Mustafa Kemal de 'Türklüğe karşı Anasır-ı İslam' demişti

Bundan 93 yıl önce, 1 Mayıs 1920’de de TBMM.’de “Türklük” tartışma konusu olmuş ve konuşmasında “Türk”… “Türklük” gibi kavramları vurgulayan Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e karşı Mustafa Kemal Paşa, “Anasır-ı İslam”, “Kardeşlik” ve “Eşit Vatandaşlık” kavramlarıyla cevap vermişti.

Mustafa Kemal de 'Türklüğe karşı Anasır-ı İslam' demişti

Emre Gül/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

23 Ocak 2013’te CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’in Meclis’te “Anayasa Uzlaşma Komisyonuna vatandaşlık maddesi için partiniz ne önerdi arkadaşlar? “Türk Vatandaşlığı”nı değil, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı”nı öneriyorsunuz. Başbakanınız salı günü “Bizim temelimiz Anasır-ı İslam'dır.” diyor. “Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz” şeklindeki sözleri büyük tartışma yaratmıştı.

Cumartesi günü de Diyarbakır’daki toplu açılış töreninde halka seslenen Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, barış ve kardeşlik mesajları vererek konuşmasının sonunu: “Kürt ve Türk kardeşler olarak barışa destek vermeliyiz. Barış sürecini destekleyeceğiz… Son olarak Türkçe şunları söylemek istiyorum. Yaşasın Türk ve Kürt kardeşliği. Yaşasın barış, yaşasın özgürlük, Türk ve Kürt kardeşliği yaşasın, barış ve azadi.” Açıklamasıyla bitirirken, Başbakan Erdoğan ise: “Red ve asimilasyon politikalarına biz son verdik. Yeni Türkiye’yi inşa ediyoruz. Bu ülkedeki herkesle birlikte inşa ediyoruz. 1920 Meclis’inde Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez nasıl bir olduysa, Cumhuriyeti nasıl birlikte kurduysa o kardeşlik ruhuyla yeniden imar ediyoruz.” Sözlerini kullandı. Bu açıklamalar, Mustafa Kemal Atatürk’ün de konuyla ilgili sözlerini akıllara getirdi.

Bundan 93 yıl önce, 1 Mayıs 1920’de de TBMM’de “Türklük” tartışma konusu olmuş ve konuşmasında “Türk”… “Türklük” gibi kavramları vurgulayan Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e karşı Mustafa Kemal Paşa, “Anasır-ı İslam”, “Kardeşlik” ve “Eşit Vatandaşlık” kavramlarıyla cevap vermişti.

 

Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey

 

Sağlık işleri ve sosyal dayanışma-yardımlaşma konularında izahat vermesi için kürsüye davet edilen Yusuf Kemal Bey, konuyla ilgili bakanlıkların devlet işleri ve genel hizmetleri görmeleri hususunda sadece “Türklük” adına konuşarak: “Her Türk’ün söyleyeceği şey, memleketimizde görülecek ilk iş sıhhiye işidir. Çünkü sıhhat olmazsa, çünkü Türklük sıhhatli bulunmazsa, o Türkler üzerine bina edeceğimiz hiçbir iş kalmaz. Ne dâhili iş ve ne de harbiye işi kalır. Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli. (Alkış) Saniyen onların refahını temin etmelidir değil mi efendim? Onun için öyle zannediyorum bundan sonra böyle bir tesisat olacaksa o tesisatın başında sıhhiye işleri bulunmalı. Eğer biz memleketimizde sari olan ve doktorlarca malum bulunan, Türklüğü bitiren hastalıkları bir an evvel kaldırmazsak, eğer Türk ailesinin, Türk ferdinin refahını temin edecek esbabı istimal etmezsek hepsi boştur, ne yaparsak yapalım hepsi boştur.” şeklinde konuşunca Sivas Mebusu Emir (Marşan) Paşa söz istemiş ve kürsüye gelerek:

 

Sivas Mebusu Emir Paşa

 

EMİR PAŞA-“Yusuf Kemal Beyefendi Hazretlerinin, irad-ı kelam ettiği sırada yalnız sıhhatlerinin muhafazası lüzumunu Türklere hasretmiş olmasına itiraz ediyorum. (İslam demekti sadaları). (Kelime ile oynamayın sesleri ) Müsaade buyurun, zannederim ki, Müslümanlık namına teessüs etmiş bir hilafet vardır. Değil buradaki Müslümanlar, aktar-ı cihanda bulunan umum Müsliminin bu hilafete merbutiyetlerini unutmamak iktiza eder. Rica ederim ki yalnız Türklük namını istimal etmeyelim. Çünkü, Türklük namına biz buraya cem olmadık. (Gürültüler) Rica ederim yalnız Türkler değil, Müslümanlar demek, hatta Osmanlı demek kafidir efendim (İslam deniliyor sadaları). Bu vatanda Çerkes, Çeçen, Kürd, Laz ve daha birtakım kabail-i İslamiyye vardır. Bunları hariçte bırakacak tefrikaya bais olacak söz söylemeyelim. Bendeniz bu mesela hakkında uzun söz söyleyecek değilim. Bu gibi sözlerin şimdiye kadar bir faidesini görmedik. Hepimiz hilafete merbutuz. Bu hilafeti muazzamayı  bir çok asırlardan beri muhafaza eden Türk kavm-i necibi olduğunu kimse inkar edemez. Yalnız tefrikayı icab edecek hiçbir söz söylenilmemesini tekrar temenni ediyorum.” Demişti.

 
  

Meclisteki tartışma bu şekli alınca duruma müdahale etmek ihtiyacı hisseden Mustafa Kemal Paşa söz alarak:

 

MUSTAFA KEMAL PAŞA-Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyyedir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm’a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyyeden mürekkep bir kitleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz İskenderun'un Cenubundan geçer, Şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millîmiz budur dedik! Hâlbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürd de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir “unsur-ı İslâm” bizim kardeşimiz ve menafii tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslâmiyye ki: vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, ictimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te’yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh menafiimiz müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk değil, yalnız Çerkes değil hepsinden memzuc bir unsur-ı İslâmdır. Bunun böyle telâkkisini ve sui-tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum. (Alkışlar) demiş, işte bu konuşmanın ardından Reis: “Bu mesele hakkında müzakere kapanmıştır”  diyerek tartışmaya son noktayı koymuştu. (T.B.M.M. ZABIT CERİDESİ Devre I, Cild I, İçtima Senesi I, Sekizinci İçtima, 01. 05. 1336(1920), s. 164, 165, 166,   Ankara, 3.Baskı, 1959.)

Buna göre, Yunan ordusunun Anadolu içlerine ilerlediği o zor günlerde TBMM’yi oluşturan vekiller ve onları temsilci olarak seçen Müslüman halk, farklı milliyetlere mensup olsa da “İslam Dini”nin “kardeşlik” ve “ümmet” şemsiyesi altında birleştirdiği “anasır-ı İslam” yani “İslam” unsurlarından oluşmaktaydı.

 
  

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre: “Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus” demek olan millet, 1920 yılında İslam’ın unsurlarından oluşan vatandaşlar olarak tanımlanırken, İstiklal Savaşı’nın kazanılmasından sonra tam tersi bir görüşle değerlendirilecekti.5 Kasım 1925 yılına gelindiğinde: “muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiği” muhtelif İslam unsurlarından oluşan milletin, varlığını devam ettirmek için arasındaki ortak bağın şekil ve mahiyet değiştirdiğini, yani “dini ve mezhebi” irtibat yerine, fertlerini “Türk Milliyetçiliği” etrafında topladığını” söyleyen Mustafa Kemal Paşa, Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında yaptığı konuşmasında Türk İnkılabı, Devrimi’nin tanımını yapmıştı.  (Hakimiyet-i Milliye 6 Kasım 1925, Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri c.II, s.249, Ankara, 2006.)


Nitekim bu düşüncesini 1931 yılında kendi el yazısı ile kaleme aldığı ve okullarda okutulan “Medeni Bilgiler” kitabında daha da netleştirmiş ve 6 yıl önce kabul ettiği “İslam”ın birleştirici olduğu düşüncesinin değiştiğini de ortaya koymuştu. Mustafa Kemal Atatürk’e göre, “İslam” Arapların diniydi ve “Ümmetçilik” aslında Arap milliyetçiliği demekti. İşte o görüşler:

 14

9-Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.

Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün

 

15

milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, “Ümmet” kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını “Allah” kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi milli lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyyet karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin

 

16

manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da, “Allah” kelimesinin ilası parolası altında, Hıristiyan milletlerini idareleri altına geçirdiler. Fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmet yaptılar

 

17

ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır’da belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler. Hırkasıdır diye bir palaspareyi, hilafet alameti olarak altın sandıklara koydular halife oldular. Gâh Şark’a, gâh Garb’a veya her tarafa birden saldıra saldıra, Türk milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler, his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide

 

18

ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi; dünyanın acısı, duyuların tokadıyla, derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi, derhal yüzlerce asırlık kudret ve küşayişle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türk’ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti, artık Türk cenneti değil, eski hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının

 

19

son Türk illerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.

 

Güncelleme Tarihi: 18 Kasım 2013, 09:37
banner53
YORUM EKLE

banner39