Şerif Hüseyin de kendisini 'Halife' ilan etmişti

3 MART 1924 tarihinde TBMM tarafından halifeliğin kaldırılmasının ardından Eski Mekke Emiri, Şerif Hüseyin de kendisini “Halife” ilan etti.

Şerif Hüseyin de kendisini 'Halife' ilan etmişti

Emre Gül/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

Ortadoğu’yu kontrolü altında tutmak isteyen İngiltere, Müslümanlar arasında milliyetçiliği, mezhepçiliği, ayrılıkları körükledi. Bölgenin önde gelen Arap sülale ve aşiretlerine bağımsızlık ve para vaat etmekten de geri durmadı. Hatta bir kısmıyla gizli anlaşmalar bile imzaladı. Onlardan birisi de tarihe kısaca “Şerif Hüseyin” olarak geçen, “Hüseyin Bin Ali” idi.

Otorite ve yetkisi, Osmanlı yönetimi altındaki Hicaz Vilayeti’nde, Mekke ile sınırlı olan Şerif Hüseyin, göreve geldiği andan itibaren, Hükümetçe Hicaz’a gönderilen valilerle uğraşmaya başladı.  Onlardan daha fazla nüfuz sahibi olmaya çalıştı ve kendi gücünü arttırmaya yönelik politikalar yürüttü. 1912 seçimleri sonucunda oğulları Abdullah ve Faysal’ı Hicaz milletvekili olarak Meclis-i Mebusan’a sokmayı başardı. Bunlardan, daha sonra “Ürdün” adıyla teşkil edilecek olan devletin başına “Kral” olarak geçirilen ve Kudüs’te öldürülen Hicaz Mebusu Abdullah Efendi’yi, Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın desteğini sağlamak üzere Mısır’a gönderdi.

İşte bağımsızlık emellerine yönelik ilk girişimi bu sırada yaptı ve İngiliz temsilcisi Lord Kitchener ile görüşen oğlu aracılığı ile İngilizlerle işbirliğine çalıştı. Bu çabalardan bir netice alamayan ve ciddiye alınmayan Mekke Emiri Şerif Hüseyin, I. Dünya Savaşı başladıktan sonra Osmanlı Devleti ve Halifeliğine sadık kalarak üzerine düşeni yapacağını defalarca tekrarlamasına rağmen, İngiliz müttefikleriyle temaslarını sürdürdü.  Önceleri kendisine önem vermeyen İngilizler, Çanakkale ve Kutü’l-Amare’de uğradıkları yenilgilerin ardından, Osmanlılara zarar verebilecek her türlü unsuru kullanmak adına güç ve iktidar peşinde koşan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile temasa geçtiler. Mısır’daki Yüksek Komiserleri Mac Mahon ile başlayan bu görüşmelerde Arapların isyan ettirilmesine karşılık İngiliz himayesinde kurulacak Arap Krallığı’nın başına Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in getirilmesi konusunda uzlaşmaya varıldı.

Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in tüm Arap Yarımadası, Suriye ve Irak’ı içine alan bir devlet kurmasını, Lübnan’ı hariç bırakarak destekleyen İngiltere, aynı yılın Aralık ayında Necid Emiri İbn Suud ile de Kuveyt hariç Basra Körfezi’nin güney kıyılarını kapsayan bir bağımsızlık antlaşması imzaladı. Yani Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e vaat ettiği topraklarda Necid Emiri İbn Suud’un da hâkimiyetini tanıdı. 1915 yılının Kasım ayında bu görüşmeler hakkında Fransa’yı bilgilendiren İngiltere, bölgenin asıl paylaşım planını ise Sykes-Picot Anlaşması ile yaptı.

Mekke Emiri Şerif Hüseyin ise bu anlaşmadan habersiz, “Büyük Arabistan Krallığı” ve hatta “Halifelik” hülyaları ile Osmanlı Devleti’ne karşı isyanını,  Haziran 1916’da Cemal Paşa’nın Şam ve Beyrut’ta devlete ihanetle suçlanan bazı Arapları idam ettirmesiyle oluşan gergin ortamı bahane ederek başlattı. İngilizler tarafından sağlanan mali ve lojistik desteğe rağmen tüm Arap âlemini temsil edecek bir harekete dönüştürülemeyen ve ancak 4000-5000 bin civarında bir silahlı gücün katıldığı bu isyan sonucunda, Kasım 1916’da kendisini bağımsız Arap ülkelerinin Kralı ilan etti. Sınırlı bir desteğe sahip olan ve yaptığı işbirliğinden dolayı ihanetle itham edilen Mekke Emiri, Sykes-Picot Anlaşması’nın Ruslar tarafından açıklanması, Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kuruluşunu destekleyen Balfour Deklerasyonu, nedeniyle güç kaybetse de Arap Krallığı kurma emellerini sürdürdü. 1918 “Arabistan Meliki” ilan edildi. Fakat neticede hedeflediği gibi “Büyük Arabistan Kralı” olamadıysa da gittikçe azalan etkinliğine rağmen Suudi Arabistan’ın kurucusu İbni Suud ile hâkimiyeti için çatışmaya girdiği Hicaz’ın Kralı oldu. Eski Mekke Emiri, Hicaz Kralı I. Hüseyin unvanıyla tahta otururken, eski Osmanlı mebusu oğullarından Faysal, önce Suriye Kralı I.Faysal, Fransızlar tarafından oradan kaçırılınca da İngilizlerin gölgesinde Irak Kralı I. Faysal yapıldı.  Diğer oğlu Abdullah ise Şarki Ürdün hükümdarlığına getirildi. İstediği Krallığa küçük de olsa kavuşan Şerif Hüseyin’in bir emeli daha vardı: “Halife” olarak “Emirü’l-Mü’minin ve İmamü’l-Mislimin” sıfatını kazanmak!

Bunun için O’nu ümitlendiren şey ise, 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatının TBMM tarafından kaldırılmasından sonra İngiliz zırhlısı Malaya’ya binerek İstanbul’u, “Halife-i Müslimin” sıfatıyla terk eden son Osmanlı Padişahı 6. Mehmed Vahidüddin’in durumu oldu. İslam dünyasında antipati ile karşılanan, Müslümanların gözünde Hilafete, İstanbul’a kılıç çekmiş bir asi konumunda olan Hicaz Kralı I. Hüseyin, derhal “Halifelik” meselesiyle yakından ilgilenmeye başladı. Her ne kadar İstanbul’dan ayrılmasından sonra TBMM, 18 Kasım 1922’de kuzeni Şehzade Abdülmecid Efendi’yi “Halifeliğe” seçmiş olsa da hala bu unvanın kendisine ait olduğunu ileri süren ve Malta’da bulunan mahlu Sultan Vahiddüddin’i mektuplarla Hicaz’a davet etti. Şerif Hüseyin’in bu davetten asıl amacı ve beklentisi, bir şekilde Halife Vahidüddin’in bu unvanı bir feragatname ile kendisine devretmesiydi. Eski Sultan Vahidüddin Han ise bu emellerden habersiz, “bu davetten istifade ederek bütün Müslümanların kıblesi olan Kâbe’yi bir Müslüman sıfatıyla gidip ziyaret ekmek, bu suretle vatandan ayrılığın ve uğradığı felaket ve hicretin acısıyla hüzünlerini o kutsal makamın manevi feyizleriyle zevklendirmek, elem ve kederini mülkün mertebe hafifletmek düşüncesindeydi.” Bu davetten en çok rahatsız olan yeni Halife Abdülmecid Efendi idi. Bu rahatsızlığını Sultan Vahidüddin’in kızı aynı zamanda gelini olan Sabiha Sultan aracılığı ile ileten yeni Halifenin: 

“Kendileri iktidardayken Hüseyin’in şahıslarına ettiği isyan ve hıyanetin üzerinden henüz unutacak kadar bir zaman geçmedi. Dolayısıyla bunun davetine gitmek, hilafet makamına ve saltanata geçmiş bir zat için mümkün ve doğru olmaz… Bu seyahatte kendisinden istifadeyi düşünecek birtakım insanların elinde kalacak olursa, mecburen en büyük düşmanı ben olurum.” Sözlerine mukabil, Sultan Vahiddüddin, Hicaz’a gidişinin asla siyasi bir düşünceden kaynaklanmadığını hiçbir zaman menfaat, şer veya fesad aleti olmayacağını yazdı.” Sultan Vahidüddin, sürekli kalacağı bir İslam memleketine geçmek üzere basamak olarak gördüğü Hicaz’a 15 Ocak 1923’te vardı. Kolları sıvayan ve ev sahibi olarak hürmette kusur göstermeyen Hicaz Kralı I. Hüseyin, “Halife” olabileceği ümidiyle hiçbir masraf ve fedakârlıktan çekinmeyerek kesenin ağzını sonuna kadar açtı. Öyle ki muradını misfirperverlik perdesi altında gizlemesini sezen Sultan Vahidüddin’i, Başhekimi Reşat Paşa ile maiyetinde bulunanlara: “Bu adamın bu derece ısrarlı ikramları beni sıkmaya başladı. Allah vere de altından çapanoğlu çıkmaya!” dedirtecek kadar.

Daha Hicaz’a tam hâkim olamayan ve İbni Suud liderliğinde yaklaşan Vehhabi tehlikesine rağmen “Halifelik” peşinde koşan Hicaz Kralı I. Hüseyin, iklimi ve Mekke’nin havasını bahane ederek ayrılmak isteyen Sultan Vahidüddin’i Taif’e yerleştirdi. Ardından da kendi hilafetinin tanınması için çalışmalara başlayarak Suriye, Filistin, Amman ahalisi nezdinde girişimlerde bulundu. Kureyş kabilesine dayanan soy mensubiyeti sebebiyle hilafet makamının ancak bu kabilenin hakkı olabileceğini yönünde propaganda yaptıran I. Hüseyin, gazetelerde Sultan Vahiddüddin için “büyük misafirimiz, sultan hazretleri gibi unvanları kullandırtırken, “Halife” unvanına yer verdirmedi. Hatta Sultan Vahiddüddin’in Mekke’de İslam alemine hitaben yazdığı ve “Halifeliğini”de vurguladığı beyannameyi yayınlatmadı. Fakat kendisine çok pahalıya mal olan, bu külfetli ve masraflı girişimler, El-Meclisü’l-Ala denilen İslam cemaatinin reisi ve Kudüs Müftüsü, Eminü’l-Hüseyni’nin düzenlediği toplantı neticesinde alınan “Hicaz Kralı I. Hüseyin’in hilafet şartlarını taşımadığı, Kureyş’ten olmanın “Halife” olmak için yeterli bir meziyet olmadığı, ancak teşkil edilecek bir Hilafet Şura’sının isteklerine göre hareket edilirse kabul görebileceği” şeklindeki kararlar sonucunda, neticeye ulaşamadı. Sultan Vahidüddin’in Hicaz’dan ayrılmasıyla da Hicaz Kralı I. Hüseyin’in “Halifelik” hayalleri suya düştü. Ancak bir süre için.

TBMM, 3 Mart 1924 tarihli ve 431 numaralı, “Hilafetin İlgasına Ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılması Hakkındaki Kanun”u kabul edip, “Halife hal edilmiştir. Hilafet,  Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.” Kararını alınca Hicaz Kralı I. Hüseyin bir kez daha sahneye çıktı. Son Halife Abdülmecid Efendi, 11 Mart 1924’te yayınladığı bildiri ile “Hilafetin kaldırılmasını şeriatı inkar, Ankara’yı da “La-dini Türk Cumhuriyeti” olarak nitelendirip Hilafete İslam dünyasının biatiyle geldiğini, dolayısıyla kararın Meclis’e değil İslam alemine ait bulunduğunu” belirtip bir konferans daveti yaparken, Eski Mekke Emiri, Şerif Hüseyin de kendi kendini “Halife” ilan etti. Halifeliğini yakın çevresi ve Hicaz’ın bazı bölgeleri dışında hiçbir İslam ülkesi ve toplumunun tanımadığı ve tepkiyle karşıladığı I. Hüseyin’in Krallığı’na ve “Halifelik” iddialarına 16 Ekim 1924’te Mekke’yi kuşatan Abdülaziz Bin Suud tarafından son verildi.

Kaynaklar: Murat Bardakçı, Şahbaba, İstanbul, 1998. Tarık Mümtaz Göztepe, Vahidedin Gurbet Cehenneminde, İstanbul ,1991. Azmi Özcan, Şerif Hüseyin, Dia, c.38, İstanbul, 2010. Resmi Ceride: 06.03. 1924.İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.4, İstanbul, 2011.

 

Güncelleme Tarihi: 01 Temmuz 2014, 11:48
YORUM EKLE

banner33

banner37