Prof. Çetinsaya: Halen Tanzimat'ı yaşıyoruz

Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, bugün YÖK başkanlığını devraldı. Peki, kimdir Çetinsaya, nasıl bir düşünce dünyasına sahiptir? 2009 yılında Aynur Erdoğan'ın kendisiyle yaptığı röportajı, hem önemine binaen hem de Çetinsaya'nın anlaşılabilmesi maksadıyla yeniden yayınlıyoruz... Çetinsaya, bugünün halen çözülmemiş sorunlarından jakoben siyasetin kökleri, merkeziyetçi yönetim gibi meselelerin tarihi arkaplanına ışık tutmuştu

Prof. Çetinsaya: Halen Tanzimat'ı yaşıyoruz

Aynur Erdoğan / Dünya Bülteni

Günümüz siyasal, sosyal, kültürel ve hatta ekonomik ortamını oluşturan koşulların şekillenmeye başladığı süreç olarak 19. yüzyıl tarihini bu hafta İstanbul Şehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya ile konuştuk. Çetinsaya Tanzimat'tan başlayarak Osmanlı Devleti'nin son yüzyılında ortaya atılan siyasi çözüm/olanakları anlatırken bunların günümüzdeki yansımalarına ayna tuttu. Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya ile söyleşimizde Osmanlıcılık, İslamcılık, Milliyetçilik, olarak beliren politikalara neden ihtiyaç duyulduğuna ve anlatılagelenin ötesinde, bu politikaların siyasi süreçlerdeki etkisine ilişkin açıklamaları bulabilirsiniz.

Tanzimatla başlayan ve II. Abdülhamit döneminde artık belli bir rotaya kavuşan Osmanlı modernleşme sürecinin günümüz siyasi-toplumsal ikliminin anlaşılmasındaki yeri nedir?

Ben son 200 yılı bir bütün olarak görüyorum. Dünya ve Osmanlı tarihi açısından son 200 yıl çok önemli ve bugünleri belirleyici. Bu süreçte bir taraftan Endüstri Devriminin, diğer taraftan Fransız Devriminin şekillendirdiği bir dünya ortaya çıkıyor. Biz aslında bugün Kürt meselesi, Ermeni meselesi de dahil olmak üzere birçok meselelerimizi bu iki olayın yarattığı kavramlarla konuşuyoruz. Fransız Devrimi öncesinde milliyetçilik diye bir kavram yoktu. Osmanlı tarihi bağlamında da bakarsak gerek bahsettiğim bu iki faktör dolayısıyla emperyalizmin ve milliyetçiliğin 19. yüzyıl boyunca gelişmesi, ve daha da farklı olarak 18. yüzyılın ikinci yarısında Rusya'nın Avrasya coğrafyasında büyük bir güç olarak belirmesi karşısında, bütün parametrelerin değiştiği bir ortamda, Osmanlı Devleti de kendini bir değişim ihtiyacı içerisinde hissetmeye başladı; 'Nizam-ı Cedid' (yeni düzen) tartışmaları 'Tanzimat'a, onun da yetmediği noktada 'Meşrutiyet'e ulaştı. Kısaca, gerek Osmanlı tarihinin iç şartları sebebiyle gerekse dış dünya şartları sebebiyle yeni bir ortam oluştu.


TANZİMAT REFORMLARINI SAVUNANLAR BUGÜN KÜRESELLEŞMEYİ SAVUNANLAR GİBİDİR

Biz o ortamı solumaya devam ediyoruz.


Biz o ortamın kavramlarıyla konuşuyoruz; benzer reaksiyonlar, tepkiler gösteriyoruz. Mesela 1840'larda Tanzimat sürecine ilişkin alınan tavırlar tıpkı bugün küreselleşme karşısındaki tavırlarımıza benziyor. Tanzimat döneminde Osmanlı devlet adamları arasında iki belirgin tavır vardı: Batıdaki yeni gelişmeler karşısında, eski kavram ve kurumlarımızı tamamen bırakacağız ve yepyeni kavramlar ve kurumlar alacağız diyerek Tanzimat reformlarını savunanlar; ve Osmanlı Devletinin herhangi bir adaptasyon ya da entegrasyon sürecine girmesine gerek yok, eski kavramlarımızla ve kurumlarımızla devam edelim diyenler vardı. Birinciler, Endüstri Devriminin ve Fransız Devriminin ortaya çıkardığı dünyaya Batı medeniyeti olarak bakıyorlardı. Biz bu medeniyetin karşısında duramayız; Önüne gelen her şeyi yıkan coşkun bir nehir ya da sel karşısındayız; eğer yaşamak istiyorsak tek yapacağımız, bu selin akıntısına uygun olarak yüzmeye çalışmaktır; Ancak bu şekilde kurtuluruz aksi takdirde mahvoluruz şeklinde düşünüyorlardı.


BATI GÜVENLİK DAİRESİNE DAHİL OLMAMIZ RUSYA BASKISI SEBEBİYLEDİR

Yoğun bir taarruz karşısında "Batılı kavram ve kurumları alalım" veya "eski kavram ve kurumlarımız baki olsun" şeklinde ortaya çıkan bu uç akımların oluşmasını anlayabiliyoruz. Eklektik bir tavrın oluşması süreci nasıl gerçekleşti?

İsterseniz önce şu 200 yıllık analizi bitirelim. Son 200 yıla bir bütün olarak baktığımızda üç temel mesele var. Bir tanesi, 18. yüzyılda Rusya'nın Avrasya'da büyük bir askeri güç olarak ortaya çıkması ve Osmanlının aleyhine sürekli olarak genişlemesidir. Bu durum Osmanlı-Cumhuriyet ayrımı olmaksızın bizim son 200 yıllık tarihimizi çok etkilemiştir. Genç kuşaklar bunun çok farkında olmayabilir; Tarihi süreklilik pek dikkate alınmıyor; Ama diyebilirim ki, 18. yüzyılın sonundan, 1770'lerden soğuk savaşın bittiği 1990'lara kadar ideolojiler, rejimler ve kişiler (padişahlar ya da cumhurbaşkanları) ötesinde Türkiye'nin dış politikasını belirleyen böyle bir süreklilik var. Rus ordularının İstanbul'a gelebileceği veya Doğu Anadolu'yu işgal edebileceği korkusu mevcut. Osmanlı ya da Cumhuriyet ordusunun yenişemediği büyük bir askeri güç olarak Rusya varlığı bizim dış politikamızı belirleyen temel bir unsurdur. Bizim gerek Tanzimatta gerek Cumhuriyette 'Batı güvenlik sistemine dahil olmaya çalışmamız bu baskı dolayısıyladır ve bu giderek iç politikamızı da belirlemiştir. Batılılaşma girişimleriyle bu eğilim arasında yakın ilişki var.

Birincisi Rusya faktörü. İkincisi?

Son 200 yıllık tarihe baktığımda ikinci gördüğüm süreklilik azınlıkları entegre etmekte yaşanan sorunlardır. Fransız ihtilali sonrası Balkanlardaki Hıristiyan unsurlar arasında bir takım özerklik, ve giderek milliyetçilik ve self determinasyon talepleri ortaya çıkmaya başlıyor. Osmanlı buna karşı çözüm üretmeye çalışıyor. Bu eğilim önce imparatorluktaki gayrimüslim unsurlarla başlıyor. Sırasıyla Sırplar, Rumlar, Bulgarlar vs. Fakat daha sonra Arnavutlar, Araplar gibi Türk olmayan Müslüman unsurlara da sirayet etti.


GAYRİMÜSLİM VE MÜSLÜMAN MİLLİYETÇİLİĞİ ELİT MİLLİYETÇİLİĞİDİR

Toplumsal kökeni var mı, yani halkların milliyetçiliğinde mi bahsediyoruz?

Bu, Şamlı Muhammed Efendi'nin veya Prizrenli Süleyman Efendi'nin milliyetçiliği değil tabii ki. Halkın mahkemelerde veya okullarda kültürel bir takım talepleri olabilir. Ama gerek gayrimüslimler için gerek Türk olmayan Müslüman unsurlarda milliyetçilik elit milliyetçiliği olmuştur. Türk milliyetçiliği nasıl önce Türk elitleri arasında yayılmış ve ancak bir devlet ideolojisi haline geldikten sonra halka benimsetilmeye çalışılmışsa diğer unsurlar için de böyledir. Bütün Ortadoğu'da olduğu gibi daha sonra milli devletlerin kurulmasıyla halka sirayet etmiştir. Önce devletler yaratılmış; bu devletler milletini yaratmaya çalışmışlardır. Analizimize dönersek, Osmanlı bu azınlıklar meselesinin sarsıntılarını ciddi bir şekilde yaşamıştır. Bu mesele Cumhuriyet döneminde de baş gündem maddesi olmaya devam etti.

Üçüncüsü ise, 1850'lerden itibaren başlayan bir süreç olarak ekonominin, mali yapının dışa bağımlılığıdır. Bu da son 200 yılda süreklilik gösteren bir durumdur.

Birbiriyle bağlantısı olan faktörler bunlar?

Evet. Özelikle Rusya ve milliyetçilik faktörleri birbiriyle bağlantılı; Bir yanda Rusya'nın baskısı, diğer yanda gayrimüslim milliyetçiliğin başlaması. Bu gayrimüslim milliyetçiler Slav-Ortodoks unsurlar ve Rusya aynı zamanda bunların hamisi gibi davranıyor. Osmanlı yöneticileri için bu çok büyük bir sorun. Çünkü gayrimüslimler Osmanlı imparatorluğunda nüfusun yüzde 40'ını oluşturuyorlar. Hiç küçümsenecek bir rakam değil. İşte Tanzimat devlet adamları bu tablo karşısında, emperyalizm ve milliyetçilik çağında biz bu devleti nasıl ayakta tutarız diye bir dizi cevap geliştiriyorlar. Hem dış güçlerin emperyalist emelleri hem içerde uyanan bu milliyetçiliğe karşı devleti nasıl ayakta tutarız? Buna buldukları cevap, Osmanlıcılık ve Tanzimat.

Şu durumda Osmanlıcılık bir Batılılaşma modeli olarak ortaya çıkıyor.

Evet. Tanzimat sürecinde, yani 1830'lardan 1870'li yıllara kadar olan süreçte devleti yönetenlerin ürettiği hakim formül Osmanlıcılık yahut "ittihad-ı Osmani." Buna daha sonra "ittihad-ı İslam" ve "ittihad-ı Etrak" eklenecektir. 1870'lere kadar olan Tanzimat sürecine baktığımızda ise gayrimüslim milliyetçiliğini önlemek ve devleti yaşatmak için farklı zamanlarda üç farklı ama birbirini tamamlayan teklifle karşılaşıyoruz. Birincisi 1839 Tanzimat Fermanı ile simgelenir. Buna göre eğer biz bir hukuk devleti yaratabilirsek –onlar kanun devleti diyorlar- tebaamıza kanun önünde eşitlik verebilirsek gayrimüslim milliyetçiliğin önüne geçebiliriz diyorlar. Bu kanun devletini de tanımlamışlar: Can ve mal emniyeti, ırz ve namus emniyeti, vergi ve askerlik adaleti gibi bir dizi temel insan haklarını verebilirsek biz bunları entegre edebiliriz gibi bir anlayış var kafalarında. Kafalarındaki bu kanun devleti de Avrupa'da İngiltere'de olduğu gibi meşruti monarşiler değil, Prusya ve Avusturya'da olduğu gibi mutlaki monarşilere denk geliyor. Fakat 20 yıllık bir uygulamadan sonra, özellikle Kırım Harbi sonrasında bunun da yetmediği ortaya çıkıyor.


İNSANLARIN DİN VE IRK KISTASI OLMADAN EŞİT OLARAK ALGILANDIĞI BİR OSMANLI KİMLİĞİ SİYASETİ UYGULANIYOR

1839 sonrası uygulamaların Gayrimüslim milliyetçiliğini önleyemediği, devletin güvenliğini sağlayamadığı, yabancı müdahaleyi azaltamadığı ortaya çıkınca Tanzimat'ın ikinci kuşağından Âli ve Fuat Paşalar yeni bir projeyi gündeme getiriyorlar. 1856 Islahat Fermanı ile simgelenen bu projede 'müsavat' (eşitlik) ilkesi daha belirgindir. Bu sadece Osmanlı tarihi açsından değil İslam tarihi içinde de çok önemli bir hadise. Artık gayrimüslimlerle Müslümanların her bakımdan eşit olduklarını ilan ediyorlar. Karma eğitimi teşvik ediyorlar. Hatta gayrimüslimlerin askerliği bile bu dönemde gündeme geliyor; Kağıt üzerinde kabul ediliyor ama fiilen uygulanamıyor. Ayrıca bunlar Tanzimat'taki gibi temel insan haklarını sağlamanın yanı sıra sosyal ve ekonomik olarak gayrimüslimleri kalkındırma projesini gündeme getiriyorlar. Diyorlar ki, biz bunları sosyal ve iktisadi olarak kalkındırırsak o zaman hoşnut olurlar ve ayaklanmaları için, devletten ayrılmaları için bir sebep kalmaz. Bütün yollar, köprüler, modern zirai uygulamalar hep bu vesileyle ortaya çıkmış ve 1860'larda uygulanmıştır. Ama 1870'lerin başına gelindiğinde bunun da yetmediği ortaya çıkıyor ve bunun üzerine Tanzimat'ın üçüncü aşaması olarak, Mithat Paşa gibi devlet adamları ve Namık Kemal gibi Yeni Osmanlı aydınları tarafından üçüncü çözüm yolu teklif ediliyor. Artık son çare olarak, Batı medeniyetinin vardığı en son aşamaya geçmek: bütün tebaaya siyasi haklarını vermek; yani meşrutiyete, anayasal ve parlamenter rejime geçmek..

Geleneksel yapı çözülüyor ve modern meşruti yapıya doğru gidiliyor.

Dikkat ederseniz önce basit bir insan hakları verildi, basit bir hukuk devleti formülasyonu getirildi. Sonra bu yetmedi; eşitlik, karma eğitim, sosyal ve iktisadi kalkınma formülleri gündeme geldi. Ve bunların da yetmediği yerde artık nihai aşama olarak siyasi hakları sağlamak tartışıldı. Seçme-seçilme hakları, parlamento, anayasa; yani meşruti monarşi… Bu Osmanlı devlet adamları arasında büyük bir tartışma konusu; Bunun gerekli olup olmadığı, ülkeyi iyiye mi kötüye mi götüreceği konuşuluyor. Diyebilirim ki, Türk siyasi hayatının en temel tartışma konularından bir tanesidir bu. Siyasi tartışmalara 100 yıllık bir eksende bakarsak 1860'larda ortaya çıkmış bu birkaç tartışma 100 yıl sonra bile Türkiye'de etkisini hissettirmektedir.


VATANDAŞIN EĞİTİM SEVİYESİ GELİŞİRSE MEŞRUTİYET UYGULANABİLİR

Siyasi eşitlik anlayışının karşısına II. Abdülhamit'in meşrutiyete karşı takındığı olumsuz tavrı mı koyuyorsunuz?

Kesinlikle. Osmanlı düşüncesinde bir kırılma var. Mesela bu siyasi hakları verme, meşrutiyet meselesi. Abdülhamit burada yalnız da değil. Âli ve Fuat Paşalar da böyle düşünüyordu. Bizim gibi mütecanis olmayan çok farklı ırk, mezhep ve dinlerden oluşmuş bir imparatorlukta meşrutiyet, parlamento bizi iyiye değil kötüye ve bu ülkeyi parçalanmaya götürür diye bakıyorlar. Ancak eğitim seviyesinin gelişmesinden, vatandaşların belli bir eğitim seviyesine gelmesinden sonra meşrutiyet uygulanabilir diye düşünüyorlar.

Bu, çok jakoben, tepeden inmeci bir tavır değil mi?

Tartışılabilir. Nitekim 1908'de tekrar parlamento açıldığında Abdülhamit açılış nutkunda şöyle diyecektir: "Yaptığım reformlar sayesinde ülkemizdeki eğitim seviyesi ilerlediği için meşrutiyete tekrar geçiyoruz." Türk siyasi düşüncesindeki temel bir kırılma budur.

Abdülhamit'in bu sözünden meşrutiyet için halkın eğitim seviyesinden çok yönetici elit tabakasının eğitimini öncelediğini anlayabilir miyiz? Modern jakoben anlayıştan farklı sanki…

Olay çok daha karmaşık aslında. Âli ve Fuat Paşalar ve Sultan Abdülhamit gibiler iktidarın denetlenmesine karşılar. Çünkü parlamento demek, iktidarın denetlenmesi demektir. Osmanlı benzeri bir imparatorlukta parlamento açtığınızda bazı durumları göğüslemek zorundasınız. Azınlıklar, Arnavutlar, Araplardan oluşan öyle bir parlamento var ki karşımızda, iktidar açısından baktığınızda zapt edilemez, kontrol edilemez bir görüntü arz ediyor. Nitekim 1877-78 parlamentosu böyle bir parlamentoydu. Devlet adamları "ülke hazır değil" derken aslında kendi siyasi güçlerini kastediyorlar. Ama bunun karşısında Mithat Paşalar da şu soruyu soruyordu: daha düne kadar beğenmediğimiz, bahçıvan diye küçümsediğimiz Bulgarlar, Rumlar, isyan eden diğer Balkan halkları parlamenter rejimi beceriyor da Müslüman Osmanlı halkı niye beceremesin?

Demokratik sisteme geçişin sancıları.

Büyük ve samimi bir tartışma bu aslında. 1860'ların ikinci yarısında başlayan bu tartışma 1960'lara kadar devam etmiştir. 1960'larda Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerine sorulduğunda "benim oyumla köylünün oyu bir olmamalıdır" demişlerdir. Bu aynı zihniyetin devamıdır. Çünkü Âli ve Fuat Paşalar da gemiyi çımacının veya yolcunun değil ehil bir kaptan ve ekibinin yönetebileceğine inanıyorlardı. Bize Batının "konstitüsyon"undan önce "institüsyon"u lazım diyorlardı.


"AYDINLANMAMIŞ HALKIN BAŞINI BOŞ BIRAKIRSAN YA DAVULCUYA KAÇAR YA ZURNACIYA"

Demokrasi tarihimizdeki ordunun vesayet geleneğini de bu zihniyetin devamı olarak mı görüyorsunuz?

Tabii. Bu zihniyet açısından bakıldığında, eğitimsiz, aydınlanmamış halk serbest iradesiyle doğruyu seçemez; "aydınlanmamış halkın başını boş bırakırsan ya davulcuya kaçar ya zurnacıya" anlayışı baskındır. Bir başka sorun ise azınlıklar: serbest seçimlerin yapıldığı bir ülkede azınlıkları nasıl kontrol edeceksiniz? Serbest seçimler ülkenin geleceği için çok da hayırlı şeyler değildir anlayışı beliriyor. Ankara Siyasal'dan bir hocam demokrasi tarihinde en büyük yanlışın çok partili demokratik rejime 1950'de geçilmesi olduğunu söylüyor; Bizim de İspanya gibi 1975'te demokrasiye geçmemiz gerektiğini savunuyor. Bu görüşün altında söz konusu zihniyet var.

O dönemden beri süreğenliği olan tartışmalardan bahsediyordunuz?

Evet, bir tanesi bu: Türk halkının siyasi ehliyete sahip olup olmadığı tartışması; o dönemde % 80 gibi büyük bir kırsal kesim oranından bahsettiğimiz için Anadolu köylüsü demek daha doğru olur aslında.

İkinci temel tartışma ise merkeziyet-adem-i merkeziyet tartışmasıdır. Bu tartışma 1860'larda da yapılmıştır, 1980-90'ların Türkiye'sinde de yapılmaktadır. Adem-i merkeziyet bu ülkeyi felakete götürür mü götürmez mi? Burada da iki kamp ortaya çıkmıştır. Abdülhamit, Âli ve Fuat Paşalar ve İttihatçılar kesinlikle felakete götüreceğine inanırlar; Mithat Paşa, Prens Sabahaddin ve Hürriyet ve İtilafçılar ise iyiye götüreceğine..

Farklı üç grup insan?

Bu temel tartışma konularında ideolojiler üstü bir durum ortaya çıkıyor. Bunların ideolojileri, dini algılamaları, dünya görüşleri farklı ama ülke yönetimine ve siyasete yönelik fikirleri aynı.


ANADOLU'NUN SOSYAL-SİYASİ COĞRAFYASI BU DÖNEMDEKİ GÖÇLERLE OLUŞTU

Balkan savaşlarından sonra gayrimüslimlerin devletten ayrılmasıyla Müslüman nüfus oranı daha yüksek olunca politikaları değişmedi mi?

Tablo 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra değişiyor. Sözü geçen %40 gayrimüslim nüfus %20'ye iniyor. Çünkü devletten kopmalar yaşanmış, ve Balkanlardan ve Kafkaslardan büyük göçler meydana gelmiş. Buralardan yaklaşık beş milyon kişinin göç ettiği tahmin ediliyor. Bugünkü Anadolu'nun sosyal ve dahası siyasi coğrafyası da bu göçlerle oluşuyor. Bugünkü Eskişehir ve Bursa gibi illerdeki nüfus yapısı, Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen bu göçlerle ve devletin bunları nereye yerleştirdiğiyle alakalı olarak değişiyor.

Pan-İslamist politikanın zemini de bu şekilde mi oluşuyor?

Evet. Pan-İslamist politika deyince aslında üç şey anlıyoruz. Ama biz modern Türkiye'nin kökleri bağlamında bunlardan ikisini gündeme getirebiliriz. Birincisi, dış politika bağlamında dünyadaki Müslümanlarla dayanışma, işbirliği anlamında Pan-İslamizm. İkincisi Osmanlı imparatorluğunda yaşayan farklı Müslüman unsurlar arasında bir birlik yaratma anlamında Pan-İslamizm. Yani İttihad-ı İslam. Osmanlı belgelerinden ortaya çıkan üçüncü anlamı ise Sünnilik ile Şiilik arasında bir yakınlaşma ve birlik meydana getirme projesidir.


İTTİHAD-I İSLAM DÜNYADAKİ VE OSMANLI İMPARATORLUĞUNDAKİ GELİŞMELERE CEVAPTIR

İttihad-ı İslam'ın ilk tartışması 1860'ların ikinci yarısı ile 1870'lerin birinci yarısındadır ve Namık Kemal'in başını çektiği Yeni Osmanlı kuşağı tarafından, onların gazetelerinde gündeme gelmiştir. Dünyadaki ve Osmanlı imparatorluğundaki gelişmelere cevap mahiyetindedir. Bu kesimleri Almanya'nın birleşmesi, yani Pan-Cermenizm ve Osmanlıya kök söktüren Pan-Slavizm çok etkilemiştir. Bunların karşısında ve bunları model alarak 'İttihad-ı İslam'ı savunmaya başlıyorlar.

Osmanlı Devleti yaklaşık 16. yüzyıldan beri Müslümanların hamiliğini yapmış ve hilafet bayrağını taşımış. II. Abdülhamit'in Pan-İslamist politikasıyla ne değişti?

Bu çok isabetli bir soru. 19. yüzyılda bir iletişim ve ulaşım devrimi oldu. Globalleşme yaşanıyor. Buharlı gemilerin, demiryollarının ve telgraf hatlarının getirdiği inanılmaz bir globalleşme. Bombay'dan çekilen telgrafı İstanbul'da okuyorsunuz; İstanbul'dan çekilen telgrafı Kazan'da okuyorsunuz. Telgraf devrimi bütün dünya için, ama özellikle İslam dünyası için çok önemli. Sömürge halindeki veya bağımsız Müslümanlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar telgraf sayesinde haberleşebiliyorlar. O dönemin İstanbul gazeteleri bu manada inanılmazdır. Hem Londra parlamentosundaki bütün tartışmaları yayınlarlar, hem de Kaşgar'dan, Kalküta'dan, Bombay'dan, Güney Afrika'dan, Cezayir'den gönderilen bir sürü telgrafı..

İkinci olarak ise gazeteler aracılığıyla kamuoyu denen olgunun ortaya çıkmasına işaret edebiliriz. 1860'lardan itibaren gazeteler büyük bir etkiye sahip oluyor. Gazete beş bin satabilir ama Yemen'deki bir kahvehanede de okunuyor, Kırım'da da okunuyor ve inanılmaz bir etkisi var. İnsanlar birbirinden haberdar olmaya başlıyor. Mesela o dönemin gazetelerinde inanılmaz yazı dizileri var. Türkistan nasıl bir yerdir, Çin Müslümanları ne yapar, Japonya nasıl bir yerdir, Güney Afrika Müslümanlarının durumu nedir, Malezya'da, Endonezya'da –o zamanki adıyla Açe ve Sumatra'da- Müslümanlar ne yapıyor… müthiş bir haberleşme ağı ortaya çıkıyor ve Osmanlı aydınları İslam dünyasını, İslam dünyası Osmanlıyı tartışmaya başlıyorlar.

Bunun yanı sıra tarikatların da müthiş bir etkisi oldu. O dönemde ulus-devlet sınırları olmadığı için Türkistan'dan kalkan bir derviş Anadolu'da nüfuz alanı bulabiliyor. Tarikatların ağları çok geniş; İstanbul'un da mutlaka uğranılan bir merkez olduğunu göz önünde tutarsak bu dolaşan dervişler İstanbul'a bilgi getiriyorlar ve buradan aldıkları bilgiyi İslam dünyasının her yerinde uğradıkları tekkelerde paylaşıyorlar.

Bir de Cemaleddin Afgani gibi figürler var.

Evet. Ama onun gibi adı meşhur olmamış daha birçok figür var.

Bu durum Pan-İslamizmin toplumsal zeminini oluşturuyor.

Evet. Tarikatlar, gazeteler, Hac..

Siyasi boyutuna gelecek olursak…

İttihad-ı İslam önce bazı aydınların gazetelerde yazdığı fikirlerden ibaretti. Ama bu ne zaman toplumsal taban buluyor ve siyasi onay kazanıyor derseniz, bu da 1875-1878 dönemine ve sonrasına denk gelir. Çünkü 1878 Berlin Anlaşmaları sonrasında gayrimüslimlerin oranının yüzde yirmiye indiğini görüyoruz. Balkanlar dışında, Batı Anadolu'da 3 milyon kadar Rum Doğu Anadolu'da 1 buçuk milyon kadar Ermeni var; bir de az sayıda Arap Hıristiyanları.. Devlet adamları şunun farkına varmışlar; artık gayrimüslim milliyetçiliğini önlemenin yolu yok. İleride erken Cumhuriyet tarihinin ve Birinci Dünya Savaşının anlaşılmasında etki edeceğini düşündüğüm diğer bir fikirleri de, bu yüzde yirmi "Hıristiyan unsurun bir kısmının ileride gidebileceği, ve ancak Anadolu topraklarındakilerin bir şey koparamayacağıdır". Yani Bulgaristan falan elden gidebilir ama Anadolu topraklarında yaşayan gayrimüslimler bizden bir şey koparamaz diye düşünüyorlar. 1071'de girdiğimiz bu topraklarda bizden hiçbir şey koparamazlar; İsterlerse bavullarını alıp giderler türünden bir bilinç var. Bu yazılı değil ama yaptığımız satır arası okumalar, çeşitli referanslar bunu gösteriyor. Zaten bavullarını alıp gitmişler ya da gönderilmişlerdir! Kurtuluş Savaşı sonunda 13 milyon nüfusu var Anadolu'nun. Buna 3 milyon Rum ve 1,5 milyon Ermeni'yi ekleyin. Nasıl bir Türkiye ortaya çıktığını tasavvur edin..


"İTTİHAD-I İSLAM'LA YÜZDE SEKSEN MÜSLÜMAN NÜFUSUN BİRLİĞİNİ SAĞLAYACAĞIZ"

Bu durum da İslamcılığın diğer bir toplumsal zeminini oluşturuyor.

II. Abdülhamit'in danışmanları –ki başlarında Ahmet Cevdet Paşa gelir- bu yüzde yirminin artık elde tutulmasının zor olduğunu ve fakat yüzde sekseni de elde tutmanın zorlaştığını görüyorlar. Çünkü bu yüzde seksen de mütecanis değil. Arnavutlar, Araplar, Kürtler… ayrı birer siyasi, sosyal, kültürel vizyonu var. Anadolu bir inançlar, farklı mezhepler mozaiği. Biz İttihad-ı Osmani yerine İttihad-ı İslam yapacağız ve bu yüzde sekseni ortak bir kimlik etrafında toplayacağız diyorlar. Balkanlara yaptığımız yatırımı artık Anadolu'ya yapacağız. Yüzde 80'i hem sosyal ve ekonomik olarak kalkındıracağız –demiryolu, köprüler, okul, hastane vs.- hem de siyasi ve ideolojik olarak bunları yeniden inşa edeceğiz. Aslında bu Müslüman millet inşasıdır. Bunu Kemal Karpat hocamız ayrıntılı olarak değerlendirdi. İşte bu 1880'lerde başlanan şey bir Müslüman millet inşasıdır; ve sonuçları yalnız modern Türkiye'yi değil, modern Ortadoğu'yu da etkilemiştir.

Sizce Pan-İslamizm devletin içine düştüğü zor duruma çözüm arayışı olarak ortaya konan pragmatist bir politika mıydı, yoksa zor durumda kalanın özündekine ve manevi olana sığınması mıydı?

Birkaç açıdan bakılabilir. Yani gerek 1830'lardaki değişimi savunan aydınlar gerekse meşrutiyet dönemi İslamcılarının görüşleri aşağı yukarı aynı. Ana paydaları, Batı medeniyetinin bir karşı konulamaz taşkın bir sel olduğu; makineleriyle, toplarıyla, tüfekleriyle, mallarıyla, fikirleriyle gelen ve İslam dünyasını istila eden bu Batı medeniyetinin önünde durulamayacağıdır. 1830'lardaki metaforla II. Meşrutiyet İslamcılarının metaforları aynıdır. Bu "seyl-i huruşan"ın karşısında durmak çok zor, ellerini açıp karşı durmaya kalkışırsan parçalanırsın, ancak akıntıya uyup yüzebilirsen belki kurtulursun. Bu da Mustafa Kemal'de daha sonra "medeniyet bir nurdur, ona bigane kalanları yakar" şeklinde bir metafora dönüşüyor. Sadece bu metaforlar üzerinden bir çalışma yapılabilir.

Diğer taraftan medeniyet kendine dahil olanları da yakıyor.

Temel argümanları şu: Osmanlı İmparatorluğu son bağımsız İslam devletidir. Gerçekten de baktığımızda bütün İslam dünyası sömürgeleşmiş, bir tek İran ve Fas kalmış –onlar da yarı sömürge- sadece bağımsız kalan Osmanlı devletidir. Osmanlı Devletine bir zaaf gelirse İslam'a bir zaaf geleceğine, son İslam devletinin yıkılması veya parçalanması veya yabancı işgaline uğraması durumunda İslam'ın da yeryüzünden silineceği, dayanaklarının kalmayacağı şeklinde bir bakışları var. Bu nedenle de bütün bunları ehven-i şer olarak görüyorlar. Ve "batan gemi" metaforunu kullanıyorlar; batan bir gemiden bazı yükleri atmakta tereddüt etmeyeceksin; edersen hepten mahvolursun..


BALKAN HARBİNDEN SONRA İTTİHATÇILAR İSLAMCILIK POLİTİKASINA DÖNDÜLER

Siyasi bir pragmatizm de var mı?

Bugün biz bu tarihe şemalaştırarak baktığımız için böyle düşünebilirsiniz; Ama yaşanan anda böyle bakıldığını düşünmüyorum. Yani ittihad-ı Osmaniyi beceremedik hadi bari İttihad-ı İslam'ı uygulayalım gibi bir pragmatizm yok; daha sahici ve muhataplarını travmaya sürükleyen bir dönüşüm var.. Mesela 1908'de İttihatçılar "Abdülhamit İslamcılığı uygulayarak etnik tansiyonu artırdı, Ermeni ve Makedonya sorunları ortaya çıktı" diyerek tekrar Osmanlıcılığa dönüyorlar; Ama Balkan harbinden sonra gördüler ki, bütün Balkanlar koptu, ortada bir Anadolu ve Arap bloğu kaldı. Bunun üzerine onlarda İttihad-ı İslam'a döndüler, ve Abdülhamit'in politikalarını daha aktif bir şekilde uygulamaya başladılar. Hatta o dönemde devletin adını, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi, Türk-Arap İmparatorluğu şeklinde - çünkü Araplardan da büyük talepler vardı- değiştirsek mi diye tartışmaya başladılar.


MONDROS MÜTAREKESİNDEN SONRA İSLAMCILAR MİLLİYETÇİLİĞE POZİTİF BAKIYOR

Mesela II. Meşrutiyet İslamcılarına bakalım; 1913'te Türk milliyetçilerine karşı çıkıyorlar. İsmail Kara hocamızın kitaplarındaki tartışmalara baktığımızda milliyetçiliğe kategorik olarak karşı olmadıklarını, son İslam devletinde milliyetçilik yapmanın hem devlete hem İslam'a zarar vermek demek olacağını düşündüklerini görüyoruz. Ama 1918 Mondros Mütarekesinden sonra II. Meşrutiyet İslamcılarının yazdıklarında bir değişim gözlenebiliyor. Artık ellerinde Arap toprağı yok; Sadece Anadolu toprakları var. İslamla barışık bir Milliyetçiliğe pozitif yaklaşmaya başlıyorlar.


Biraz önce İttihad-ı İslamın bir boyutu olarak Sünni-Şii yakınlaşmasından bahsettiniz. Osmanlı ile İran arasında mı oluyor?

Bugünkü Irak'ın tarihini de ilgilendirdiği için güzel bir soru bu. Abdülhamit döneminin ortalarında şöyle bir resim ortaya çıkıyor: Bütün Irak'ta tahminen yüzde 55 oranla Şiiler çoğunlukta. Bağdat ve Basra vilayetleri söz konusu olduğunda ise büyük bir çoğunluğa erişmiş durumdalar ve sayıları da her geçen gün artıyor. Devleti alarma götüren de bu oluyor.

Durup dururken sayıları niye artıyor?

Bunun esası nedir diye bakıldığında -çok tartışmalı bir mevzu olmakla birlikte- devletin modernleşmeyi sağlamak için Irak'ta aşiretleri iskan siyaseti var. Göçebe aşiretler yerleştirilerek çiftçi haline getiriliyor.

Anadolu'da yapıldığı gibi.

Evet. Bedevilerin yerleşik hale gelmesi sırasında Necef ve Kerbela'da çok aktif olan Şii müçtehitlerin etkisi altına girdikleri ve Şii mezhebine dahil oldukları ortaya çıkıyor. Devlet bunu tehlikeli görüyor.

Ne açıdan tehlikeli görüyor?

Birincisi, Sünni hilafetin bu kadar vurgulandığı bir ülkede kendisini tanımayan bir kitlenin oluşması her devlet için rahatsız edici olur. İkincisi ise İran faktörüdür. İleride İran'la savaş olursa tehlike arz edebilir. Bir de ordu boyutu var. Irak'taki 6. orduda askerlerin çoğu Şii mezhebine mensup. Bu da rahatsız edici bir nokta olarak beliriyor. Bir başka boyutu da İngilizler. Çünkü İngilizlerin de o bölgelerde emelleri var. Hindistan Müslümanları arasında Şii mezhebine mensup çok sayıda Müslüman var. Aynı bugünkü gibi bu tartışmalara İngilizler de dahil oluyor. Irak'taki Şii kutsal şehirlerinde dönemin en büyük müçtehitleri oturuyor. Binlerce öğrenci, hacı gelip gidiyor. Ve bu müçtehitler o dönemde İran iç politikasında da çok etkililer. Abdülhamit yönetimi bu probleme çare olarak bir dizi önlem geliştiriyor. Medreseler açmak, Sünni din adamlarını güçlendirmeye çalışmak gibi daha çok eğitim alanında teşebbüslerde bulunuyor. Ama bu teşebbüsler meyve vermiyor. Bunun üzerine 1890'ların başında yine Ahmet Cevdet Paşa'nın ön planda olduğu bir öneri ortaya çıkıyor.


"SÜNNİ-Şİİ BİRLİĞİYLE BATIYA KARŞI GÜÇLÜ OLURUZ"

Ahmet Cevdet Paşa ve bazı diğer devlet adamları diyorlar ki, bu meselenin böyle okul açmak gibi palyatif politikalarla çözülemez, ancak Sünnilik ve Şiilik arasında bir birlik, dayanışma, ortak bir siyasi vizyon yaratabilirsek hem Batıya karşı daha güçlü oluruz hem de Irak'taki Şii meselesi gibi bir meselemiz kalmaz. Bunu da yapabilecek iki unsur var: Bir tanesi Sünni dünyanın lideri, halife olarak sizsiniz, öbürü de Şii dünyasının liderleri olarak Irak'ta oturan büyük müçtehitler.

Şiiliğin merkezi Irak yani.

Evet. Irak'ta yani Osmanlı topraklarında yaşıyorlar ama Bütün Şii coğrafyasında ve İran'da en büyük müçtehit kabul ediliyorlar. "Onlarla sizin aranızda bir iletişim yaratabilirsek bu sayede bu birliği başarabiliriz" diyorlar. Aracı unsurlar olarak da İstanbul'daki rejim muhalifleri seçiliyor. Nasıl bizim aydınlarımız Paris'te, Londra'da yaşıyorlarsa İranlı rejim muhalifleri de o dönemde İstanbul'da yaşıyorlar.

Oranın batısı İstanbul!

Evet. İran'ın Paris'i de İstanbul oluyor. Bu muhalifler bu projeye destek veriyorlar; başrolde de Cemaleddin Afgani var. Zaten daha önce Abdülhamit'e Pan-İslamist projeler için çeşitli kereler yazmış; tabii Cemaleddin Afgani'nin İranlı olmasının etkisi de var. Daha önce İran'da tütün boykotuna katılmış ve sınır dışı edilmiştir. O da bir rejim muhalifidir. Abdülhamit kendisini davet ediyor. 1892 yazında Londra'dan gelir.

Afgani İstanbul'da II. Abdülhamit'in bazı danışmanlarını, İstanbul'daki bazı Şii aydınlarını ve en önemlisi de İran'dan kaçmış rejim muhaliflerini bir araya topluyor. Bir komisyon oluşturuyorlar. Hindistan'dan Irak'a yüzlerce müçtehide mektup yazıyorlar. Bu projeyi anlatıyorlar. Proje gayet güzel ilerliyor. Ama bu İran tarafından öğreniliyor ve İran şahı Nasıreddin Şah bu projeyi kendisine karşı algılıyor. Çünkü bir yanda İran politikasında çok etkin ve şahın düşmanı olan Cemaleddin Afgani, bir tarafta rejim muhalifleri, bir tarafta Irak'taki büyük Şii müçtehitler var bu projenin içinde..


MÜÇTEHİTLER, ŞAHLARLA DEĞİL ABDÜLHAMİT İLE İTTİHATÇILARLA DAHA YAKIN

Abdülhamit Şiilerle birlik projesinde Şah yerine muhaliflerle hareket ederek stratejik bir hata ya pmış gibi görünüyor.

Şahla bu konuda işbirliği yapması mümkün değil! Bunu şöyle açıklayabilirim: Sünni doktrin ile Şii doktrin çok farklıdır. Sünnilikte devlet kutsaldır. Anarşi yerine en zalim devlet başkanı bile tercih sebebidir. Şii dünyasında ise Mehdi'nin, yani kayıp olan 12. imamın yokluğunda siyasi iktidar meşru değildir. Bu yüzden de şahların Şii din adamları, müçtehitler gözünde hiçbir önemi yoktur. Hele emperyalizm çağında İran, Rusya'nın ve İngiltere'nin kıskacına girdikçe ve şahlar teslimiyetçi politikalar izledikçe Şii müçtehitlerin gözünde Abdülhamit ve İttihatçılar yükselmiştir. Çünkü Şii müçtehitlerin gözünde Abdülhamit ve İttihatçılar anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı ve İslam dünyasının davalarını savunan politikalar izliyorlar.

Şahlarla müçtehitler arasında ise büyük bir kavga var. Hamit Algar'ın kitabında bir örnek vardır; şah birkaç kez borç para almak ve Avrupa'da harcamak için ülkenin mali kurumlarını yabancılara satıyor. Bunun üzerine büyük bir infial yaşanıyor ve birkaç kere müçtehitler müdahale ediyorlar ve bu teşebbüsü durduruyorlar. Bir seferinde Şah Rusya'dan büyük bir borç alır ve İran'ı Rusya'ya bağımlı hale getirir. Müçtehitler boykot ilan ederler. Şahın elçisi Irak'taki müçtehitlere gelir ve "ülke zor durumda, bu boykotu kaldırın" diye rica eder. Cevap şu: "O köpeğe söyle, biz onu indireceğiz ve yerine başka bir köpek oturtacağız!"

Bizde hayal bile edilemeyecek bir şey.

Çok ayrı bir dünya. Bizde en zalim diktatör bile İslam'ın varlığı için, devletin ebed-müddet yaşaması için muteberdir. Ama Şii dünyası apayrı bir dünya. Zaten bu yüzden bugün İran'da ve şimdi yeni Irak'ta yaşananları anlamamız zor.

Peki, bu çelişki nasıl çözüldü sonra?

Velayet-i fakih öğretisiyle aşıldı. Humeyni diyor ki, eğer siyasi idarenin en üstünde bir velayeti fakih olursa ve siyasi kararları denetlerse o zaman meşru olur. Siyaset 12. imamın yokluğunda meşru hale gelir.

Çok akıllıca!

Bugünkü İran rejiminin arkasındaki anlayış da budur.

İttihad-ı İslam projesinin Sünni-Şii ayağı nasıl sonlanmış oldu?

Şah bu bahsettiğim projeyi kendi rejimine karşı bir taarruz olarak algılıyor ve o da karşılık olarak "Ermeni kartı"nı oynamaya başlıyor. Sene 1894-97'de Abdülhamit döneminin ilk Ermeni krizi çıkmıştır. Bu Ermeni meselesini de başlı başına konuşabiliriz.

Memnuniyetle. Bunu söz olarak algılıyorum.


ABDÜLHAMİT'E KIZIL SULTAN BENZETMESİNİN KÖKÜNDE ERMENİ SORUNU VAR

1915'ten başlatıldığında bu sorun anlaşılmıyor çünkü. Abdülhamit döneminden itibaren izini sürmeli. Abdülhamit için "kızıl sultan" benzetmesinin temelinde de bu sorun vardır. Jöntürk idam etti diye değildir, elinde Ermeni kanı var demektir ve Batılılar tarafından yakıştırılmıştır. Abdülhamit döneminde devleti müthiş bir şekilde zaafa sokan bir olaydır. Hamidiye alayları da dahil Kürtlerin işin içine girmesi de bu dönemde ve bu vesileyledir. Konumuza dönecek olursak bu profesyonel Ermeni tedhişçiler İran sınırından giriyorlar, eylem yapıyorlar ve tekrar İran sınırından kaçıyorlar. Şah ben de Osmanlıya bir zarar vereyim diyerek bunu daha da kolaylaştırır. Bütün Anadolu'da Ermeni nüfus vardır. Kayseri, Yozgat, Çorum… her yerde kan akmaya başlamıştır. Ermeni meselesi o kadar ciddi bir hal alır ki artık İstanbul'da bile olaylar başlamıştır. Sonunda Abdülhamit dayanamayarak bu projeyi durdurur. Ama Şii müçtehitlerin Abdülhamit'e ve hatta İttihatçılara güvenleri devam etmiştir. Gerek Trablusgarp savaşında gerek Birinci Dünya Savaşı sırasında Şii müçtehitler bütün bağlılarına Osmanlı devletinin yanında savaşmaları için fetva vermişlerdir. Hatta geçenlerde Türkiye'ye gelen El-Hekim'in ailesinden bir kişi verdiği röportajda "benim dedem Birinci Dünya Savaşında Basra'nın işgali sırasında Osmanlı ordusunda İngilizlere karşı savaştı" diyerek bu söylediklerimi teyit ediyordu.


ORTADOĞU'DA TARİHSEL REFERANSLARLA İŞ GÖREMİYORUZ

Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye, Osmanlı sonrası yaşadıkları ulus-devlet tecrübelerinden sonra ne tür bir iletişim/ittifak zemini bulabilirler?

Ortak parametreler öylesine yıkılmış ki, Ortadoğu'da tarihsel referanslarla iş göremiyoruz. Yani milli devletler ve milli devletlerin milli eğitim politikaları bizi çok şekillendirmiş. Mesela Arap isyanını ele alalım. Yapılan çalışmalar Arap isyanı diye bir şeyin olmadığını gösteriyor. Ama bunu ne modern Türkiye'de ne de Arap dünyasında anlatabiliyoruz. Öyle bir inandırılmışlar ki, iki taraf da aksini düşünemiyor. Türkler; "Araplar bizi arkadan hançerledi", Araplar da; "biz Türklerin zulmünden büyük bir isyanla kurtulduk" diyorlar.

Teşekkür ederim.


Gökhan Çetinsaya kimdir?

1985 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Çetinsaya, aynı bölümden 1988 yılında yüksek lisans derecesi aldı. 1994 yılında University of Manchester'da Orta Doğu Araştırmaları Bölümünden doktor unvanını aldı. 1986-1994 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışan Çetinsaya, aynı bölümde 1995-1999 yılları arasında yardımcı doçent ve 1999-2002 yılları arasında doçent olarak görev yapmıştır. 2002-2005 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde bulunan Çetinsaya, 2005'te aynı bölümden profesörlük unvanını almış ve 2009 yılına kadar çalışmalarına devam etmiştir.

2001 yazında University of London, School of Oriental and African Studies'te, 2004 yazında Free University of Berlin, Institute for Turcology'de ve Eylül 2007-Haziran 2008 arasında da Woodrow Wilson International Center for Scholars'da (Washington DC) misafir araştırmacı olarak bulunan Çetinsaya, Amerika Ortadoğu Çalışmaları Cemiyeti (Middle East Studies Association of North America, MESA), 1994 Malcom H. Kerr Sosyal Bilimler Doktora Tez Ödülü Birinciliği ve İngiltere Orta Doğu Çalışmaları Cemiyeti (British Society for Middle Eastern Studies, BRISMES), 1995 Leigh Douglas En İyi Doktora Tezi Ödülü'nün de sahibidir.

Çalışma alanları Osmanlı ve Modern Türkiye Tarihi (19. ve 20. Yüzyıl), Osmanlı ve Modern Türk Siyasî Düşüncesi (19. ve 20. Yüzyıl), Ortadoğu Tarihi ve Politikası (19. ve 20. Yüzyıl) ve Türk Dış Politikası olan Çetinsaya'nın ulusal ve uluslararası birçok makale ve tebliğinin yanı sıra Ottoman Administration of Iraq, 1890-1908 (London: Routledge, 2006) adlı bir kitabı yayımlanmıştır.

Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya; Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliği (2000-2001), İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Başkanlığı (2002-2005), İTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Fakülte Yönetim Kurulu ve Fakülte Kurulu Üyeliği (2003-2005) ve İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Teknoloji, Hukuk ve Politika Anabilim Dalı Başkanlığı (2003-2005) gibi idari görevleri de üstlenmiştir. İstanbul Şehir Üniversitesi rektörlüğü de yapan Çetinsaya, 12 Aralık 2011'den itibaren YÖK başkanlığını devraldı.

Güncelleme Tarihi: 19 Şubat 2014, 12:02
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER