Kosova'nın kaynağa ihtiyacı var

Kosova, acılarıyla baş etme ve haysiyetli bir şekilde ayakta kalma mücadelesi veriyor. Kurumlar ve kişiler çaba gösteriyorlar, fakat uluslararası platformda bir tanınma engeli ufkunu kapatıyor, 2008’de bağımsızlığını ilan eden ülkenin.

Prizren’e varır varmaz Boşnak Devlet Bakanı Rasim Demiri’yle ve Yunus Emre Enstitüsü’nün Kosova temsilcisi Mehmet Ülker’le birlikte dağların tepelerinde bulunan Jupa bölgesindeki Boşnak köylerine gittik. Bu bölgede bulunan 12 Boşnak köyünden biri olan Gorne Lubinye’de yaşayan Kaplçani Ailesi’nin koruduğu Osmanlı emanetleriydi, ziyaret sebebi. Sisli yeşil sonsuzluk içinde hiç bitmeyecekmiş gibi gelen tırmanış sırasında hayrat çeşmelerin başında mola veriyorduk. Rasim Bey bazen Aliya İzzetbegoviç anekdotları aktarıyordu. Ziyaret, Çanakkale’ye katılan dedelerine ait Osmanlı emanetlerini neredeyse yüz yıldır muhafaza eden Feyzo Kapléani’ye ait bir kafede gerçekleşti. Hüzünlü dakikalar yaşadık. Aile mirası çeşitli yazılı belgeler ve Osmanlı bayrağına ait bir bayrak alemi zor dönemlerde manevi bir direnme kaynağı oluşturmuş. Çanakkale’de şehit olan akrabalara ait çeşitli hatıraların eşliğinde bugüne ilişkin değerlendirmeler yaptık birlikte.  Bakan Demiri, Türkiye ve Kosova’nın elbirliğiyle bu tür hatıraların toplanacağı bir müze teşkil edilmesi fikrini dile getirdi. Daha sonra ise bölgedeki Türkçe kursları ve bölge için olası kaynak oluşturma imkânları üzerine Mehmet Ülker bazı önerilerde bulundu.

Şar dağlarının eteklerinde yer alan Jupa bölgesinde Boşnakların yaşadığı, toplam nüfusu 14 bini bulan 12 köy yer alıyor. Bu nüfusun bir kısmı geçim sıkıntısı yüzünden Almanya’ya göç etmiş. En yaygın meslek inşaat ustalığı ve eskiden daha çok olan bugün yaygınlığı azalmış hayvancılık. Kosova için yakın tarihin acı olaylarının tekrarı açık örtük bir tehdit, bir kâbus. Priştine’nin ihtiyatlı arayışları, bu gerçekten bağımsız değerlendirilemez.

Priştine’yi, Yunus Emre Enstitüsü’nün güler yüzlü üyesi Sevil Büşra eşliğinde dolaştık. Sevil, Kosova toplumundaki pek çok Türk gibi, gözü kulağı Türkiye’de yetişmiş bir genç kız.

Sultan I. Murat’ın şehre kuzeydoğu yönünde altı kilometre uzaklıkta bulunan türbesini ziyaret ettik önce. 1389’da gerçekleşen Kosova Savaşı sırasında bir Sırp askerinin saldırıyla şehit olan I. Murat’ın iç organlarının gömüldüğü türbe bu. Bedeni ise Bursa’daki türbesine gömülmüş. Adına açılan müzeyi gezerken müzenin yöneticisi Zekeriya Hoşhallar’ın tasvirleriyle 627 sene öncesine uzandık adeta. Türbe ve çevresi geçen yüz yıllar içinde defalarca tamir gördü. Son şeklini ise TİKA’nın restorasyonuyla kazandı.  Avrupa’ya doğru açılmamızın her şeye rağmen somut mekanlarından biri, tarihi şimdiki zamanda yorumlamanın dersliği gibi. Türbedar olarak Sultan Abdülmecit tarafından görevlendirilen Buharalı ailenin Boşnak gelini Saniye teyze ile de türbenin bahçesindeki ulu çınarın yanı başında kısa bir sohbet etme fırsatı bulduk. Saniye teyzenin türbeyle bütünleşen hayat hikayesini daha ayrıntılı bilmek isterdim doğrusu.

Üç kıtaya doğru yayılan büyük bir imparatorluğu hazırlayan aşamaları şimdiki zamanın olguları zaviyesinden baktığımızda ne ölçüde doğru anlayabiliyoruz acaba? Bugünün kaosu köklü değerlere sıkı sıkıya sarılma sebebi Kosova’da. Bir Srebrenitsa dehşeti yaşayabilirlerdi; bunu unutmaları imkânsız.

Görkemli kamu binaları, sıkışık toplu konutlar, geniş bulvar ve meydanlar… Mimarisinde sosyalizm döneminin izleri baskın görünen bir şehir Priştine. Hıristiyanlığın sembolleri, kurtarılışın ardından bir fırsatın tecessümleri gibi yerleştirilmiş, halkının % 98’inin Müslüman olduğu ülkeye. Şehrin en önemli bulvarına adı verilen Rahibe Teresa için, “biz savaşırken o Hindistan’daydı, adının bulvara konulmasını hak etmiyor” dedi, beni havaalanına götüren Arnavut şoför. Bill Clinton adı verilen şehrin en işlek caddesinde ilerlerken tam karşıda, mevcut bir okulun yıkılması suretiyle inşa edilen Balkanların en büyük katedralini görüyorsunuz. Müslümanlar katedralin karşısına cami yapmak istediklerinde ise izin vermemiş, uzak bir adres göstermişler. Bu dayatmalar şehrin bir kurtarışla birlikte rehin alındığını düşündürüyor. Şehirler ve yakın tarihin sembolik önemi haiz nice ismi varken neden Bill Clinton, Nene Teresa isimleri öncelensin? Yunus Emre Enstitüsü’nün Priştine merkezinde Türkçe öğretmeni olarak çalışan Ülker Karabeg Sait, Müslümanların hafızasını iptal etme çabası dahilinde gördüğü bu sembol dayatmalarının, Müslüman halk arasında da sembollerine yönelik bağlılığı güçlendiren bir etki oluşturduğunu belirtti. Kuşkusuz Priştine halkı –tıpkı Saraybosna halkı gibi-zengin bir kültürün varisi olmanın direncini hayat tarzına yansıtmaya devam ediyor. Şehri dolaşırken Fatih Sultan Camii karşısında yapılan üç katlı bir binayı gösterdi bana Sevil. Cami karşısında olduğu için üç katlı apartmanın çatısını mimarı küçük kubbelerle donatmış.

Ülker, 1998’de savaş başladığında Türkiye’ye, Kırklareli’ndeki mülteci kampına, ardından İstanbul’da yaşayan görümcesinin evine gitmiş. Depremin ertesi günü, çoktandır tasarladığı gibi başını örtmüş. Ayakkabı ustası olan babası İsmail Karabeg’den söz etti. Savaş sırasında Makedonya sınırında kalan binlerce mülteciden biriymiş babası. Mart-Nisan ayları… Aç susuz günlerce bekletilmişler. Üç dört gün süren açlıktan sonra ekmek verilmiş.  Böbrek rahatsızlığına yakalanmış yaşlı adam daha sonra. Bütün uzuvları iflas etmiş ve savaş bittikten bir yıl sonra Hakk’ın rahmetine kavuşmuş. Babasının Türkiye’nin desteğine dönük umudunu hiç yitirmediğini belirtti Ülker.

Kosova siyasetinde iki Türk partisi var. Devlet Bakanı Mahir Yağcılar’ın partisine bağlı iki Türk milletvekili bulunuyor mecliste. Türk nüfusu ise yüzde 1.5 civarında.   Arnavut Müslümanlar, Türkleri hedefe yerleştiren ırkçı bir propagandaya maruz bırakılıyorlar, ancak genç kuşağın bu propagandaya pek prim vermediğini dile getirdi Ülker. Beri taraftan 15 Şubat’tan bu yana FETÖ mensuplarının Türkiye Hükümeti aleyhine, baskı oluşturacak türde faaliyetlerini artırmış olması, Kosova günlerinde girdiğim ortamlarda konuşulan bir vakıa.

Kosova şehirleri, yerel yönetimleri öne çıkaran ademi merkeziyetçi bir temsil sistemiyle yönetiliyor. Bu temsil önemli kararların alınmasını zorlaştırsa da, halkın taleplerinin gerçekleşme şansını daha doğru bir şekilde yansıtırken, bilfiil idareye katılıma da güç kazandırıyor. Söz gelimi okul müdürlerini ve öğretmenleri belediye atıyor.  Ülkenin biricik Türk kasabası olan Mamuşa’da Belediye Başkanı Arif Bütüç’ü ziyaretimizde de bu konuda gözlemler yapma fırsatı buldum. 6 bine yaklaşan bir nüfusa sahip olan Mamuşa kuşkusuz üzerine apayrı bir yazı yazmayı hak eden görmüş geçirmiş bir kasaba. Adının II. Mahmut’a dayandığı belirtiliyor.  Belediye Başkanı Arif Bütüç, eski bir gazeteci.

Savaştan bu yana kahramanlığıyla konuşuluyor Mamuşa: Savaş sırasında  5 bin nüfuslu kasaba, 45 bine yakın Arnavut’u misafir ederek katliamdan korumuş. TSK Barış Gücü’nün bir kısmı da bu kasabada konuşlanmış. Sokaklarında dolaşırken kimseyi yadırgamadık, kimse de bizi yadırgamadı. Avlulu evleri Osmanlı mimarisine özgü mutedil standartları yansıtıyor. Bakımlı bir kasaba Mamuşa. Ne yazık ki sadece Priştine’ye geçerken uğrayabildik, bir saat kadar. Arif Bütüç, Anadolu şehirlerinde rastlayabileceğiniz herhangi bir belediye başkanı gibi aşina geliyor.

Bu sistemin politikacıları daha mütevazı ve faal olmaya sevk ettiğini Boşnak Bakan Rasim Demiri ile birlikte bulunduğum saatlerde de izleme fırsatı buldum. Tabii tevazu ısmarlanabilen veya atanabilen bir kişilik özelliği değil. Demiri, Aliya okulunun iyi bir öğrencisi.

Zor zamanların birbirine kenetlediği toplum, problemlerini barış kanallarını çoğaltarak aşmaya çalışıyor; bu konuda birçok örnek anlatıldı bana. Bizi kardeş kılan yapıcı değerleri hatırlatan konuşmalarıyla (Fatıma Kryeziu’nun babası ve Gazmend Kryeziu’nun kayınpederi) Hacı İlyas Uka, Kosova’nın güzel geleceği konusunda umut duyuran kişiliklerden biri, bir canlı tarih. Onunda daha fazla sohbet edebilmiş olmayı isterdim. Kosova’dan tamamlanmamış sohbetlerin üzüntüsüyle ayrıldım.

Aklım Çanakkale şehitlerinin hatıralarını koruyan, helal kazanç mücadelesi peşindeki insanların yurdu Jupa’nın yeşil dağlarında kaldı. Gorne Lubinye’de Kaplçani  ailesinden Feyzo Bey’in anlattığı, köyde her zaman konuşulan Çanakkale Savaşı hatıralarından biri, şöyle: Çanakkale Savaşı’nda çevredeki birkaç köyden 210 kişi şehit olur, geriye dört kişi döner. Bu dört kişi, şehit olanların ailelerini düşünerek bir plan yaparlar. Biri köye çıkarken diğerleri bir handa sıralarını beklerler. Köyde aileler şehitlerini sorduğunda ilk çıkan kişi, “gelirler” der, “gelirler.” Doğru, aralıklı olarak gelir handa bekleyen üç kişi ve bu diğerlerinin de geleceği umudunu saklı tutar havalide, artık bekleyişin şehadet haberi almak anlamına geldiğini öğreten bir süre boyunca.  

YORUM EKLE