banner39

Bir dostluk hikayesi: Osmanlılar-Macarlar

“Macarlar Tuna üzerinden Osmanlı’ya el uzattıkları gün Pan-slavizm fikrini yayanlar dünyanın dört bir yanında Osmanlılık aleyhine etmedik hezeyan bırakmazlardı. Avrupa’da bu yalanları reddedip Osmanlılara yardım elini ilk uzatanlar o mert oğlu mert Macarlar olmuştur.”

Olaylar 01.08.2012, 04:06 01.08.2012, 04:06
Bir dostluk hikayesi: Osmanlılar-Macarlar

Dünya Bülteni/Tarih Dosyası

“Macarlar Tuna üzerinden Osmanlı’ya el uzattıkları gün Pan-slavizm fikrini yayanlar dünyanın dört bir yanında Osmanlılık aleyhine etmedik hezeyan bırakmazlardı. Avrupa’da bu yalanları reddedip Osmanlılara yardım elini ilk uzatanlar o mert oğlu mert Macarlar olmuştur.”

(Mehmed Tevfik Bey, Macaristan Seyahatnamesi) 

 
  

Osmanlıların Rumeli topraklarına, özellikle Balkanlar ve daha yukarısına en az ana yurtları Anadolu kadar ehemmiyet verdiklerini biliyoruz. “Anadolu’da herhangi bir devletin bekâsı, İstanbul ve Boğazlar, hatta Balkanlar’da hâkim bir durumda olmasına bağlıydı.” diyen bir edebiyatçımız da Osmanlıların bu bölgeye verdiği ehemmiyeti teyit eder mahiyette. Öte taraftan yalnız Osmanlılar değil Avarlar ve Peçenekler gibi diğer muhtelif Türk kabileleri de o bölgelere gitmiş; hatta “kağanlık”lar kurmuşlardı. Yani Avrupa kıtasında izlerimiz ve varlığımız hayli eskiydi. Nitekim Macarlarla Türklerin yahut Osmanlıların münasebetleri oldukça kadim ve fakat bu makalede bizim işlemek istediğimiz konu 19. asrın ortasında meydana gelen ve iki milleti siyasî ve bir parça kalbî manada yaklaştıran “Macar Mültecileri” meselesi.

16. yüzyıldan itibaren Macaristan’ın bazı bölgelerinde hükümran olan Habsburg Hanedanı’na mensup krallar ve yerli Macar hükümdarları arasında uzun yıllar sürtüşmeler ve çekişmeler devam etti. Merkezi Viyana olan söz konusu hanedandan kopmak ve bir başına var olmak isteyen Macar ileri gelenleri, Habsburg Kralı I. Ferdinand’ın tepkiye sebep olan iktisadî tedbirlerinin ardından 1825 meclisiyle reform hareketlerini başlattı. Bir zamandır süregelen sükûn ve devam ettirilen ekonomi ve kültür sahalarındaki iyileşme halkın da bu “bağımsızlık” hareketine iltifatına vesile oldu. Devrin en mühim şahsiyetleri arasında Macar Bilimler Akademisi’ni kuran ve ülkesine pek çok modern müessese ve uygulamayı aktarmak isteyen Kont Istvan Széchenyi ve bütün hürriyetçi ıslahatları destekleyen, Viyana’dan ayrılmak isteyen Lajos Kossuht bulunuyordu. Bu hareketin maksadı ekonomik ve sosyal kalkınmayı millî bağımsızlık ve özerklikle desteklemekti. Bu manada Macarcanın özleştirilmesi ve resmî dil oluşu kültür hayatına renk ve zenginlik kattı.

İhtilâlin Ayak Sesleri…

 
  

Tarihler 1848’i gösterdiğinde Fransa’da alevlenen ihtilaller bu ülkede kraliyeti devirdi ve yerine cumhuriyet ikâme edildi. Fransa’da böyle ciddî bir değişmeye sebep olan halk ayaklanması Avrupa’nın sair bölgelerine de sıçradı. Gayesi gasp edilen haklarını almak ve hem siyasî hem de sosyal bağımsızlıklarını kazanmaktı bu halkların! İmparatorluklar çatırdamaya, ardından dağılmaya başladı. Avusturya da nasibini aldı bu hercümerçten; Macaristan, Hırvatistan ve İtalya’da köle olarak kabul edilen milyonlar seslerini yükseltti ve hürriyetlerini aramak için “özgürlük savaşı”na girişti. Önce imparatorluğun başbakanı kurt siyasetçi Metternich terk etti gemiyi; ardından kral! 1848 yılının Temmuz ayında Viyana’da toplanan Kurucu Meclis serfliği ve derebeylik vergilerini kaldırdı, sosyal adaleti ilan etti. Viyana’yı terk eden imparatora “yurduna dön” çağrısı yapıldı.

İşler beklendiği gibi gitmedi; Macar halkı lider olarak kral yahut adamlarını değil; söz konusu yılın Mart ayında kendilerine “hürriyet” ve “adalet” vadeden Kossuth’u tanıyor ve onu biliyordu artık! Onun sayesinde “yarım milyon asilzadeden ibaret sayılan milletin asıl sayısı 13 milyon” oldu. Kossuth’un önderliğinde muhtariyet isteyen Macarların talebi Avusturya İmparatoru tarafından kabul edildi.

Beklenen Mağlubiyet

 
Gazi Osman Paşa 

Macaristan’ın kazandığı bu kısmî hürriyet Avusturya tarafından akim bırakıldı. Macaristan da imparatorluklar gibi mütecânis (homojen) bir yapıya sahip değil, aksine Hırvatlar, Sırplar, Slovaklar ve Romenler gibi muhtelif ırklardan müteşekkildi. İşte imparator özellikle Sırpları kışkırtarak ülke içinde kargaşaya sebep oldu. İhtilalin başarıya ulaşması halinde, Macar ordusunda bulunan Polonyalıların da aynı sevdaya kapılacağı korkusuyla bu kargaşaya Rusya da dâhil oldu. 1 yıldan fazla bir müddet devam eden çarpışmalarda taraflar muhtelif başarılar ve mağlubiyetler aldı; fakat işin nihayetinde Rus Çarı I. Nicola ve Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in 275.000 neferi bulan orduları Macar ordusuna üstünlük sağladı. 9 Ağustos 1849’da Temeşvar’da kaybeden Macarlar bütün umudunu kaybetti; silah bıraktılar ve savaşı idare eden Macar komutanlar ve siyasîler başta Osmanlı Devleti olmak üzere Avrupa’nın dört bir yanına dağıldılar…

“Bir Macar İçin

50 Bin Osmanlı Kanı Dökerim!”

Makalenin konusunun işte bu mülteciler meselesi olduğunu yukarıda belirtmiştik. Osmanlı’ya sığınan, vekiller ve devrin padişahı tarafından hüsn-i kabule mazhar olan bu mülteciler, iki devlet arasında gayet sıcak bir rabıtanın kurulmasına vesile oldular. Bu rabıta o dönemden ta yüzyılın sonuna kadar devam etti ve hatta bir Türk-Macar Dostluk Derneği kuruldu (6 Haziran 1992) ve hâlâ faaliyetleri devam ediyor...

Macarların ilticalarını kabullenemeyen Avusturya ve Rusya, mültecileri geri istedi. Devrin sultanı Abdülmecid Han’ın tepkisi sert ve netti:

“Ecdâdımın 600 seneden beri bunca fedakârlıklarla muhafaza ettiği ‘himâye hakkı’nı Avrupa benden almak mı istiyor? Bir Macar’ı elli bin Osmanlı kanı döker yine muhafaza ederim!”

  
  

Akla sultanın, hâşâ, Osmanlı askerini önemsemediği yahut ona kıymet vermediği gelmemeli asla! Aksine sultan o Osmanlı askerinin ve saltanatının şerefine ne çok düşkün olduğunu ve onun için neyi göze alabileceğini işaret ediyordu bu sözüyle.

Hâsılı Sultan Abdülmecid Han mültecileri geri vermedi; bu hareketi İngiltere ve Fransa siyasîleri ve kamuoyu tarafından da takdir edildi. Mülteciler önce Vidin’e yerleştirildiler, ardından bir kısmı Kütahya ve diğer bir kısmı Halep’te iskân edildi. Misafirimiz olan bu haysiyet savaşçıları toplumumuzdan ve kültürümüzden etkilendiler. Aralarında İslam’ı seçip ihtidâ edenler oldu. Biri vardı ki hikâyesi oldukça ilginçti: General Joseph Bem.

“Bem Türk, Ben Türk!”

Generalin İslam’la şereflenişinin hikâyesini gelin Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinde 1876 yılında memleketimizi ziyaret eden bir grup Macar yetkilinin bu ziyaretlerini iade etmek üzere bizzat sultan tarafından gönderilen Mehmed Tevfik Efendi, nâm-ı diğer Çaylak Tevfik’in söz konusu iade-i ziyarete ait “Nişân-ı İttihad Yâdigâr-ı Macaristan” isimli seyahatnamesinden okuyalım:

“Gariptir, General Bem yedi sekiz yerinden yaralı olduğu halde Vidin’de mahsus cerrahlar ve hekimler tarafından tedavi edilirken henüz yaraları iyileşmemiş olmasına rağmen bir gün Müslümanlar camide namaz kılarlarken camiye girer. Kendisinin İslamiyet’le şereflenmek istediğini söyler. Usulü üzere kendisine şahadet telkin olunur. Lakin general Osmanlı taburlarından birinin imamına tamamıyla Müslüman olmak için daha ne yapılmak lazım geleceğini sorar. İmam efendi sünnet olup gusletmesini tavsiye eder. General Bem derhal mihmandar efendiyi çağırıp sünnet olacağını ve gusledeceğini söyler. Keyfiyet Vidin müftüsü ve sâir memurlar tarafından haber alınınca henüz yaraları iyileşmemiş olduğundan vücuduna bir yara daha açıp kan dökmenin bilahare telefine sebep olacağını söyler. Bu ise şer‘an ve aklen caiz olmayacağından gusül ile sünnetin icrasının sıhhatine kavuştuktan sonraya ertelenmesi ihtar edilir. Fakat kendisi bir türlü razı olmadığından çaresiz ordu cerrahı çağrılıp sünnet ettirilir.

“Generalin İslam’la teşerrüf ettiğini haber alan Macar koşup ‘Bem Türk, ben Türk!’ diye Müslüman olduğundan bu söz Macarlar arasında atasözü gibi olmuştur. Bu hal General Bem’in Macarlar katında ne derece muteber bir zât olduğunu gösterir.”

Macarların Şükran Ziyareti…

Macarlar, Osmanlı Devleti tarafından hoşça ağırlanışlarına bir teşekkür sadedinde 1876 yılında Sırplara karşı Gazi Osman Paşa’nın kumandasında kazandığımız Alexinatz (Aleksinaç)  zaferinin ardından bir heyet tertip edip sultana memnuniyetlerini ifade için Devlet-i Aliyye’ye gönderdiler. Kendilerine Beyoğlu’nda adliye kışlası tahsis edildi; şereflerine davet vs. verildi, refakatlerindeki mihmandarlarca cami ve Mevlevihaneler gezdirildi. Heyetten bazılarına rütbelerine münasip nişanlar ihsan edildi ve hepsi gayet memnun ayrıldılar buradan. Hatta Sultan bir de jest yapmıştı Macar misafirlerine; yine Tevfik Efendi’yi dinleyelim:

“Sultan Abdülhamid Han, muazzam Macar milletinin Alexinatz fethine karşı Slav âlemine rağmen hakkımızda gösterdikleri sevinç alametleri ve izhar ettikleri sadakatin ne kadar kıymetli olduğunu fiilen ispat etmek istemiş ve Kanuni Sultan Süleyman Han asrından beri kütüphanelerinde hürmetle hıfzedilen nefis kitapları hususi bir yadigâr olmak üzere yaveri Tahir Bey’e vermiş. Tahir Bey de bu kitapları padişah adına Macaristan’a göndermiş ve onları bir kat daha müteşekkir kılmış…”

İade-i Ziyaret

Osmanlılarla Macarlar arasında varlığından bahsettiğimiz güzel münasebetlerin delili ve eseri saydığımız Çaylak Tevfik’in seyahatnamesinden şu satırlarla bitirelim kelamı:

“Sonra sırf Macarların İstanbul’a gönderdikleri heyete hüsn-i mukâbele olmak üzere Macaristan’a gönderilmek için bir heyet teşkiliyle Macarları tarifi imkânsız bir sevince boğan kardeşlik hareketi de Sultan Abdülhamid Han’ın asrına ait başarılardandır.

“Sultan İkinci Abdülhamid Han Hazretleri’nin lütuf ve inayetlerinin bir semeresi olarak meydana gelen Osmanlı-Macar ittihadı öyle bir zamanda eserini göstermiştir ki bütün Slavları gönülden yaralarken Osmanlı âlemini memnun etmiştir. Çünkü Macarlar Tuna üzerinden Osmanlı’ya el uzattıkları gün Pan-slavizm fikrini yayanlar dünyanın dört bir yanında Osmanlılık aleyhine etmedik hezeyan bırakmazlardı. Avrupa’da bu yalanları reddedip Osmanlılara yardım elini ilk uzatanlar o mert oğlu mert Macarlar olmuştur.

“Macarların Ruslara karşı gösterdikleri soğukluk ve buna karşılık Osmanlılara gösterdikleri meyil ve muhabbetin derecesini hakkıyla tarif edebilmekten acizim. Ne çare ki, benim kadar aciz olmayan kaderin sevki beni Macaristan’a giden heyetin içinde bulundurdu.” ıı

Kaynaklar: BOA, HR.MTV, 748/54, Bayram Nazır, Osmanlı’ya Sığınanlar, İstanbul 2006, s. 19-26; Geza David, DİA, C. XXVII, s. 286-292; Mehmed Tevfik, Nişân-ı İttihâd - Yadigâr-ı Macaristan, Asr-ı Abdülhamid Han, s. 7-13; H. Edib Adıvar, Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri, İstanbul 1956, s. 29; http://www.turkmacar.org.tr. 

Osmanlı Macaristan’ı…

Mohaç, Estergon, İstolni Belgrad, Peçuy gibi önemli şehirlerin fethiyle 16. yüzyılın ortasında başlayan Osmanlı hükümranlığı Macaristan’da 1600’lü yılların sonuna dek devam etti. Osmanlılar sair Avrupa topraklarında olduğu gibi gayr-ı Müslim nüfusun ağırlıkta olduğu bölgelerde gerek malî, gerek siyasî ve sosyal yapıyı tahribe yönelmedi. Aksine ekonomik ve sosyal sistemi işler hale getirip, feodal düzenin ezdiği ve hayatlarını tehdit ettiği halklara adalet ve refah götürdü. 150 küsur yıllık Macaristan hâkimiyeti muhtelif zamanlarda çeşitli vesilelerle dalgalı bir seyir izledi. Nihayet Osmanlı’nın gerilemesiyle sonuçlanan II. Viyana Muhasarası’ndan (1683) hemen sonra sırayla Estergon, Uyvar ve Budin gibi önemli şehirler müttefik Hıristiyan kuvvetlerin eline geçti. 1699 Karlofça Antlaşmasıyla Macaristan’ın hemen tamamı Avusturyalıların olmuştu.

* Harun Tuncer ;

Yedikıta dergisi ağustos sayısından alıntıdır

banner53
Yorumlar (0)
20
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?