banner39

'Osmanlı'da saltanat asla ortak kabul etmezdi'

Prof.Dr. Ahmet Şimirgil'in Yeni Kitabı “ Kayı 4 Ufukların Padişahı: Kanunî” ve "Muhteşem Yüzyıl" üzerine…

Olaylar 11.03.2011, 14:52 11.03.2011, 15:20
'Osmanlı'da saltanat asla ortak kabul etmezdi'

Sevda Dıraga Canbaz/Dünya Bülteni- Tarih Dosyası

Sevda Dıraga Canbaz: Ahmet Bey, 2 Mart 2011 de KTB Yayınlarından yeni çıkan “Kayı 4 Ufukların Padişahı: Kanunî” kitabının tamamını “Kanuni Devri’ne” ayırmanızdaki etkenler nelerdir? Şu an yayında olan “Muhteşem Yüzyıl” Filmi’nin de etkisi oldu mu? Bu konuda neler söylemek isterdiniz?  Kayı 4 adlı çalışmanızın tamamlanma süreci ne kadar sürdü… Yazma sürecinde sizi en çok uğraştıran hangi bölüm oldu?

Ahmet Şimşirgil- Hayır hiçbir tesiri olmadı. Zira ben Kayı 3’ü Şubat 2009 yılında çıkarmıştım. İki yıldır Kayı 4 üzerinde çalışıyorum. Aslında bir manada gecikti bile denebilir. Malum “Muhteşem Yüzyıl” dizisi özellikle Kanuni Sultan Süleyman dönemi ile ilgili olarak büyük bir kitap üretme furyasına dönüştü. Bunlar da maalesef alelacele çıkarılmış ve sadece maddi hesaplarla yayına dönüştürülen eserler oldu. Son iki ayda yayımlanan eserler içerisinde ciddi bir telif eser yok. İlmi, maddi hesaplara alet etmemeliyiz. Şayet maddi yönden düşünseydim, eserimi dizi yayımlanmaya başladığı gün çıkarabilirdim. Açıkçası buna tevessül etmedim. Zira hazırladığınız eser asırlara hitap etmelidir diye düşünüyorum.

Kayı 4’ü tamamen Kanuni dönemine ayırmam ise bu dönemin 46 yıl gibi uzun bir devri ihtiva etmesi, pek çok siyasi ve sosyal olaylara sebep olması ve Osmanlı’nın altın çağı diye tanımlanması diye söyleyebilirim. Bu devir, öncesi ve sonrası ile çok farklı bir noktada duruyor. Ayrıca Kayı serisi içerisinde en hacimlisi de bu oldu dersem sebep anlaşılır sanırım.

Yukarıda da belirttiğim gibi iki yıl sürdü. Ancak bu devrin aynı zamanda benim 25 yıldır talebelerime anlattığım bir dönem olması tabi ki büyük bir avantajdı. Beni en çok uğraştıran bölümler ise Kanuni çağının en tartışmalı şahsiyetleri olan Hurrem, İbrahim Paşa ve Rüstem Paşa ile ilgili kısımlar ve onların sebebiyet verdiği belirtilen Şehzade Mustafa ve Bayezid hadiseleri idi. Zira bu bölümler, şu ana kadar yazılan ve bilinenlere göre tamamen farklı bir tarzda değerlendirildi. Ben okuyucunun bu kısımları, şu ana kadar bildikleri ve duyduklarına göre değil, kullandığım kaynaklar ışığında en iyi bir şekilde değerlendireceklerini düşünüyorum.

Kanuni ile ilgili en çok merak edilen ve bana en çok gelen sorulardan birisi de “Kanuni Şehzade Beyazıt’ı hangi gerekçe ile öldürtmüştür?” sorusu oluyor. Bu konuda sizin görüşleriniz nelerdir?

Ahmet Şimşirgil - Şehzade Bayezid çevresinin etkisi ile ( kaynaklar özellikle Lala Mustafa Paşa’nın etkili olduğunu belirtiyorlar) annesi Hurrem Sultan’ın vefatından hemen sonra açıkça saltanat davasına girişti. Kanuni Sultan Süleyman Mustafa meselesinde ne kadar acele etti ise Bayezid meselesinde o nispette yavaş davrandı. Padişah belki Mustafa meselesinde hatasını düşünüyor ve Bayezid’i öldürtmemek için çareler arıyordu. Nasihat için Pertev Paşa’yı gönderdi. Bütün bunlara rağmen Bayezid, isyan girişimlerinden vazgeçmedi ve sonunda hem Selim hem de babasının güçlerine karşı mücadeleye girişti. Açık bir isyandı. Ebussuud efendiden aldığı fetva ile öldürttü.

Ebu's Suud hakkında görüşleriniz nelerdir? Haksız olarak verdiği idam fetvaları var mıdır?

Ahmet Şimşirgil - Ebussuud efendi hem devrin hem Osmanlı tarihinin en mümtaz hukukçularından bir tanesidir. Büyük bir ilim adamıdır. Mustafa meselesinde de fetva verdiği söyleniyor. Bu fetvayı görmedim. Sual nasıl soruldu ve cevap nasıl alındı. Şayet bilseydik Şehzade’nin idamı daha rahat aydınlatılabilirdi. Kanuni muhtemelen isyanına inanmıştı. Nitekim Şehzade Mustafa, Diyarbekir beylerbeyisi Ayas Paşa’ya mektup gönderip kendi yanına celbetmek istemişti. Bunlar elbette ki Kanuni’ye yansıdı. Mustafa’nın isyanına karşılık duyurulmadan idam ettirmek de istemiş olabilir. Bu noktada Ebussuud efendiden fetvayı almış olabilir. İnsanların her meselede doğruyu tutturmaları mümkün değildir. İnsan hatasız ve kusursuz olmaz. Önemli olan tarafgir hareket etmemesidir. O zaman hatayı baştan yapmış oluyorsunuz. Günümüzde dahi bütün hukukçular aynı meselede birleşik karar verebiliyorlar mı? Bunların hepsi doğru değil ki. Doğru bir tane… O sebeple Osmanlı şeyhülislamları da her meselede isabet etmiştir, her kararları doğrudur diye görmeyelim. O zaman da biz yanlış yapmış oluruz.

Şimdiye kadar okullarda öğretilen klasik Tarih derslerinde Kanuni Sultan Süleyman devri hem yükselişin zirvesi,  hem de  çöküşün başlangıcı olarak gösterilir. Bunun yanı sıra Hürrem Sultan'da devlet işlerlerine karışan, işleri kendi lehine çevirebilen bir kadındır. Bu manada Hürrem Sultan Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini etkileyen, kendi geleceğini de şekillendiren biri gibidir. 46 yıl süren Kanuni Sultan Süleyman Devrinde, gerçekten Hürrem Sultan Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesine sebep oldu mu? Yoksa o sadece bir günah keçisi midir?”

A. Şimşirgil- Daha tarih 1550’li yıllar. Devletin yıkılması için 350 sene var. Devlet Hurrem Sultan’ın bir hatası ile yıkılacaksa 350 sene nasıl devam eder. Şayet 350 sene daha devam etti ise o zaman ben de bunu Hurrem Sultan’ın başarısı olarak göstereyim. Böyle bir düşünce olabilir mi. Diyelim ki Mustafa saltanata geçti. Mustafa’nın oğlunun nasıl çıkacağını siz nereden tahmin ediyorsunuz. Bizim tarihçilerimiz Bayezid’e karşı genelde Cem Sultan’ı destekler ve daha başarılı bulurlar. Ancak unutmayalım ki Bayezid’den de Yavuz Sultan Selim gibi bir padişah doğdu. Bunlar faraziyeler. Faraziyelerle ilim yürümez. Faraziyelerle büyük devlet olunmaz. Büyük ve yüce devlet, kurgu roman ve dizilerden anlaşılmaz. Tarihi bir ilim disiplini içerisinde değerlendirmek ve o şekilde yazılmış eserleri okumak lazım.

Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni Sultan Süleyman'ın gerçeğin aksine kadın ve içki düşkünü olarak gösterilmesi, halkı tarihi kitapları okumaya yöneltti. Gerçek tarihini öğrenmek isteyen vatandaş, Kanuni ve Hürrem Sultan kitaplarının satışını 3 kat arttırdı. Sebebi kötü bile olsa tarih kitaplarına olan ilginin bu sebeplerden dolayı artması sizin nazarınızda nasıl karşılanmaktadır ?

A. Şimşirgil- Evet bu dizi ile birlikte tarihimize karşı bir ilgi oluştu, böylece hayırlı bir yönü oldu diyorlar. Açıkçası ben bu fikirlere katılmıyorum. Kanuni Sultan Süleyman ilgi odağı olduğu için dizi bu kadar reyting yaptı dersek daha doğru olur. Ancak insanlar bolca reklamı yapılan ve tarih danışmanları eşliğinde diziyi gördüklerinde bildikleri Kanuni’den farklı bir portreyi gördüklerinde şaşırdılar. Tartışmalar dizinin reklamını bir miktar daha artırmış oldu. Bu durumda izleyici biraz da Kanuni böyle mi diyerek kitaplara da yöneldi. Fakat bu kitap alanlar öyle sanıyorum ki asıl izleyici kesimin yüzde biri bile değildir. Siz diğer yıkımı nasıl telafi edeceksiniz. Yanlış imajı nasıl sileceksiniz.

Diğer taraftan insanları tarihe karşı meraklandırdı bu yönü ile iyi oldu diyenleri ise hayret ve dehşetle izliyorum. Bunların hangisi, meşhur olacaklar ilgi çekecekler diyerek babasının, annesinin, dedesinin veya eşinin hakkında iftiralar yapılmasını onun mahrem hayatına girilmesini ister. Şayet istiyorlarsa buyursunlar yapsınlar. Bir TV kanalında Osmanlı soyundan bir hanımefendi ile söyleşi yapan bayan bir sunucumuz dizideki fikirlere katılmadı diye neredeyse kadıncağıza saldıracaktı. İzlerken dehşete düştüm. Dedesine küfretmiyor, iftira etmiyor diye bayan sunucu rahatsız oluyor.

Sayın Ahmet Şimşirgil, Muhteşem yüzyıl Dizisi’nin ilk bölümünde Hürrem Sultan’ın Tatarlar tarafından zorla esir alındığı ve kilise basıldığı bir bölüm vardı. Bu karelere bakınca sanki Tatarlar Kilise basan, yağma yapan, barbar bir toplum olarak gösteriliyordu Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Tatarlar ve Osmanlı kilise basar mıydı? Osmanlı’nın Ortodokslara imtiyazlar vermesi, Ermeni Patrikliğini kurdurması, fethettikleri bölgelerdeki halkın dinine karışmayıp adaletli bir yönetim uygulamasını düşününce bu durum tezat teşkil etmiyor mu? Sizin konu ile ilgili değerlendirmeleriniz nelerdir?

Ahmet Şimşirgil- Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu dizi masum niyetlerle hazırlanmış bir senaryoya sahip değil. Tamamen maksatlı bir tarzda hazırlandığını düşüncesini doğuruyor. İşte ilk sorunuzda bu gerçek ortaya çıkıyor. Müslümanlar için bir savaş anlayışı vardır ve bu İslam dininin kesin prensipleridir. Savaşlarda asla mabetlere saldırılmayacak ve din adamlarına dokunulmayacaktır. Hâlbuki dizi bu prensipleri yıkan en çarpıcı sahnelerle başladı. İnsanlar buna karşı çıkınca da efendim bunlar Türk değil Tatar denildi.

“Her vakte bir bahane bulur bî-namaz olan”, demişler.

Sanki İslamiyet sadece Türklere mahsus, sanki Tatarlar Müslüman değil, sanki Tatar dedikleri bu birlikler Osmanlıların emrinde, onların izni ile hareket etmiyorlar. Şayet Tatarlar böyle yaptıysa bundan Osmanlı da aynı zamanda sorumlu olurdu. Kesinlikle böyle bir durum söz konusu değil. Bu bir kurgudur ve kurgu, Türk-Osmanlı düşmanlığı üzerine oturmaktadır.

Efendim, 'Muhteşem Yüzyıl' isimli dizideki kurgu ve senaryo yanlışlıklarından örnekler verebilir misiniz?

Ahmet Şimşirgil- Vallahi ben sadece birinci bölümünü izledim ve bölümün sonunda şu hükme vardım. Bu dizide tek bir kare gösteremezsiniz ki doğru olsun. Bu kadar yanlış ancak çalışmakla gayretle becerilebilir. Bu beceriyi nasıl başardılar doğrusu anlamak güç.

Bakınız şu ana kadar belirttiğimiz hataların ötesinde İbrahim Ağanın (henüz daha Paşa olmadı) sarayda hadım ağası gibi gezdirilmesi, harem teşkilatının hiç bilinmediğinin göstergesidir. Zenci yerine beyaz hadımların haremde kol gezmesi, hadım ağalarının bir adım atması kellesinin gitmesi demek olan yerlerde güle oynaya dolaşmaları, nerede ve hangi muhteşem kaynaklarda (!) yazıyor, izleyicilerin ve bizlerin bilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Osmanlı saray teşkilatını bilenler en önemli özelliklerinden birinin sessizlik olduğunu belirtirler. Muhteşem ve şahane bir sessizlik diye vasıflandırılan sarayda, sakinler sanki gözleriyle işaretleşmekte ve konuşmaktadır. Herkes vazifesinin neler olduğunun idraki içerisindedir. İzlediğimiz dizide ise mutfak, harem, eğitim ve diğer kareler sirkleri hatırlatan şamata ve gürültüler ile doludur. Evet konuşma olmadan elbette dizi yapamazsınız. O zamanda saray konuşma adabını ve erkânını bilmeniz gerekir.

Giyim ve kıyafet ise ayrı bir komedidir. İngiliz kralı 8. Henri Tudors dizisinin bu diziye ilham kaynağı olduğu senarist tarafından da ifade edilmiştir. Dikkat edilirse kıyafetlerin de aynı ilhamla seçildiği kolaylıkla görülecektir. Siz batıdaki bir diziden ilham alabilirsiniz. Fakat kıyafeti ile aşkları ile de orada kalmışsanız oradan buraya dönememişseniz bir Türk hakanını değil bir İngiliz kralının hayatını resmediyorsunuz demektir.

Yine ilk bölümde padişahı, veziriazamı hatta ilim adamları dâhil bir başı açıklar alayına şahit olmuştuk. Oysa bakınız Osmanlı Enderun mektebinde talebelere verilecek manevi en büyük ceza, başından sarığının çıkarılmasıdır. Sarayda ve Osmanlı toplumunda başı açık hiçbir şekilde dolaşılmazdı. Böyle olduğu halde Kanuni ve büyük âlim Hasan Can başta olmak üzere vezirleri, neredeyse kavuklu ve sarıklı görmek imkânsız gibiydi.

Artık siz buradan cariyelerin ve Padişah kadınlarının kıyafetlerinin dizide ne derece yerinde olduğunu (!) anlarsınız sanıyorum.

Diğer taraftan Kanuni’nin adaletine atıfta bulunulurken babasının icraatlarını kötülercesine Hasan Can’a serzenişte bulundurmaları başka bir garaiplikti.

Bu konu Hoca Sadettin Efendi tarihinde geçmektedir. Saltanatının ilk gününde değil İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında vuku bulacaktır. İbrahim Paşa kendi dönemlerinin adil olduğunu vurgularken Selim Han dönemindeki bazı icraatların İslamiyet’e uygun düşmediğini savunacak ve Hasan Can çağırılarak kendisinden Selim Han’ın neden böyle davrandığı sual edilecektir.

Hasan Can ise Selim Han’ın uygulamalarının İslamiyet’e uygun olduğunu deliller ve misallerle açıklayarak İbrahim Paşa’yı susturacak ve Kanuni bu söyleşiden ve babasının icraatlarından büyük bir keyif alacaktır.

Dizide ise Kanuni, sadece babasını azarlayan bir karakter değil aynı zamanda bir âlimi aşağılayan ve ikide bir omzuna tokatlar atan garip bir konumdadır. Hasan Can’ın, Padişahın yanından ayrılırken içerisine düşürüldüğü perişan hali ise Kanuni’nin halk nezdinde düşürülmek istendiği durumu gözler önüne açıkça sermektedir.

Daha Hasan Can’ın yaşını bilemeyenlerin bu olayları nasıl doğru yansıtacakları muammadır. Dizide altmışlı yaşlarında gösterilen Hasan Can, aslında o yıllarda otuzlu yaşlardadır. Babası Hafız Mehmed’le birlikte 1514 yılında Tebriz’de Yavuz Sultan Selim Han’ın hizmetine girmişti.

Nihayet, babasının cenazesini kaldırmadan haremde cariyelerle düşüp kalkmaya başlayan Kanuni’yi, izleyiciler zihinlerinde nasıl bir yere oturttular merak ediyorum.

Bakınız benim onlarca sayabileceğim hatalar manzumesi ile bu dizinin temelleri yanlış atıldı. Ben birinci bölümden sonraki her bölümde yanlışların aynıyla ve hız kesmeden devam edeceğini ve ettiğini düşünüyorum. Zira yanlış bir yola girdiyseniz hep yanlış devam edeceksiniz demektir. Bu itibarla da diğer bölümleri izlemeye gerek bulmadım.

Osmanlı sarayında Hürrem adını alacak olan Roksalana veya Aleksandra nasıl esir alınmıştır? Bu konuda birincil kaynak olarak nerelere müracaat edilebilir? Osmanlı’da Saray ve Cariyelerin eğitimi nasıldır?

Ahmet Şimşirgil- Maalesef bu konuda net bir bilgi yok. Ancak bilinenlere göre Kırımlılar tarafından Ukrayna’da esir alınmış olmasıdır. Osmanlı sarayına 14 yaşlarında iken gelmiştir. Bu durum çok daha önceden esir alındığını ve Kırım sarayında bir müddet yetiştirildiğini de göstermektedir. Kanuni tahta çıktığında bir rivayete göre Kırım Hanı, diğer bir rivayete göre ise Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan tarafından Padişaha takdim edilmiştir. Şayet Hafsa Sultan tarafından takdim olunmuşsa daha evvelden saraya girmiş olmalıdır. Her iki halde de önceden iyi bir terbiye alarak saraya girdiğini söyleyebiliriz. İbrahim Paşa’nın takdim ettiğini söyleyenler de olmuşsa da bu zincirin en zayıf halkasıdır. Zira Hurrem’in saraya girdiği tarihte İbrahim Paşa, Paşa dahi olmamıştır. Padişaha cariye sunacak konumda da değildir. Hâlbuki malumunuz dizi de bu bilinenlerin dışında bambaşka bir Hurrem karakteri geliştirilmiştir.

Sayın Şimşirgil, Dizide Hurrem, neredeyse esir edilir edilmez zulüm ve baskılarla saraya getirilen, sonra da ölen anne ve babasının intikamını almak için uğraşan,  hatta rüyasında anne ve babası tarafından özel bir görev alan, Kanuni’yi de bu yüzden elde etmek isteyen karakterdedir. Ayrıca Hurrem Müslüman görünüp Müslümanların yok etmeye çalışan gizli bir Hıristiyan gibi gösteriliyor. Bu konuda sizin görüşleriniz nelerdir? Siz Kayı 4 ‘te bu konulara nasıl ve ne şekilde yer verdiniz?

Ahmet Şimşirgil- Hurrem’in dizide belirttiğiniz şekilde yanlış olarak lanse edildiğini az önce ben de belirttim. Kısaca şunu söyleyeyim. İz sahibini haber verir. Hurrem Sultan’ın neler yaptığını, Türk milletine hangi eserleri miras bıraktığını araştırsınlar, öğrensinler sonra da oturup onun nasıl birisi olduğunu kurgulasınlar. Ben kaynakların dışında Hurrem Sultan’ı yaptığı eserlerle tanıtırken, nasıl bir eş, nasıl bir anne sorularına da cevaplar aradım. İnşallah Kayı 4 okunduğunda Hurrem Sultan doğru bir şekilde anlaşılacaktır.

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinde, Hürrem Sultan’ın ve Damadı Rüstem Paşa’nın Parmağı olduğu söylenir? Bu konuda görüşleriniz nelerdir? Niçin öldürülmüştür?

Ahmet Şimşirgil- Şehzade Mustafa meselesini inceleyenler olaya sadece Hurrem Sultan, Rüstem Paşa, Mihrimah Sultan kurgusu ile yaklaşıyorlar. Onların deyimiyle bu üçlü çete, Kanuni’yi inandırıp, aldatıp Mustafa’yı boğduracaklar. Maalesef tarihçilerimiz de bu güne kadar bu yanlış bakış açısından kurtulamadılar. Olaya Mustafa boyutundan bakan hiç olmadı. Şayet hadise Mustafa cenahından da değerlendirilirse, Mustafa’nın da, öldürülmesinde en az onlar kadar suçlu olduğu görülecektir.

Bana göre bu konuda en suçsuz olan kişi ise Hurrem’dir. Hangi anne oğlunu padişah görmek istemezdi? Mustafa’nın annesi, Selim’i mi padişah yapmak isterdi. Şayet onun sözü ile hareket etti ise suçlu Hurrem değil Kanuni’dir. İşte bakış açılarımızı normal ve tarih disiplini içerisinde değerlendirirsek, komplo aramaya, entrika kurmaya kalkmazsak daha sıhhatli değerlendirmeler yapabiliriz. Bu konuda da Kayı 4 kitabımı öyle yazmaya ve Mustafa meselesini öyle çözmeye çalıştım. Bana göre eseri farklı kılan hususlardan biri de bu konu oldu.

Sayın Şimşirgil, filmi izlerken Kanuni “Benim hasmım Şah İsmail değil Fransuva, Şarlken ve Henri Tudors’tur” diye bir cümle kuruyordu. Fakat tarihi bilgiler ışığında baktığımızda Fransuva Kanuni’den Şarken’e karşı yardım ister. Kısacası o dönemde Fransa ile dosttur. Bu konuda da bir tezat yok mudur? Ayrıca Kanuni’ni böyle bir ifade ile konuşması da pek şık kaçmadı doğrusu... Böyle bir sözü Kanuni gerçekte kullanmış mıdır?

Ahmet Şimşirgil- Malum, dizinin adı Muhteşem yüzyıl... Elbette muhteşem oluşu da Muhteşem Süleyman’dan geliyor. İzleyici dizide bu muhteşemliği asla göremeyeceği için Kanuni’ye böyle bir söz söylettiler. Kanuni’nin dış ülke krallarına karşı onlarca sözü varken ona muhteşemliğini hatırlatmak için söylettirilen sözler, bilenler için gülünç ve komik olmaktan öte bir mana ifade etmiyordu.

“Benim hasmım Şah İsmail değil Fransuva, Şarlken ve Henri Tudors’tur”.

Bir defa Kanuni böyle bir söz söylemedi. Şayet rol icabı söyletilecekse bari yerinde olsaydı. Fransuva, Şarlken’e esir düşerek Madrit’te hapsedilen kendisi ve annesi Kanuni’ye kurtarılması için yalvaran bir hükümdardan öte bir şey değildir. Henry Tudors’un ise bütün mücadelesi ve savaşları hanımları ile geçmiştir. Ortada tek ciddi rakip olan Şarlken ise Kanuni, yüz bin kişilik ordularla memleketini gezdiği halde bir kez olsun karşısına çıkma cesaretini gösteremeyecektir.

Efendim, Dönme/Sabatayist tabiri kimler için kullanılır? Maktul/ Makbul İbrahim Paşa’nın Dönme olduğu filmde gösterildiği için eleştiriliyor. Bu konu hakkında ve İbrahim Paşa’nın şahsiyeti hakkında bize biraz bilgi verir misiniz? Kanuni Sultan Süleyman ile nasıl tanışmıştır. Bu kadar sevdiği bir insanı daha sonra onu öldürtmesindeki gerekçeleri nelerdir?

Ahmet Şimşirgil-- İbrahim Paşa ile ilgili olarak dizi de kullanılan bu tabir, senaristin ne kadar cahil olduğunu ortaya koyan bir ifade olmuştur. O bu tabiri devşirmeler için kullandı. Oysa İbrahim Paşa devşirme değildi. Onu kötülemek kastı ile bu sözü söyleyenler ise devşirme idi. Devşirmeler için ise tarihte asla dönme tabiri kullanılmamıştır.  Onlar çocukluktan itibaren Müslüman olmuş kimselerdir. Zira Enderun’a Müslüman olmayanlar alınmazdı. Osmanlıda dönme tabiri ise Sultan IV. Mehmed zamanında ortaya çıkan Sabatay Sevi hadisesi ile alakalıdır. Sabatay Sevi Müslüman olmadığı halde Müslüman’ım diyerek canını kurtarmıştır. Onun Müslüman olmadığını herkes biliyordu. İşte bu itibarla Sabatay Sevi ve onun yolunda olanlara bu lakap takılmış ve kullanılmıştır.

İbrahim Paşa bugün Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Parga köyünden altı yaşında esir alınmış ve Müslüman olmuş Rum asıllı bir köle idi. Şehzade Süleyman onunla Manisa’da tanışmış, zekâsı, hazır cevap oluşu, hadiselere vukufiyetinde sürati intikali ve bir takım meziyetleri ile dikkatini celbetmiştir. Daha sonra sahibesi olan kadın onu azat etmiş bu sayede Şehzade’nin maiyetine katılmıştır.

Kanuni değerini takdir ettiği bu zeki ve kabiliyetli gencin en iyi bir şekilde yetişmesini temin etmiş ve onu daha sonra tahta çıktıktan iki yıl sonra veziriazamlık mevkiine yükseltmiştir. On dört sene bu mevkide kalan İbrahim Paşa, Osmanlı devletinin kudretini ve haşmetini dünyaya yansıtan adam olarak bilinir. Elbette ki bunda devletin ikinci adamı olarak kendi payını da gösteriyordu.

Kurbu sultan ateş-i suzan (sultana yakın olmak yakıcı ateştir) dizesine uygun olarak Irakeyn seferinde ortaya çıkan hadiseler kendisinde bir saltanat arzusunu uyandıracak gelişmeler olarak padişaha yansımıştır. Osmanlı devletinde ise saltanat asla ortaklık kabul etmezdi. İşte bir şeyin şuyuu vukuundan beterdir sözünün gerçekliği bir defa daha görülmüş ve bu söylentiye yol açan hadiseler, İbrahim Paşa’nın sonunu hazırlamıştır.

Dizide geçen “Maktul/ Makbul İbrahim Paşa bilinçaltında sürekli Hristiyan kimliğini hatırlayan biri olarak gösteriliyor. Matrakçı da buna benzer şeyler söylüyor. Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Ahmet Şimşirgil- Gömleğin birinci düğmesi yanlış iliklenirse malum hepsi yanlış gidecektir. Elbette İbrahim Paşa için o “dönme” tabirini boş yere söyletmedi senarist. Onu Sabatay Sevi gibi Müslüman gözüken gizli bir Hıristiyan olarak lanse etti. Artık aynı senaryo sonuna kadar devam edecek yeri geldikçe hadiseler gizli Hıristiyan İbrahim Paşa’ya fatura edilecektir. Tabi bir de haçı ile saraya giren ve haçını gizleyen Hurrem Sultan gerçeği var. Dizi de o da gizli bir Hıristiyan. İşte tepede Kanuni’nin en yakınında olan iki gizli Hıristiyan’ın padişaha neler yaptıracaklarını okuyucularımız buradan çıkarsınlar artık.  

Topkapı Sarayı’ndaki zenci hadımağalarının görev yerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, cariyelere eğitimin kimin verdiğini, cariyelerin görev yerlerini ve vazifeleri, ak ağalar ve karaağaların kimlerden, nasıl ve ne seçildiği ile ilgili bir yazınızı okumuştum. Okurlarımıza da faydalı olacağını düşündüğümden bu konu hakkında bilgi verebilir misiniz?

Ahmet Şimşirgil- Vallahi bunu ben her sene talebelerimi Topkapı sarayını gezdirmek suretiyle gösteriyorum. Topkapı sarayı harem bölümünü gezen birisi orada herkesin yerini, konumunu, grupları birbirinden ayıran bölümleri gayet rahat bir şekilde takip edecek ve harem teşkilatına vakıf olacaktır. Şehzadelerin ders görme yerinin nerede olduğunu görenler, erkeklerle kadınlar arasının nasıl ayrılmış olduğunu derhal keşfedeceklerdir. Sadece haremi gezerken odaların ve koğuşların ne olduğunu ve ne görev ifa ettiğini ilgililere sorup öğrensinler. Veya bir Topkapı rehberi alıp okusunlar diyorum. Bu bile kendilerine yetecektir. İlim bir zahmet işidir. Bir kitap alıp okumaya zahmet göstermeyenlerin konuşacakları bir şeyleri yoktur.

Cariyelere eğitimi usta cariyeler vermektedir. Ak hadım ağaları Enderun mektebindeki talebelerle ilgilenirler. Kara hadım ağaları ise sarayda harem kısmında görevlidirler. Yerleri, haremin hemen girişindeki odalardır. Burası nöbet yerinde son bulur oradan sonra cariyeler taşlığı gelir ve sonra cariyelerle ilgili bölümler vardır.

Osmanlılarda hadım etme geleneği yoktur. Yapanlar olursa derhal takip edilir ve şiddetle cezalandırılırdı.  Saraydaki hadımlar dış ülkelerde hadım edilip Osmanlı sarayına satılmış olanlardır. Kara hadım ağalarının haremdeki güvenlik dışında vakıflarla ilgili pek çok görevleri de bulunuyordu.

Cariyelerin ve Padişah ve saray kadınlarının giyim ve kıyafetlerini orjinali ile kıyaslandığında nasıl buldunuz?

Ahmet Şimşirgil- Son derece yanlış ve yanlış olduğu kadar da gülünç kıyafetlerdi. Osmanlı kıyafetleri ile ilgili olarak çeşitli çalışmalar yapıldı. Bir defa bunlara hiç bakılmamış. İkincisi çok açık saçık kıyafetlerdi. Tabi ki bütün bu uygulamalar kurgu ile paralel gidiyor. Haremi sadece cinsellik üzerine kurarsanız, babasının cenazesi kalkmadan kadınlarla düşüp kalkan bir padişah portresi çizerseniz sonuç bu olacaktır. Oysa beş vakit namaz üzerine kurulu haremin bir mektep ve bu mektepte öğretilen dersler, verilen adâb ve erkânı yansıtarak gerçeklerle örülü bir harem gösterseniz işte o zaman gerçek kıyafetler de ortaya çıkacaktı.

Bir gün Topkapı sarayını geziniz. Hemen her alanda her bölümünün olduğu yerde bir mescid bulacaksınız. Kapıların önlerinde ise namazgâhlara şahit olacaksınız. Bu kadar dini hayatın kuvvetli olduğu bir yerde siz dizideki hayatı normal bir yaşantı olarak kabul edebilir misiniz?

Biliyoruz ki Padişah Hanımları içerisinde Topkapı Sarayı’na taşınan eşi Hürrem Sultan’dır. Oysa filmde ise Harem Hayatı Topkapı’da geçiyor. Bu konuda bizim bilmediğimiz bir bilgi mi var acaba?

Ahmet Şimşirgil- Hayır bildiğimiz doğru. Muhtemelen 1536’dan sonra Topkapı sarayı padişah kadınları için kullanılmaya başlandı. Hatta Kanuni zamanında kısmi olarak kullanıldı. Asıl olarak III. Murad Han’dan itibaren daimi bir mekân halini aldı. Ancak bugün için yer ve mekân olmaması yüzünden Topkapı sarayını kullandıklarını ifade ederek kurguda bunu belirtebilirlerdi. “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz” demişler. Bizim her yaptığımız doğru, çok araştırdık dedikleri için bu gafları da sırıtmış oldu.

Tarihi gerçekleri göz ardı ederek, bir senaryoyu veya romanı yazarsak ele alınan tarihi şahsiyetlere, kendi dünya görüşlerimizi giydirmiş olma durumuyla karşı karşıya kalınmaz mı? Bu durumda elbette kişinin romanda bir takım kendi tasarrufu olacaktır ancak bu tasarruf belgelerin ışığında olması gerekmez mi? Aksi takdirde nasıl bir tehlike ile karşı karşıya kalırız?

Ahmet Şimşirgil- Çok doğru. Şimdi şu ana kadar konuşuyoruz. Dizinin veya bir roman okuduğumuzu varsayarsak romanın, konu edindiği tarihi şahsiyetle hiçbir alakası yoksa bu kişi kimdir. Neyi temsil etmekte kimi ortaya koymaktadır. İşte bu takdirde ister müspet ister menfi olarak ele alsın o roman veya senaryo yazarının şahsiyetini yansıtmış olacaktır. Sizin de belirttiğiniz üzere kendi giysisini o tarihi şahsiyete giydirmiş olacaktır. Bu ne kadar ahlakidir. O zaman buyurun her yazara göre bir Kanuni! Böyle bir şey olur mu? Ben kurgu yapıyorum diyor. Kardeşim kurgu yapıyorsan adını kendi dedenin veya babanın adını koy ve istediğin gibi kurgula.

Bu itibarla tarihi bir şahsiyeti ele alıyorsanız onun hayatına saygı göstereceksiniz. Bu noktada ölülerin dirilerden daha çok saygıya ihtiyacı var diye düşünüyorum. Biz bugün yaşayan meşhur bir kişinin hayatını diziye çeksek ve yüzde yüz yanlış olarak kurgulasak hakkımızda dava açmazlar mı? Peki ölmüşlerimizi kim koruyacak? Onların haklarını hukuklarını kim arayacak? İşte onlara iftira edenlerin daha insaflı hareket etmelerini istememiz ve tepki koyanların da tepkilerini bu noktada normal karşılamamız gerekiyor.

Bu filmin tarih bilincimize etkisi sizce nasıl olacak? Halkın kafasında bu devirle ilgili sizce nasıl bir imaj kalacak? Bu konuda neler yapılmalı?

Ahmet Şimşirgil- Dizi neyi vermek istiyorsa büyük kitlelerde o imaj kalacak. Ben çamur at izi kalsın düşüncesi ile hareket edildiğini ve bu kadar yanlış içerisinde bu izin fazlasıyla kalacağını ve yer edeceğini düşünüyorum. Âkil insanların araştırması ve doğruyu bilerek kitleleri bilinçlendirmesi ile yanlış kanaatlerden toplum kurtulabilir. Bizler doğruları yazacağız. İnşallah bu doğrular üzerinde de senaryolar ve filimler yapılacaktır. Öğretmenlerimiz de gençlere doğru eserleri tavsiye etmekle vazifelerini yapacaklardır. Kimileri de oluşturulmak istenen gündemin peşine takılan zavallılar olarak hayatını idame ettireceklerdir.

Ecdadını İngiliz krallarının hayatından, sarayından ve kadınlarından ilham alarak yazılan bir diziden öğrendiklerini sananlar ise ne kadar bedbahttır.

Muhteşem Yüzyıl Filminin Tarih Danışmanları oldukça tepki aldı. Siz bu tepkileri haklı buluyor musunuz? Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu dizide tarih danışmanlarının tavırları nasıl olmalı?

Ahmet Şimşirgil- Elbette ki haklı buluyorum. Siz Osmanlı tarihinin en önemli bir dönemine damgasını vurmuş tarihi şahsiyetleri konu edinen bir dizi yapıyorsunuz. Onun senaristi kadar tarih danışmanı da sorumludur. İzleyenler bunun tarih danışmanı var demeyecekler mi? Bu senaristin hatası deyip sıyrılabilir misiniz? O zaman sizin orada ne işiniz var demeyecekler mi?  En azından bilinen gerçeklerin dizi de görülmesi lazımdı. Oysa tarihte ki Kanuni tarihteki Hurrem Sultan ve tarihteki İbrahim Paşa’nın dizideki karakterler ile uzaktan yakından bir ilgisi yok. Bu itibarla izleyicinin tepkisini normal ve haklı bir tepki olarak karşılamak lazımdır.

Çok teşekkür ediyorum efendim.

A. Şimşirgil -Ben de çok teşekkür ediyorum.

***

Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL kimdir?

1959'da Boyabat'ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı yerde tamamladı. 1978'de girdiği Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü'nden 1982'de mezun oldu. 1983'te aynı bölümdeki Yeniçağ Anabilim Dalı'nda Araştırma Görevlisi olarak vazifeye başladı. 1985'te Yüksek Lisansı'nı tamamladı. 1989'da Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü'ne naklen geçiş yaptı.

1990'da "Osmanlı Taşra Teşkilatı'nda Tokat (1455-1574)" isimli çalışmasıyla Tarih Doktoru unvanını aldı. 1997'de "Uyvar'ın Osmanlılar Tarafından Fethi ve İdaresi" isimli takdim teziyle Doçent oldu. Seyyid Muradi'nin kaleme aldığı Barbaros Hayreddin Paşa'nın gazalarını "Kaptan Paşa'nın Seyir Defteri" ismiyle sadeleştirerek, ayrıca Osmanlı tarihi ile ilgili "Kayı I", "Kayı II", "Kayı III" “Taşa Yazılan Tarih Topkapı Sarayı” ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle” ile “Slovakya’da Osmanlılar” adlı eserlerini yayınladı. 2003'te Profesör kadrosuna atanan Şimşirgil'in Osmanlı şehir tarihi, siyasi hayatı ve teşkilatı ile ilgili çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda ilmi makalesi bulunmaktadır. Halen Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Öğretim Üyesi görevine devam etmektedir.

Eserleri:

1- Taşa Yazılan Tarih Topkapı Sarayı, İstanbul 2003.

2- Kaptan Paşa’nın Seyir Defteri, İstanbul 2004.

3- Kayı I, İstanbul 2004.

4- Kayı II, İstanbul 2006.

5- Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle, İstanbul 2008.

6- Kayı III, İstanbul 2009

7- Slovakya’da Osmanlılar (Türk Uyvar), İstanbul 2010.

 


Yorumlar (1)
Naci Koç 12 yıl önce
Bu ropörtajı yapan, yayınlayan ve kıymetli hocam Ahmet Şimşirgil Beyefendiye sonsuz şükranlarımı sunuyorum.
18
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?