Zağra Müftüsü'nün Hatıraları

Hüseyin Efendi "93 Harbi" diye anılan 1877-78 Moskof Harbi'nde Rumeli'deki Müslümanların başına gelenleri kitabında anlatır.

Zağra Müftüsü'nün Hatıraları

Yirmidört Saat Yağma

Kızanlık'lı bir şaki Bulgar, arkasına aldığı bir kol yağmacı ve intikamcılarla, ileri gelen zevâtm konaklarını ve zenginlerin evlerini yağma etmekte idiler. Hacı Veli Ağa'nın ve damadı Rüşdiye muallim-i sânîsi mühendis Şerif Efendi'nin konaklarını iğneden ipliğe kadar soydular. Hacı Tayyar Ağa'nın ve Hacı Haşim Bey'in ve sonra Emin Paşa'nın konak kapılarını kırıp içeri girerlerken, Muvakkat Hükümet'ten bin rica ile alınan asker ve birkaç Bulgar ileri geleninin yetişmesi ile güç hal def edildiler.

Eşrafı ve müslüman halkı, evvelce teminat vererek hicretten alıkoyanlar ve:
«Kılınıza zarar gelirse, bizi asınız!» diyen itibarlılardan Hacı Gospodin, Minçu ve Hacı Andon çorbacılar bu hadise üzerine çağırılıp, Emin Paşa'nın konağına geldiler.

Kendilerine «Hacı ağalar, hani ya bu fenalıklar olmayacaktı? Mani olmaya niçin çalışmıyorsunuz? Sözünüz böyle mi idi?» denilince:

«Ne yapalım, elimizde ne var? İş bizde değil, fenaların önü alınmıyor. Hem bunların kanununda bir kasaba alınınca, yirmidört saat yağma etmek varmış. Biz bilmiyorduk. Yine çalışıyoruz, korkmayın, artık birşey olmaz!» dediler.

Hacı Gospodin geri kaldı. Konuşulurken Rusya sözü açılınca «Allah belâsını versin, başımıza bu felâketleri hep o getirdi» dedi.

Bu çorbacılar '92 yılı komita ayaklanmasında devlete sadakat göstermişler ve rütbelerle taltif olunmuşlardı. Bu vak'ada dahi mümkün mertebe insaniyette bulunarak uzak görüşlü davranmışlardır.

Kasaba bu halde iken, kazada Müslüman köyleri ve çiftlikleri ateşe verilip cayır cayır yanmakta idi. Ortalığı bir siyah duman kapladı. Bütün kaza matemhâneye döndü. Gönüller kan ağlamakta idi.

İstilânın üçüncü Salı günü General Gurko, beldenin eşrâfını topladı. Yeni Zağra'da isyan ettikleri için asker tarafından vurulan Bulgar eşkiyasının katillerini istedi.

«Orası başka kazadır, biz oradan mes'ul değiliz» cevabı verildi.

Helâ Çukurlarındaki Silâhlar

Bu yoldan itham edemeyince mevzuu değiştirdi.

«Her kimde silâh varsa yarın öğleye kadar muhakkak hükümete teslim olunmalı. Sonra kuyular ve ayak yolları aranacak. Balta, satır ve ekmek bıçağından maada silâha dair her ne bulunursa, o hane halkı katliam edilecek ve sonra da kasaba askere yağma ettirilecektir» diye bizi tehdit etti.

Rehin olarak da eşraftan, eski Rüsûmat Müdürü Rıza Bey, Derviş Bey Zade Arif Bey ve Debbağ Hacı Hafız Halil Efendi hükümette alıkondular. Ötekiler bu emrin yerine getirilmesi için geri gönderildiler.

Müslümanlara edilen eza ve cefânın gitgide arttırılmasından ötürü, ben âcizi hadden aşırı hüzün ve keder boğup, hıçkıra hıçkıra ağlar ve gözlerimden sel gibi yaşlar döker idim.

Pek çok kimseler, iyice silâhlarına kıyamayıp helâ çukurlarına atmışlardı. Bu tehdit üzerine halk birbirinden dâvâcı oldu. Bellerine kadar necasete girip türlü meşakkatle silâh çıkarmaya çalıştıkları görülüyordu.

Kuyuya atılan büyük bir bıçağımın çıkarılması ve hallerin fenalaşması düşüncesiyle o gece uyuyamadım. Çarşamba sabahı bıçağı çıkarmakla uğraştım. Mahalle kahvesinde, meyus olup oturan komşularla azıcık hasbihal edilerek bazı varanla Rüşdiye mektebine gidildi.

O sabah «Herkes dükkânını açsın, işiyle meşgul olsun!» diye tellâl bağırtıldığından, artık işler düzeldi ümidiyle, esnaf çarşıya gitmek üzere iken hava yine değişti.
Bulgar zaptiyeleri vasıtasiyle, kırk kadar eşraf ve muteberan ile birlikte hükümete götürüldüm.
«Generalimizin sizlere birkaç sözü ve tenbihi var» diye, umumi meclis odasına konduk.
«Bizi ne için topladılar, acaba ne var?» derken, çarşı tarafından büyük bir kalabalık görüldü.

Al Kanlar İçinde

Bıçak ve sopalarla vurarak ve dürterek altı tane müslümanı al kanlar içinde getirdiler. Kim olduklarını tanıyamadık. Hükümet dairesi domuz ahırına dönmüştü. Önleri haç işaretli, komite kalpaklı Bulgar canileri, kabadayı çalımlarıyla öteye beriye gezinmekte idiler. Bizlere ve o altı yaralı mazlum Müslümanın perişan hallerine alaylı alaylı bakıp gülüyorlardı. Bu hal, elem ve kederimizi arttırıyordu.

Kır bıyıklı bir süvari generali, sekiz on kadar Kazakla geldi.

Türkçe ve ağır küfürler savurarak «Askere kurşun atarsınız ha! Bağlayın şu kerataları!» emrini verdi.

Bizi de şiddetle azarlayarak «Aşağı inin!» dedi.

Bizleri de derhal merdiven ayağına indirdiler. O biçareleri ise tekme vurarak ve bıçak saplıyarak bağladılar. Maksatları sadece eziyet ve tahkir etmekti. Yoksa onların zaten ayakta durmaya bile mecalleri kalmamıştı.

Bizlere dönerek «Bu adamları, askere kurşun attıkları için, başkalarına ibret olsun diye şimdi kapılarının önüne asacağım! Siz de görün ve ötekilere anlatın da böyle yapsınlar... Haydi marş!» dedi.

Bu emir üzerine özür dileyerek, bu hale tahammül edemeyeceğimizi, bizi affedip idam yerine götürmemesini, bir ağızdan rica eyledik.

«Olmaz, âdet böyle, gelmeye mecbursunuz. Haydi yürüyün!» dedi.

Derhal etrafımızı iki bölük intikamcı Bulgar askeri sardı ve marş kumandası verildi ...
önümüzde 6 süvari ile General, arkamızda o 6 günahsız, onların arkasında da Bulgar şakileri ve 6 süvari Kazak olarak yola koyulduk!

İdam Yerinde

Sokaklar iki taraflı Bulgar hunharları ile hınca hınç dopdolu idi. Yerler ise Kur'ân-ı Kerim yaprakları ve parçaları ile kaplanmıştı, ayak basacak yer bulamıyorduk. Fırsat buldukça, bu mübârek yaprakları alır, mânâsında ümit verici haberler bulmaya çalışır, ceplerimize koyardık. Bulgarların kimi bize baş sallar ve elleriyle asılacak ve kesileceğimizi işaret ederlerdi.

Karagöz Alanı denilen meydanda üç araba yaralı Bulgar'a tesadüf olundu. Yanlarında iki bölük intikamcı askeri duruyordu. Bizler geçerken yaralılar inleyip sövmeye başladılar.

Bölüklerden bir şaki «Kızkardaşını ...diğimin Türkleri! Bizim gâvurları öldürürsünüz ha!» diyerek, pür-hiddet üzerimize tüfek çevirdi.

Artık sağ dönme ümidimiz kalmadığından abdestli bulunmadığımıza üzülüyorduk. Tövbe ve istiğfar edip devamlı kelime-i şahâdet getirmeye başladık. Böyle korku ve haşyet içinde, yeis ve dehşetle idam yerine geldik.

O bîçâreler vücutlarından kanlar akarak yalvarırlar, Bulgarlara hitaben «Komşular, bizde silâh kaldı mı? Kime, ne vakit silâh attık? Hanginize bir fena söz söyledik? Söyleyin! Niçin böyle yalan ve iftira ile bizleri astırıyorsunuz! Yazık değil mi, hiç insafınız yok mu?» dedikçe, hain gaddar Bulgarlar, cevap bulamayıp, put gibi sessiz, hareketsiz dururlardı.

Hakikaten bu mazlumlar öteden beri kendi işleriyle meşgul kimseyi incitmemiş ırz ehli adamlar idiler. Silâh attılar sözü, sırf Müslümanlardan intikama vesile olsun diye uydurulmuş bir yalandı.

İnsafsızlar, zavallıların göğüslerine kunduralariyle şiddetle basarak eza ve cefa etliler. Hakaret ederek birer birer çekip saçaklara astılar. Allah cümlesine rahmet eylesin.

Tarihçe-i Vak'a-i Zağra (Zağra Müftüsünün Hatıraları), Hüseyin Raci Efendi, İz Yayıncılık, İstanbul 2012

Güncelleme Tarihi: 25 Şubat 2019, 12:11
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35