanesinin önünden geçtim. Siyah esvaplı bir hademe lâle bahçesi tarafından hızla koştu. Cenaze geliyordu. Sarayburnu’na doğru ilerledim. Ufak bir kafile, parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma büyük bir istimbot yanaşmış, sarı bacasından dumanlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi. Marmara, sahiller, te­peler güneş içinde idi. Uzakta Hamidiye Camii’nin narin ve beyaz binası, Yıldız’ın ağaçlıklı caddesi, sarayın çıplak ağaçları arasından görünen mü­selsel damları mebhût ve sâkitti.

Siyah, bütün siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları üzerinde, beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir sedye görülüyordu. Sultan Abdülhamid, tahta bir sedye üzerinde, yatağının içinde bîruh yatmıştı. Kalın, sarı çizgili yatak çarşafı, sedyenin kenarlarına doğru sarkıyordu. Üzerine turuncu ve yeşil nakışlı, kıymettar, koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr vurdukça şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudun, ufak bir başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde Beylerbeyi Sarayı’nın muhafızı, yanlarında iki sıra asker, sedyenin etrafında Enderûn-ı Hümâyûn ağaları, saray erkânı ağır ağır yürüyorlar­dı. Sedye el üstünde taşınıyordu. Arkada Şehzade Selim Efendi, damat pa­şalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı. Her tarafta müphem bir sükût... Hademeden biri elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerine beyaz bir mendil örtülmüştü. Bu, Sultan Abdülhamid-i Sâni’nin fesi idi. Bütün simalar mü­teessirdi. Uzakta bir bahçıvan, elinde bir çapa, melûl nazarlarını dikmiş bakıyordu. Etrafta cesedi taşıyanların kumlar üzerindeki ayak seslerinden başka bir şey işitilmiyordu. Deniz sakin ve dalgasızdı. Sarayın önünde, Bi­zans yadigârı yüksek sütunlar, güneşin ziyalarıyla parlıyordu.

Cenaze, lâle bahçesi önünden geçirildi. Hırka-i Saadet’in yeşil ve yal­dızlı kapısı önüne getirildi. Kapı açılmıştı. El üzerinde içeri girdi. Şeh­zadeler ve damat paşalar Mecidiye Kasrı’nda, cenazeye refakat edenler dışında kaldılar. Kapı kapandı, içeriye, Hırka-i Saadet erkânından başkası giremedi.

Ne münevver ne ulvî ne muhteşem bir daire idi! Burası, Osmanlı hanedanının hilafet namına inşa eylediği en bedî’î (güzel), en mutantan (tantanalı), en parlak bir mabeddi. Duvarlar mavi ve yeşil çiniler, altın yaldızlı levhalarla müzeyyendi. Sultan Selim’in halefleri, ruhlarını bu mu­kaddes mahalde fesliye ederler (ferahlatırlar), ordularının zaferleri için burada dua ederler, Hırka-i Saadet önünde gözyaşları dökerlerdi. Duvar­ların rengârenk çinileri, kıymettar yazıları göz kamaştırıyordu.

Abdülhamid Han’ın cenaze merasiminden bir görünüş...

Hacet penceresi önündeki hasırlar kısmen kaldırılmıştı. Karşıdaki geniş, buzlu camlar Haliç’in görünmesine mani oluyordu. İki yeşil kere­vet üzerinde, serviden, altı kollu ufak bir tabut, hasırların kalktığı taşlık üzerinde ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdülhamid, üryan ve bî­ruh teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklık­ları önünde müteessirâne durdum. Tabutun ilerisinde, Enderun erkânı, ellerini hürmetle kavuşturmuşlar, hizmete muntazır bekliyorlardı. Karşı­da Sultan İbrahim’in sünnet odası, asırların menakıbını (menkıbelerini) saklayan kapalı kapısı, mavi çinili duvarlarıyla tarihin bu safhasına karış­mak istemiyor gibiydi. Teneşirin etrafında, ikisi yeşil, ikisi beyaz sarıklı dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarâne bir ihtiramla na’şı yıkıyorlardı.

Sultan Abdülhamid’in beline doğru beyaz ve yeni bir keten örtülmüş­tü. Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açıktı. Vücudunda, uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu, fildişinden, câmid bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı ve sa­kalı ağarmıştı. Burnu, çehresine nispeten uzunca idi. Gözleri kapanmış, çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarının vaz’ında (duruşunda) melal ve teessür vardı. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alâmeti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsü idi. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ve ince, ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında, par­maklarının üzerinde siyah kıllar görülüyordu. Kolları bîtâbâne iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembe­yazdı. Sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Heyet-i umu­miyesi sevimli idi. Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir na’ş, yeni bir teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tâbi uzanmış yatıyordu. Herkes huşu içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu.”

Devrin Vak’a-nüvisi Ahmed Refik Bey devamla diyor ki:

“Hırka-i Saadet Dairesi tarihî bir gün yaşıyordu. O gün, vekâyi (vaka­lar) ile dolu uzun bir saltanat devresinin son sahifesi kapanacaktı. Bütün nazarlar, Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde yatan kapalı gözlerine dikilmişti. Na’şa sıcak sular döküldükçe beyaz bir duman yükseliyor, bu­hurdanlardan çıkan öd ve amber kokularına karışıyordu. Etrafta hürmet ve korku ile karışık bir sükûn hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çı­kanların hasırlar üzerindeki ayak seslerinden başka bir ses işitilmiyordu. Ayakucunda, direğin yanında, damatlardan iki zat, ellerini kavuşturmuş­lar, gözleri na’şa matuf, müteessirâne ağlıyorlardı.

Yıkama el’an bitmemişti. Sultan Abdülhamid’in, teneşir üzerinde ka­panmış gözleri, ağarmış saçları, çıplak vücudu ile bîtâbâne yatışı, kalpler­de melal ve intibah hisleri peyda ediyordu. Bazen başı birdenbire kayıyor, yanlarına doğru düşen kollarıyla masum, bîçare bir insan vaziyeti alıyor, ak ve perişan sakalıyla boynu garibâne bükülüyordu.

Nihayet na’şın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı, tabut yere indirildi, teneşir, tabutun yanına getirildi, içine kefenler serildi, Sultan Abdülhamid’in na’şı hürmetle tabutuna indirildi.

Sultan Abdülhamid, son dakikalarına kadar kendini kaybetmemişti. Hatta vasiyet etmişti. Göğsüne ahidnâme duası konacak, yüzüne Hırka-i Saadet destmali (bezi) siyah Kâbe örtüsü örtülecekti. Bu vasiyet harfiyen icra edildi...

Kefen bağlandı, tabut kapandı, sadef kakmalı, asırlar görmüş bir saatin ağır vuruşları Hırka-i Saadet Dairesi’nin ulviyyeti içinde aksetti, tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvela bir yatak çarşafı, daha üs­tüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Başına ve kollarına şallar sarıldı. Baştarafına sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Na’ş yıka­nırken çıplak bir tabut, tahta bir teneşir, Hırka-i Saadet Dairesi’nin gözle­ri kamaştıran renkli yaldızlarıyla tezat teşkil ediyordu. Şimdi Sultan Ab­dülhamid’in ipekler, şallar, sırmalar, kıymettar taşlarla müzeyyen tabutu, dairenin ihtişam ve ulviyetine uymuştu.

Saat 9’da Hırka-i Saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kal­paklar ve şapkalarıyla sefirler, zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler, bu muaz­zam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulemâ, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar, hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliaht-ı saltanat, şeh­zadeler, büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında, nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu.

Hırka-i Saadet Dairesi’nin kapısı birdenbire açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi, kalabalık o tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes, kalpler müteheyyiç, cenazeyi görmek istiyordu. Nihayet elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesi ile parmaklar üzerinde heybetli ve muhteşem dışarı çıktı. Erkân-ı devlet, zabitler, Sultan Abdülhamid’in cenazesi huzurunda idiler. Bütün nazarlar tabuta dikilmişti. Tabut, Hırka-i Saadet kapısı önünde yüksek bir mevkie konuldu. Hamidiye Camii’nin kürsü şeyhi, sırmalı yeşil esvabı, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı. Etrafına bakınarak sordu:

- Merhumu nasıl bilirsiniz?

Velveleli, hazin, müteessir birçok ses, serviler arasından aksetti:

- İyi biliriz!

Kısa bir Fatiha bu merasime de nihayet verdi. Tabut kaldırıldı, Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesi’nin, Arz odasının sağından ağır ağır geçti. Bâbu’s Saâde önüne geldi, cenaze namazı ale’l-usul burada kılındı.

Alay burada tertip edilecekti. Şehzadegân, a’yan, mebusan, erkân-ı devlet, sefirler, kumandanlar, saray ağaları hep buraya toplanmışlardı. Arada sırada, teşrifat memurlarının sırmalı esvaplarıyla ellerinde beyaz bir kâğıt,

- A’yan, mebusan, rical-i ilmiyye, ümerâ!” diye çağırdıkları işitiliyordu.

Nihayet alay tertip edildi. Servilerin önüne hademe-i şahane, zabitan ve efradı dizilmişlerdi. Tabutun önünde dedeler, Şâzelî Dergâhı dervişleri gidiyordu. Tabutu taşıyanlar, Enderûn-ı Hümâyûn ağaları ve saray erkâ­nıydı.

Tabut, Bâbu’s Saâde’den Ortakapı’ya kadar serviler arasından yavaş yavaş ilerledi. Ortakapı’dan vakar ve ihtişamla çıkarken hazin bir tehlîl, ruha huşu ve tevekkül veren tatlı bir sadâ, Ortakapı’nın taş duvarlarına, bir zamanlar vüzeraya mahbes teşkil eden kapı arasına aksetti. Enderûn-ı Hümâyûn ağaları, sala okuyorlardı. Kubbealtı’nın harap duvarlarına ak­seden bu sesler, Osmanlı ruhunun hazin feryatlarıydı. Herkes tabutun arkasından hürmetle yürüyordu. Önde, dedegânın hazin nağmeleri işiti­liyor, Şâzelî Dergâhı şeyhlerinin okudukları Kelime-i Tevhid, tekbirler ve na’tlar arasında aheste bir nakarat gibi yükseliyordu.

Cenaze, Bâb-ı Hümâyûn’dan çıktı. Sokaklar insandan görülmüyor­du. Ayasofya önünden Sultan Mahmud Türbesi’ne kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler, pencereler, damlar, bütün dolmuş, tram­vaylar durmuştu. Tabut, acıklı ve müessir dualarla, tekbirler ve tehlillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler müteessirdiler. Evlerin pencereleri kadın­larla dolu idi. Bir hanım hıçkırıklarını zabt edemiyor, mendili gözlerinde, başını duvara dayamış, ağlıyordu.

Son nefesi andıran ‘Allah!’ ‘Allah!’ nidalarıyla tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid, hürmet ve tekrim ile kabre indirildi. Os­manlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazin bir surette hitama erdi.”

YALAN SÖYLEYEN TARİH UTANSIN-Cilt6

Sayfa:135-147

Yorumlar (0)
17
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?