12 Mart Muhtırasına itiraz: Mecliste ordu tezkeresi okunmaz !

Türkiye Büyük Millet Meclisinin etrafı tanklarla çevriliydi. Meclis koridorlarında yüksek rütbeli askerler dolaşıyordu. Saat 15’te açılan Mecliste ordunun muhtırası okundu. Meclisteki milletvekillerinin büyük kısmı yaşananlardan rahatsızdı. Ancak yalnızca Demokratik Parti milletvekili Hasan Kormazcan yerinden kalkarak "Mecliste ya Cumhurbaşkanlığı tezkeresi ya da Başbakanlık tezkeresi okunur,ordu tezkeresi okunmaz.” şeklinde itirazda bulundu.

12 Mart Muhtırasına itiraz: Mecliste ordu tezkeresi okunmaz !

Dünya Bülteni / Tarih Dosyası 

1961 anayasasının getirdiği fikir hayatındaki serbestlik, dernek, sendika kurma hakkı özellikle sol ideolojiye büyük bir canlılık kazandırdı.  İşçi sınıfının gelişiminin de etkisiyle sosyalizm siyasetin en önemli aktörlerinden biri olarak yerini aldı. Türkiye siyasi hayatında kendine yer bulan birçok farklı sol akım bulmuşsa da bunlar iki ana kola ayrılmaktaydı. Bunlardan birincisi  YÖN dergisi etrafında toplanan sol aydınların anlayışı idi. Doğan Avcıoğlu,Mümtaz Soysal,Cemal Reşit Eyüboğlu gibi sol aydınlar Marksizm’i reddeden bir sosyalizmin savunuculuğunu yaparken Atatürkçülüğü ön plana çıkarıyorlardı. Temel hedefleri ; Türkiye’yi bir an önce tam bağımsızlığa kavuşturmak,sosyal adalet içinde hızlı bir kalkınmayı sağlamaktı. Stratejisi, partiler düzeni dışında birtakım güçleri harekete geçirip, Türkiye’de ilerici bir diktatörlük kurmaktı. Kısacası askeri bir darbe ile Türkiye’de rejimi sosyalist anlayışla yeniden düzenlemekti. 

1960’lı yıllarda etkili olan sol akımların ikinci ekseni ise 1961 yılında bir grup sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi idi. Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanlığını yaptığı bu parti siyasi mücadele yoluyla Türkiye’yi ‘tam bağımsız sosyalist bir ülke’ haline getirmek istiyordu.

Sosyalizmin Türkiye siyasetinde legal veya illegal şekilde yer bulmaya çalıştığı bu tarihlerde Cumhuriyet Halk Partisi de siyaset arenasındaki yerini yeniden tanımlamaya girişti ve  kendisini Ortanın Solu olarak tanımlaya başladı.  Böylece Türkiye 1960’lı yıllardan itibaren sağ sol mücadelesinin yaşandığı bir ülke haline gelmeye başladı.

 Türkiye İşçi Partisi Mecliste 

Türkiye siyasetinin önemli bir dönüşüm geçirdi bu yıllarda 1965’te Türkiye genel seçime gitti. Seçimden, kendisini, Demokrat Parti’nin devamı olarak niteleyen genel başkanlığını Süleyman Demirel’in yaptığı Adalet Partisi büyük bir zaferle çıktı. Adalet Partisi yüzde 52.9’luk oy oranı ile 240 milletvekili çıkardı. Cumhuriyet Halk Partisi 28.7’lik oy ile 134 vekil çıkarırken Türkiye İşçi Partisi ise aldığı yüzde 3.7’lik oy oranı ile 14 vekil çıkardı. Bu seçim sonuçları ile beş yıl aradan sonra tek partili güçlü bir hükümet başa geliyordu. 

Seçim sonuçlarının dikkat çeken bir yanı ise ilk defa yasal olarak kurulan sosyalist bir partinin TBMM’ye girmesiydi. Bu gelişme TİP çevrelerinde demokrasi yoluyla iktidara gelmeleri umudunu artırmıştı. Ancak bu umut çok sürmedi. Dört yıl sonra, seçim kanunundaki yeni düzenleme ile yapılan genel seçimlerde TİP oy oranındaki çok küçük bir düşüşe rağmen yalnızca 2 milletvekili çıkarabildi. Seçimin kazananı ise yine değişmedi. Adalet Partisi tek başına iktidarına devam edecek, yüzde 50’ye yakın oy alacaktı. TİP’in güç kaybetmesi ve Adalet Partisi iktidarının güçlü şekilde devam edecek olması sol kesimlerde iktidara gelmede demokratik kurumlara güveni sarsarken demokrasi dışı yöntemlerin, illegal faaliyetlerin daha sık bir şekilde gündeme gelmesine ve benimsenmesine yol açtı. 

Parlamento dışı muhalefet ise özellikle 1967 yılından itibaren başlamıştı. Artan ekonomik sorunlar geniş toplum kesimlerini rahatsız etmeye başlamıştı. Bu ortam öğrenciler,solcu aydınlar tarafından savunulan Parlamento dışı siyasetin gelişmesine uygun bir zemin oluşturdu. 1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikasının sol devrimci çizgideki yapısı ile işçiler de meydan siyasetinde yerini aldı. Ancak asıl önemli gelişme üniversitelerde oldu. 1968 yılından itibaren Üniversitelerde önemli bir hareketlilik yaşanmaya başladı. Öğrenciler öğretime yönelik bazı taleplerde bulunurken üniversitelerin demokratikleştirilmesini de istiyorlardı. Ancak bu talepler kısa süre içinde ideolojik bir nitelik kazanmaya başladı. Üniversitelerde boykotlar ve  işgaller birbirini izledi. Özellikle Deniz Gezmiş ve Harun Karadeniz gibi öğrencilerin liderliğindeki sol hareketler şehirlerde ve kırsal alanda etkinlik kazanmaya başladılar. 1971 yılına gelindiğinde Türkiye artık banka şubelerinin soyulmaya başlandığı, adam kaçırma eylemlerinin yaşandığı, kamu kurum binalarının işgal edildiği, illegal örgütlerin faaliyetlerinin yoğunlaştığı bir yer haline gelmişti.   

Yön-Devrim Grubu ve Muhtıraya giden süreç

Türkiye’de demokratik yollarla sosyalizmin kurulamayacağına artan inanç Yön-Devrim grubunu daha aktif hale getirdi.  Yön-Devrim grubuna göre demokrasi,parlamento,demokratik kurumların artık meşruluğu kalmamıştı. Türkiye’nin rejiminin sosyalist anlayışla yeniden düzenlenmesi ancak “ gerçekçi aydınlar,gençlik ve ordu mensuplarından oluşan bir kuşak” ile mümkün olabilirdi. Sol ideolojinin bu yöntemi benimsemesi 1969 yılından itibaren üniversitelerin, meydanların hareketlenmesine yol açacak bu da Türkiye’yi 12 Mart Muhtırasına götürecekti. 

12 Mart Muhtırasına giden süreçte birçok toplumsal olay yaşandı. Bunlardan biri 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Beyazıt Meydanı'nda ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün eylemi sırasında MTTB ve Komünizmle mücadele Derneğinin çağrısı üzerine yaşanan sol-sağ çatışmasıydı. Yaşanan olaylar sırasında iki kişi hayatını kaybetti ve 16 Şubat Türkiye tarihine Kanlı Pazar olarak geçti. 16 Şubat günü yaşanan olaylar ülkedeki siyasi gerginliği artırırken meydanların daha da hareketlenmesine yol açtı.

 

1970'de çalışma hayatını ve sendikalar mevzuatını düzenleyen Sendikalar yasasının Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisinin işbirliğiyle kabul edildi. Kabul edilen yasa ile işçilerin sendika seçme özgürlüğünün kısıtlandığı ve sendika değiştirmeyi güçleştirdiğini iddia eden işçi kesimi Devrimci İşçi Sendikasının öncülüğünde sokaklara döküldü. 15 Haziran 1970'de İstanbul civarındaki 100 bine yakın işçi protesto gösterileri yaptı. Bu durum üzerine hükümet 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. Protestolara müdahale sırasında 2 işçi,1 polis ve 1 esnaf hayatını kaybetti onlarca kişi yalandı. Devrimci İşçi Sendikasının bir çok yöneticisi tutuklandı.  

Meydanların ve meclisin dışında hareketli başka yerler de vardı: Ordu.

1970 yılının başlarından itibaren giderek artan anarşi ortamı ordunun da birinci gündem maddesiydi. Ancak ordu içerisinde ise farklı görüşler mevcuttu. Ordu da ikiye bölünmüştü. Başta Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ,Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’in başını çektiği bazı subaylar hükümetin uyarılmasını uyarıların yerine getirilmemesi halinde ise yönetime müdahale edilmesi gerektiğini savunmaktaydı. Diğer grup ise askeri darbe ile Türkiye’ye sosyalizm getirme yöntemini benimseyen Yön-Devrim grubuyla paralel düşünen subaylardı. Bunlar parlamenter sisteme son verip zinde kuvvetlere dayalı güçlü bir ara rejim isteyen bir cuntaydı. 

9 Mart'a karşılık 12 Mart

Mart ayına gelindiğinde ordu içerisinde Yön-Devrim grubuna dayanan Cemal Madanoğlu cuntası müdahale hazırlıklarını tamamlamıştı. Darbenin tarihi de 9 Mart olarak belirlenmişti. Gerçekleşecek darbenin ardından Devlet Başkanlığına Faruk Gürler, başbakanlığa ise Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur getirilecekti. Hükümette yer alacakların listesi de belirlenmişti. Ancak Madanoğlu Cuntasının bu harekat planı bir ihbar vasıtasıyla açığa çıktıi ve 5 general 1 amiral ile 35 albay emekli edildi. Bu gelişmenin ardından Genelkurmay Başkanı Yüksek Komuta kademesini toplayarak Süleyman Demirel hükümetine son bir ikaz verilmesi yönünde bir karar çıkarttı. 12 Mart 1971 sabahı MİT Müsteşarı Fuat Doğu, Başbakan Süleyman Demirel’e Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın mektubunu iletti. Sunay mektupta Süleyman Demirel’e istifa etmesinin iyi bir davranış olacağını ifade ediyordu.

 Saatler 13.00’ı gösterdiğinde TRT radyolarında ordunun şu  bildirisi  okundu :  

 1)Parlamento ve Hükümet süregelen tutum,görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi,kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa’nın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup , Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.

2)Türk Milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin , partiler üstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa’nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

3)Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde , Türk Silahlı Kuvvetleri , kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek , idareyi doğrudan üzerine almaya kararlıdır.” 

 

'Mecliste ordu tezkeresi okunmaz'

Muhtıranın okunduğu saatlerde Türkiye Büyük Millet Meclisinin etrafı tanklarla çevriliydi. Meclis koridorlarında yüksek rütbeli askerler dolaşıyordu. Saat 15’te açılan Mecliste ordunun muhtırası okundu. Meclisteki milletvekillerinin büyük kısmı yaşananlardan rahatsızdı. Ancak yalnızca Demokratik Parti milletvekili Hasan Kormazcan yerinden kalkarak "Mecliste ya Cumhurbaşkanlığı tezkeresi ya da Başbakanlık tezkeresi okunur,ordu tezkeresi okunmaz.” şeklinde itirazda bulundu.

Türkiye’nin iki meclisle yönetildiği bu dönemde Cumhuriyet Senatosu Başkanı Adalet Partili Tekin Arıburun da muhtıra metnini getiren subayı geri çevirecekti. Ancak 3 gün sonra muhtıra senatoda da okundu. Arıburun Senato Genel Kurlunda muhtıraya karşı eleştirisinden geri durmadı. Arıburun, ‘Bir Meclise askeri kıta gibi,şunu söyle,bunu böyle yapacaksın demeye imkan yoktur. İcranın emri altında bulunan kumandanların takdir edeceği ve tenkit edeceği ölçüye göre hükümetler kalacak veya kalmayacak. Böyle bir düzen demokratik düzen değildir. Biz demokratik rejim dışında bir rejimi kabul etmeyeceğiz.” diyordu.

12 Mart günü muhtıra sol çevrelerde büyük bir coşkuyla karşılandı. Uzun zamandır bekledikleri, Türkiye’de sosyalizmi inşa edecek müdahalenin gerçekleştiğini düşündüler. Muhtıranın ertesi günü Cumhuriyet gazetesi “ Devrimci Ordunun Sesi” manşetiyle çıktı. Ancak muhtırayı verenlerin Yön-Devrim grubuna dayanan devrimci subayların olmadığı ortaya çıkınca büyük bir hayal kırıklığı yaşandı.

Muhtıranın mecliste okunmasından birkaç saat sonra Süleyman Demirel hükümeti istifa etti. Yalnızca hükümeti değil tüm siyasi partileri ve demokratik kurumları hedef alan muhtıra Türkiye’nin 1971 Martında nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kalmış olduğunu göstermesi açısından oldukça önemliydi. Başta iktidar partisi olan Adalet  Partisi ve muhalefette bulunan Cumhuriyet Halk Partisi muhtıraya karşı çıktılar. Muhtıranın Türkiye demokrasisine zarar verdiğini ifade ettiler. 

Ancak her iki parti de yaşanan olağanüstü dönemin sona ermesi için kurulacak geçiş hükümetine destek vereceklerini açıkladılar. Öyle de oldu. Nihat Erim’in başbakanlığında kurulan geçiş hükümetine her iki parti de bakan vererek bu hükümeti desteklediler. Nihat Erim hükümeti döneminde devlet otoritesinin yeniden sağlanması amacıyla sıkıyönetim ilan edildi. Büyük çaplı tutuklamalar yaşandı. Türkiye İşçi Partisi ve Milli Nizam Partisi kapatıldı. Yapılan Anayasal değişikliklerle temel hak ve özgürlüklere kısıtlamalar getirildi. 12 Mart ile başlayan ara rejim 1973 yılında yapılacak genel seçimlere kadar sürdü.

 

 Kaynaklar:

Davut Dursun; 12 Mart Darbesi

Cem Eroğul,Çok Partili Düzenin Kuruluşu

 Şerafettin Turan,İsmet İnönü,Yaşamı,Dönemi ve Kişiliği

 

 

Güncelleme Tarihi: 12 Mart 2018, 15:11
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER