banner39

27.12.2011, 07:17

Yeni anayasa yapımında İpe un seren kim?

Yeni anayasanın yapımı süreci ile ilgili olarak medyada, özellikle de liberal-demokrat çizgiyi benimsemiş yazarlar arasında, son günlerde iki farklı değerlendirme göze çarpıyor. Biri, benim de katıldığım, bugünkü Anayasa Uzlaşma Komisyonu yöntemiyle, özellikle partilerin kırmızı çizgileri ve kabul edilen oybirliği şartı nedeniyle, bu çalışmalardan bir sonuç çıkmayacağı görüşüdür. İkincisi ise, bu tahmini paylaşmakla birlikte, sorumluluğu tümüyle AK Parti’ye yıkan ve bu çıkmaz yola girilmesinin iktidar partisinin bilinçli tercihi olduğu yolundaki görüştür. Bu görüşe göre AK Parti, 2010 anayasa değişikliğiyle zaten istediklerinin pek çoğunu elde etmiştir ve yeni bir anayasa yapma konusunda samimi bir arzu taşımamaktadır. Dolayısıyla, sonuç vermeyeceğini pek âlâ bildiği bir yöntemi kabullenerek, “ipe un sermekte”, halkı oyalamak istemektedir.

Muhalefet ne istiyor?

Bu görüşe verilecek en net cevap, AK Parti’nin halen sahip olduğu milletvekili sayısının, anayasa değişikliği için gerekli minimum sayı olan 330’un altında olmasıdır. Dolayısıyla AK Parti, istese de, kendi başına bir anayasa yapma imkânına sahip değildir. Elbette hiç kimse bu sayı eksikliğinin Güneş Moteli tipi operasyonlarla doldurulmasına taraftar olamayacağına göre, AK Parti yeni anayasa yapabilmek için, Meclis’teki diğer üç partiden en az birinin desteğini sağlamak zorundadır.

AK Parti, 2011 seçimlerinden 330’un biraz üzerinde bir milletvekili sayısıyla çıkmış olsaydı dahi, onun tek başına anayasa yapmaya teşebbüs etmesi, “AKP kendi anayasasını dayatıyor” tarzında eleştirilerle karşılaşacaktı. Nitekim AK Parti’nin 2007’deki yeni anayasa girişiminde aynen böyle olmuştur. Bu dönemde AK Parti sözcüleri defalarca, bir bilim kurulunca hazırlanan metnin sadece bir ön-taslak olduğunu; bu taslağın partinin yetkili organlarınca benimsenmesinin ardından uzun bir toplumsal tartışma sürecine sunulacağını; diğer partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve tüm ilgililerin görüşleri alındıktan sonra, bu öneri ve eleştiriler ışığında yeniden kaleme alınacağını; ancak daha sonra resmî bir anayasa değişikliği teklifi halinde Meclis’e sunulacağını; bu aşamada da Anayasa Komisyonu ve Genel Kurul’da görüşülerek değişikliklere uğrayabileceğini; en sonunda da, kabul çoğunluğu ne olursa olsun, halk oylamasına sunulacağını ifade etmişlerdir. Bu güvenceler, muhalefet partileri ve medyanın büyük bölümü tarafından görmezden gelinmiş; AK Parti’nin, laikliği ve üniter devleti tahrip eden, federalizmi getiren “rövanşist” bir anayasayı tek taraflı iradesiyle topluma dayatmaya çalıştığı yolunda insafsız bir eleştiri kampanyasına girişilmiştir.

AK Parti’nin bu eleştiri sağanağı karşısında projeyi gündeme getirememesi ve kamuoyunda “türban değişikliği” olarak bilinen, Anayasa’nın 10’uncu ve 42’nci maddelerindeki değişiklikle yetinmesi, gene bu partinin samimiyetsizliğinin kanıtı olarak ileri sürülmüş, aslında AK Parti’nin temel derdinin türban yasağını kaldırmaktan ibaret olduğu ifade edilmiştir. Oysa, ayrıntıları kamu oyunca bilinmemekle beraber, AK Parti’nin yeni anayasa girişiminden vazgeçmesinin çok daha derin nedenleri olduğu düşünülebilir. Nitekim o dönemde partinin en yetkili kişilerinden olan Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat, Sayın Neşe Düzel’e verdiği röportajda bunu açıkça ifade etmektedir: “Olayın arka planını bilseydiniz... O günkü şartlarda yeni anayasa yapılamazdı. Bize, anayasa yapılmayacak diye açık açık telkinler geldi.” Düzel’in “Nereden geldi? Askerden mi?” sorusu üzerine de “Oralardan geldi. ‘Yeni bir anayasa yaptığınız takdirde parti kapatılır’ dediler. Nitekim bir hafta sonra AK Parti’yi kapatma davası açıldı. O gün sivil anayasayı yapma konusunda sayısal çoğunluğumuz yeterliydi ama demokratik çoğunluğumuz yoktu. Türkiye, yarı demokratik bir ülkeydi” cevabını vermiştir (Taraf, 28 Kasım 2011). Gerçekten de, kısa bir zaman sonra AK Parti hakkında kapatma dâvası açılmış ve Başsavcının iddianamesinde yeni anayasa girişimi, kapatma sebepleri arasında sayılmıştır. AK Parti’nin kapatılmaktan ancak kıl payı farkla kurtulduğu da bilinmektedir.

Müzakere ve uzlaşma süreci

Dolayısıyla, şu anda AK Parti’nin başka bir yöntem benimseme seçeneğinin olmadığı açıktır. Uzlaşma Komisyonu, sadece sayısal bir zorunluluğunun ya da 2007 girişiminin karşılaştığı eleştirilerden kaçınma arzusunun bir sonucu değil, demokratik ilkeler açısından da en azından denenmesi gereken bir yöntemdir. Gerçekten, anayasa yapımı sürecinin mümkün olduğu kadar geniş kapsamlı bir müzakere ve uzlaşma yöntemiyle sürdürülmesinde, sonuçta kabul edilecek anayasanın sosyolojik meşruluğunu güçlendirme açısından büyük yarar vardır.

Komisyonun belirlediği çalışma esasları çerçevesinde bu çabanın sonuç vermeyeceğini söylemek, bu yolun hiç denenmemesi gerektiğini iddia etmek demek değildir. Keza bu, yeni anayasanın yapılmasının tümüyle imkansız olduğunu söylemek anlamına da gelmez. Çoğu zaman, neyin mümkün olacağı, ancak neyin mümkün olmayacağı anlaşıldıktan sonra belirlenebilir. Böyle bir durumda daha gerçekçi “B planları”nın devreye girmesi, meselâ yeni anayasanın büyük ölçüde AK Parti-CHP işbirliği ile hazırlanması elbette imkânsız değildir. “Oydaşma” ya da “consensus”un varlığı için bir toplumun yüzde yüzünün mutabakatı aranamaz. Bir anayasanın demokratik meşruluğu için böyle mutlak bir mutabakat şart olsaydı, dünyanın hiçbir ülkesinde anayasa yapılamazdı.

Kırmızı çizgileri silelim

Bununla ilişkili bir sorun da, komisyona katılan partilerin “kırmızı çizgileri” sorunudur. Sayın Etyen Mahçupyan, benim 21 Kasım’da Sayın Neşe Düzel’e verdiğim röportajdaki bir görüşümü eleştirerek şunları söylemektedir: “Partilerin kırmızı çizgilerini bırakmalarını beklemek gerçekçi değil. Çünkü bu partiler belirli sosyolojik ve ideolojik zeminler üzerinde siyaset yapıyorlar ve sahici kaygı ve istekleri temsil ediyorlar. Bunları yok sayarak neyi tartışacaklar?” (“Liberallerde meşruiyet ve kırmızı çizgiler,” Zaman, 7 Aralık 2011). Partilerin kırmızı çizgileri olabileceği elbette doğrudur. Ancak burada sorun, kırmızı çizgilerin varlığı değil, bu çizgilerin oybirliği şartı ile bir araya getirilmiş olmasındadır. Uç bir örnek vermek gerekirse, BDP ile MHP’nin Kürt sorunu üzerinde ortak bir görüşe varmaları nasıl beklenebilir? Albert Hirschman’ın özlü ifadesiyle, “daha çok/daha az” (more or less) sorunları üzerinde uzlaşmak, “ya biri, ya öteki” (either/or) sorunları üzerinde uzlaşmaktan çok daha kolaydır. Türkiye’deki anayasa yapımı sürecinde karşılaşılacak birçok sorun ise, “ya biri, ya öteki” niteliğindedir. Üniter devlet ve milliyetçilik, bu tür mutlak değerler ifade eden ve doğaları gereği pazarlığa elverişli olmayan sorunlardır.

TBMM komisyonun üstüdür

Komisyon kararlarının Meclis tarafından değiştirilememesi ilkesine gelince, böyle bir şart, hukuken de, siyaseten de, demokratik ilkeler gereği olarak da, anayasa yapımında son sözün sahibi olması gereken TBMM’yi âdeta bir otomatik onay organı haline getirmekte, komisyona ise sanki egemen devletlerin temsilcilerinden oluşan bir konfederal meclis vasfı izafe etmektedir.

Nihayet Sayın Mahçupyan’la anlaşamadığımız bir nokta da, kendisinin ideolojik bakımdan nötr, ya da ideolojisiz bir anayasa yapılamayacağı yolundaki görüşüdür. Öyle görünüyor ki, burada, liberalizmin ekonomik ve siyasal anlamları karıştırılmaktadır. Serbest piyasa ekonomisi savunusu anlamıyla liberalizm elbette bir ideolojidir ama, siyasî anlamı itibariyle liberalizm, hürriyetçi demokrasi ile anlamdaştır. Bunu da bir ideoloji olarak değil, bütün ideolojilerin ve onları savunan grupların serbest ve eşit şartlar altında iktidar için yarışabilecekleri bir çerçeve, ya da “oyunun kuralları” olarak anlamak gerekir. Bu anlamda ideolojik bakımdan renksiz veya nötr bir anayasa, içinde liberallerin de, sosyalistlerin de, Kemalistlerin de, muhafazakârların da serbestçe yarışabilecekleri ve iktidara geldikleri takdirde programlarını uygulayabilecekleri bir genel çerçevedir. Bir anayasanın bunun aksini yaparak resmî bir ideolojiyi benimsemesi, o ideolojiyi benimsemeyen vatandaşları peşinen dışlamak demek olur. 1982 Anayasası’ndan başlıca şikâyetlerimizden biri, bu anayasanın her yerine sinmiş olan “resmî ideoloji” değil midir?

[email protected]

 Kaynak: Star

 

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?