banner39

'Malaya Birliği' projesi yıldönümü

Peki Savaş sonrasında ne oldu? İngilizlerin bu ‘münbit’ toprakları bırakma gibi bir arzusu kesinlikle yoktu. Bununla birlikte, sömürgeciliğin emperyalizme çoktan evrilmesi, savaş sürecinin doğurduğu yıkımların izale edilmesi ve değişen uluslararası koşullar, bu topraklarda üretim araçlarının ‘tek elden’ yürütülmesini İngilizlere bir anlamda dayatıyordu.

Olaylar 31.03.2013, 23:34 31.03.2013, 23:34
'Malaya Birliği' projesi yıldönümü

Mehmet Özay/Dünyabülteni-Malezya                   

Malaka, Malaya, İngiliz Malayası, Malaya Birliği, Malaya Federasyonu, Malezya her biri Malaya Yarımadası’nda siyasi tarihinde yaşanan dönüşümün izlerini taşıyan adlandırmalardır. Bunlar arasında, modern Malezya devletinin inşası öncesinde yaşayan en önemli gelişme olan Malaya Birliği (The Union of Malaya) projesinin yıldönümü dolayısıyla bu konuya değinmekte fayda var. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ‘yeniden diriliş’ hülyasıyla Malaya sömürge topraklarına dönüş yapan  İngilizlerin, daha savaş yıllarının ortasında, yani 1943’de ‘İngiliz Malayası’nın geleceğine dair plânlamalara başladıkları biliniyor. 

 
  

2. Dünya Savaş öncesi Malaya topraklarında siyasi alan,‘Crown Colony’ altında biraraya getirilmiş Sömürge Yerleşimleri olarak da anılan Singapur, Malaka, Penang ile dokuz Malay devletinden oluşuyordu. Bu yapılanmada, Malay Devletleri’nin birlik olduğu anlaşılmamalı tabii ki. İngilizler maharetiyle 1894’de Federe Malay Devletleri adıyla dördü idari anlamda birlik altına alınırken, diğer beşi‘Unfederated’ adıyla anılan tekil devletler olarak İngilizlerin dolaylı yönetimi altındaydılar.

Japon işgali döneminde, Müslüman Malayların büyük ölçüde sıcak çatışmalara girmedikleri, mücadeleye katılımın ancak İngiliz polis ve askeri birliklerinde görev yapanlarla sınırlı kaldığı vaki. Bu ‘yaklaşımın’ savaş sonrası siyasi ifadesinin, İngiliz yönetimiyle ‘devam’ olduğu da bir gerçek. Bunun temeli elbette ki, Müslüman Malayların antropolojik ve siyasi kök addettikleri kadim Malaka Sultanlığı’ndan sonra ortaya çıkan tüm gelişmeler, değişimi tetikleyen iç ve dış unsurlar ve güçlerin bu toprakları getirdiği nihai noktadır. Güneydoğu Asya’nın önemli insan stoğunu oluşturan bu topluluk üzerinde sömürgeciliğin doğurduğu ‘arıza’ zaman zaman hissedilmiyormuş gibi bir değerlendirmeye tabi tutulsa da, derinlerde büyük bir ‘sızı’ olarak varlığını sürdürdüğüne kuşku yok. Bu ‘sızı’, ana vatan topraklarında farklı ırk, dil, din unsurlarının varlığının zorlamalar ve dayatmalar neticesinde ‘paylaşımcılık’ olgusuyla Müslüman Malaylara kabul ettirilmesinin adıdır aynı zamanda.

 Peki Savaş sonrasında ne oldu? İngilizlerin bu ‘münbit’ toprakları bırakma gibi bir arzusu kesinlikle yoktu. Bununla birlikte, sömürgeciliğin emperyalizme çoktan evrilmesi, savaş sürecinin doğurduğu yıkımların izale edilmesi ve değişen uluslararası koşullar, bu topraklarda üretim araçlarının ‘tek elden’ yürütülmesini İngilizlere bir anlamda dayatıyordu. Yani, Sultanlara tanınan haklar bütünü üzerinden dolaylı yönetimin zamanının geçmesi nedeniyle, değişen küresel şartlar karşısında İngiliz çıkarlarının  sonuna kadar korunması ve geliştirilmesi amaçlanıyordu. Savaşın ardından, İngilizlerin şu veya bu şekilde çekilmeye niyetinde olmadıkları ve 1946 yılında Malay Birliği (The Union of Malaya) adıyla bir proje yürürlüğe konulmak amacıyla Malaya topraklarına geri dönmeleriyle sabittir.

Öyle ki, bu toprakları çevreleyen Adalar, Ortadoğu-Hint Alt Kıtası-Çin ekseninde tarih boyunca bir köprü vazifesi görmüş, üstüne üstlük 19. yüzyıl ortalarından itibaren İngiliz yatırımlarıyla dünya üretiminde baş sıralarda olmuş palmiye yağı, kauçuk, kalay gibi -bu güne kadar da etkisini gösterdiği gibi- neredeyse bitmek bilmeyen önemli kaynaklarıyla İngiltere’nin ‘göz bebeği’ bir toprak parçası hüviyetindeydi.

  
  

Gelişmeleri bu minvalde değerlendirmek ve pratiğe dökmek amacıyla İngilizler savaş ertesinde Malaya Birliği projesini gündeme getirdi. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi ‘Malay Birliği’, İngilizlerin Malaya’da bağımsızlığı hedefleyerek gündeme getirdiği bir tasarım değildi. Aksine, Müslüman Malayların ‘köklerinden’ kopuşuna bir tepki olarak, gerek İslamcı gerek seküler kaynaklardan beslenen ve ilk nüvelerinin ortaya çıktığı Malay milliyetçiliğinin, ifadenin gerçek anlamıyla söylemek gerekirse, ‘patlama’ yapmasına neden olan bir çabaydı.

Malaya Birliği’nin ne anlama geldiği bu topraklarda yaşanan siyasi gelişmelerde karşılığını bulmaktadır. Bölge ülkelerinde İngiliz, Hollanda, Fransız sömürgeciliği karşıtı milliyetçi hareketleri çok daha erken dönemlerde başlamasına rağmen, Malaya’da, özellikle Müslüman Malayların bu sürece eklemlenmekte gecikmeleri dikkat çeker. Elbette bu ‘gecikmeyi’, tarihsel ve özellikle de ‘psikolojik’ nedenleri üzerinde durmaksızın anlamak mümkün değildir. Malay ‘ruh hali’ (psyche) bağlamında gündeme getirilen husus, Müslüman Malaylar ve siyasi liderleri olmakla kalmayıp belki de hiç de abartmadan söylemek gerekirse, varoluşlarının temel taşı konumundaki ‘sultanlarına’ bağlılıklarının bu gecikmedeki rolü göz ardı edilemez.

Bu anlamda, Malaya topraklarında bir tür Bağımsızlık ruhunun ifadesi olacak, Müslüman Malayların kahir ekseriyetini içine alan bir ‘milli’ hareketten bahsedilmesi mümkün değil. Bu noktada, Endonezya’da görece erken dönemde neşet eden milliyetçilik ruhundan beslenen ve Melayu Raya yani Büyük Malay Devleti idealini işleyen Malay Milli Partisi’nin (PKMM) bir kenarda tuttuğumu belirteyim. Ancak, 1941’den itibaren Japonya’nın, ‘Güneş Batmayan İmparatorluk’ İngiltere karşısında pek de tahmin edilemeyecek kısa bir sürede ‘başarı’ elde etmesi Müslüman Malayların zihinlerinde soru işaretlerinin doğmasına neden olmasıyla milliyetçilik olgusunun kitleler boyutunda ortaya çıkmasında tetikleyici bir faktördür. Çünkü o döneme kadar Singapur merkez olmak üzere Penang Adası ve Malaka’yı da içine alan üç önemli liman şehrini Koloni Valiliği düzeyinde yöneten İngilizler, Malay Yarımadası’ndaki mevcut dokuz Sultan’a ‘danışmanlık’ yaparak bu toprakların dış güdümlü modernleştirme çabasına ön ayak oluyordu. Bu süreçte, idari, eğitim, teknik, alt yapı ihtiyaçlarının giderilmesi, Malaya topraklarını uluslararası kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda araçsallaştırması gibi ciddi görevler icra etmesi karşılığında gündeme geliyordu. Bu süreçte, elde ettikleri kimi kazanımlarla bu Avrupa gücüne karşı çık(a)mayan siyasi elite karşılık, bu topraklarda toplumsal hareketlerin nüvesini oluşturacak bir sosyal grubun varlığı yadsınamaz. Bu grubu hemen hemen her bağlamıyla eğitim kadrosu olarak adlandırmakta bir mahzur yok.

Bu kadro, öğretmenleri, öğrencileri ile uzun bir sürece yayılacak bir bilinç akışının dinamosu işlevini görecektir. Bu noktada, 19. yüzyıl sonundan itibaren sayıları kadar niteliği de görece artış gösteren Malay Eğitim Enstitülerinde yetişen öğretmen adaylarının, Malayca eğitim veren okullarda öğrenim gören öğrencilerin kısacası eğitim kadrosunun teşekkül ettireceği ‘millilik’ olgusunun düşüncel ve pratik düzeyde hayata geçirilmesindeki rolünü hatırlamak gerekir. Bu rol, kendisini yayıncılık faaliyetlerinde, kültürel ve siyasi kurumsallaşmalarda ortaya koyacaktır.

 Ancak ne olmuştur ki, İngilizlerin Malaya topraklarının siyasi geleceğine karar verdikleri 1945 yılında Malay milliyetçi ruhu kendini somut ve pratik bağlamda ifade imkânı bulmuştur. Bu noktada sömürgeci yönetimin rehberliğinde başlatılan eğitim faaliyetleri, bunu takip eden yayıncılık, Ortadoğu’dan neşet eden ‘İslami reform’ dalgasının Malaya’da hissedilmesi gibi faktörler 1945 yılı Ekim ayında gündeme getirilen açılımın dayanakları olarak da okunabilir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, Malay halkının (rakyat) başlarındaki sultanların haklarını  İngilizler marifetiyle yitirme derekesine gelmesi dolayısıyla kendilerinin de ‘varoluş’ dinamiğini etkileyecekti. Öyle ki, dayatılan metinde, sultanlar savaş öncesi ‘imtiyazlarını’ yitirmekle kalmıyor, azınlıklara yani Çin ve Hintlilere ‘eşit’ haklar gündeme getirilerek, Malay dili, dini, kimliği üzerinde bir ‘yumuşak yıkım’ sergileniyordu. Tam da bu noktada, Malay halklarının 1930’lu yıllarda neredeyse tüm ‘eyaletlerde’ kurdukları siyasi ve entellektüel ‘birliklerin’ topyekün bir güç haline geldiği görülür.

 
  

İngilizlerin Malay sultanlarına sunduğu/dayattığı ve imzalattığı Malay Birliği siyasi projesi karşısında sultanların nasıl bir ‘siyasi atalet’ içinde oldukları da görülmektedir. Ne tür bir metne imza attıklarının farkında olmayan ve ‘halklarının’ hatırlatmasıyla fark edecekleri gelişme aslında tarihsel bir kopuşun da ifadesidir.

Burada İngilizlerin nasıl böyle bir siyasi plânlama hatasına düşebildikleri yolundaki sorumuzu da unutmamak gerekir. Bunun en önemli göstergelerinden biri Malay Sultanlarını projeyi tanıtmak ve hazırlanan metne imzalamaktan başka seçenek bırakmamak için gönderilen Harold MacMichael’ın Malaya topraklarına ilk kez gelen bir siyasetçi olmasında ortaya çıkar. Bu gelişmeye, Malaya’ya ve Malaylara sempati ile yaklaşan erken dönemlerde bölgede görev yapmış İngiliz bürokratlarının da karşı çıkması bu görüşü destekleyen hususlardandır.

 Bu amaçla 1 Nisan 1946 tarihinde Edward Gent’in Malaya Birliği valisi olarak atanacağı seremoniye davet edilen sultanlar bir yandan da Pan-Malay Kongresi başkanlığını yürüten Dato Onn bin Cafer’in “boykot edin” çağrısıyla siyasi ikilemle karşı karşıyaydılar. Tabii boykot çağrısına Kuala Lumpur’da toplantının yapılacağı otel önünde toplanan ve sultanların egemenlik haklarının korunması İngiliz emperyalizmine kurban verilmemesi yönünde görüşleri yüksek sesle dile getiren kalabalağın yaptığı gösterinin de ‘yapıcı’ ve ‘pekiştirici’ katkısı göz ardı edilemez.

 Bu amaçla, özel statüyle gönderilen McMMichael, kısa sürede dokuz sultanla yaptığı ikna turları sonunda topladığı imzalarla sonuca yaklaşıldığı düşünülen bir anda ‘Malay ruhunun’ devreye girmesi herşeyi alt üst etti. Bu ruh, yukarıda değindiğimiz eğitim kadrosu ağırlıklı Malay Milliyetçilerinin ve halk katmanlarındaki destekçilerince belki de Malay tarihinde eşine rastlanmayacak bir dönüşüme imza attılar. Özellikle, 1 Şubat 1946 tarihinde Cohor Sultanlığı başkenti Cohor Bahru’daki Sultan Ebubekir Camii avlusunda toplanan Cohor Malay Birliği (Persatuan Melayu Johor)’ne mensup binlerce kişinin katıldığı gösteri bir dönüm noktası oldu. Bu gösteride o dönem Londra’da bulunan Sultan İbrahim’i ‘tahtından edeceklerini’ güçlü bir şekilde vurgulayan liderlere ve destekçilerine müdahalenin Dato Onn bin Cafer’den geldiği görülür. Bu Malaya’nın Malezya’ya evrilmesinde başat bir nokta olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü Dato Onn, Sultan İbrahim’le büyük ölçüde görüş ayrılıkları yaşamış, iki kez saraydaki görevinden istifade etmiş ve bu anlamıyla Sultan İbrahim’e ‘en muhalif’ isim olarak adlandırılabilecekken, halkın Sultan’ı hedef alan siyasi çabasını İngilizlere yönlendirmekle belki de sultan-halk ilişkisinde yaşanabilecek büyük bir yıkımın önüne geçmiştir. Hiç kuşku yok ki, bu girişim, modern Malay tarihçisi Khoo Kay Kim’in ileri sürdüğü üzere, Singapur’da yayınlanan “Al-Imam” dergisi etrafında varlık gösteren, 20. yüzyılın başında modernist İslami hareketin, İngiliz yönetiminin Malay halkını yönetmek için Sultanları ‘kullandığı’ içerikli yaklaşımından sonra Sultanlara yönelik en önemli girişim olarak dikkat çekmektedir.

 
  

 Johor’daki cami gösterisinin ardından, özellikle Kuala Lumpur’daki gösterinin ardından Pan-Malay Kongresi 11-13 Mayıs 1946 tarihlerinde Cohor Bahru’da toplanarak Malay halklarının kararlılığını siyasi bir yapılanmaya evirerek gösterecek ve böylece Birleşik Malay Ulusal Birliği (UMNO) kurulacaktır. Majlis, Pelita Melayu gibi dönemin önemli gazeteleri, yayınlarında Malay haklarının sona ereceği ve kadim Malaya topraklarının dışarlıklı etnik unsurlarla paylaşılacak bir ülkeye dönüştürülmesi projesine tepki veriyor ve bu anlamda kamuoyu oluşturulmasına önemli katkıda bulunuyordu. Peki halk ne istiyordu? Halk, sultanların kendilerine bir tür ‘ihanet’ içinde olduklarını, Malay halklarının haklarını korumada zaafiyet gösterdikleri gerekçesini ileri sürerek atılan imzaların geri çekilmesini talep ediyor, Cohor’daki kitle gösterisinde açıkça sultan/lar/a ‘ultimatom’ veriyorlardı. Göstericilerin talebi, modern bir siyasi talepten öte, izi kadim dönemlere kadar giden Sultan-Halk ilişkisinde taşınan sorumluluğa atıf çok özel bir yer tutuyordu. Bu ultimatom sadece dönemin Cohor Sultanı İbrahim’i hedef almıyordu elbette. Cohor’un Malay tarihindeki belirleyici rolü nedeniyledir ki, Cohor Malayları gösterilerde katalizör rol oynamış, bir anlamda Malay ‘milliyetçi ruhunun dirilişine’ ön ayak olmuşlardır. 

 Atılan imzalar, Müslüman Malayların Malaya topraklarında yaşayan Çin, Hint ve Avrupalı azınlıklar karşısında bir tür ‘varoluşuna’ kast niteliği taşıdığına kuşku yok. Çünkü Sultanların egemenlik haklarını yitirmelerinin yanı sıra, Malaya Birliği projesinde bu topraklarda yaşayan asli veya azınlık tüm halklara ‘eşit vatandaşlık’ hakkı vermesiyle Müslüman Malayların ana vatanlarında sahip oldukları hakları yitirmeleri anlamına gelecekti.

İngilizler eliyle önce ‘eyalet’ konumuna indirgenen Malay sultanlıkları, Savaş’ın ardından ulus devlet sınırları içerisinde ‘biraraya’ getirilereksiyasi evrilmeyelerini sürdürdüler. Bunların bir bölümü, İngilizlerce günün koşulları dikkate alınarak Federe Malay Devletleri adı altında, doğrudan siyasi ve idari yönetim altına alınmış.  Din ve gelenek Sultan’ın özel sahasına bahşedilmiştir ki, bu bir yandan sultanları egemenlik haklarından “hiçbir şey” kaybetmediklerini iknaya yaramış ve bundan daha trajik olanı da İslam anlayışının “dünyevi” ve “ilâhi” boyutlar bağlamında parçalanmasına, bir başka deyişle deformasyonuna neden olmuştu. Özellikle bu ikinci husus, bugüne kadar ki çalışmalarda pek de rastlamadığımız, ancak can yakıcı bir durum arz etmesiyle sahici bir araştırmaya değer bir konu olarak araştırmacıları beklemektedir.

 

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?