banner39

ABD bağımsız Türkiye'ye muhtaç!

Thomas P.M. Barnett, son 8 yılda değişim geçiren Türkiye'nin ABD'nin en iyi Müslüman müttefiki olması gerektiğini ama niçin olamadığını sorguluyor.

Yurt Haberleri 16.09.2010, 11:19 16.09.2010, 11:19
ABD bağımsız Türkiye'ye muhtaç!


Thomas P.M. Barnett

Eğer Amerika’ya ideal Müslüman stratejik ortağı sihirli değnekle sunulacak olsaydı, nasıl bir ortak dilerdi? Amerika’nın her politikasıyla aynı çizgide duran bir ülke mi dilerdik?  Eğer rejim, İslam dünyasında itibara sahip olacaksa cevap hayır. İdeal olarak, yönetim, ulusun dini ve kültürel kimliğini koruyor görünmeye yetecek kadar İslamcı olacaktır hatta ki toplumunu atılgan bir şekilde modernize ederken ve ekonomisini dünyaya bağlarken bile. Diplomasiye, çok-taraflılığa ve bölgesel istikrara vurgu yapan, bu esnada, Washington’ın bağımlısı olmadığını, tarihi seyri içinde yol alan kendinden emin bir büyük güç olduğunu göstermeye yeterli bir bağımsızlığı muhafaza eden bir ülke olacaktır. Özetle dindaşlarına, Müslüman bir devletin, Müslüman devlet olarak kalmayı sürdürürken, küreselleşmenin ortasında kendisini nasıl iyileştirebileceğinin örneği olacaktır.

Ancak burada durmayalım. Kendimize karşı dürüst olacaksak, ideal Müslüman stratejik ortağımızın Amerikan çıkarlarına bizim yapamadığımız şekillerde faydalı olmasını da isteriz. Örneğin:

-Kuran’ın yeniden yorumlanmasına, Peygamber Muhammed’in mesajının modern çağ için güncellenmesine cesurca önayak olması.
-Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilere sefil muamelesinden dolayı İsraillilere doğrulukla karşı çıkması, işgal altındaki topraklarda istihdam yaratacak projeleri teşvik etmek sûretiyle maddi destek de sunması.
-Nükleer program hakkında İran’la diplomatik temas kurarken Tahran’ın Ortadoğu’daki kemirici nüfuzunu zarif bir biçimde dengelemesi.
-Suriye’yi sistemin bir parçası yapmak için ekonomik fırsat savuşturucusuyla/yumuşak öldürücüyle (soft kill) elinden gelenin en iyisini yapması.
-Bağlayıcı bir kordun olarak bahse değer bir yatırım akışı sağlayarak Irak istikrarının sorumlu bir kahyası olması.
-Rusya’yla ilişkilerimizi yeniden başlatması ve Balkanlar’da artakalan operasyonlarımızı sessizce perçinlemesi.
-Güney Lübnan ve Afganistan’a barışı koruma askerleri göndermesi, Afganistan’da uzlaşmayı teşvik için Taliban’a erişmesi.
-Huzursuz Kafkasya’da ve Orta Asya’da altyapı geliştirme çalışmalarına katkı sunarak gelişmekte olan bu ekonomileri Batı’ya bağlaması.
-Ve tüm bunları, komşularla arasındaki tarihi ihtilafları bastırıp sıkıştırarak dolayısıyla da emperyal niyetler taşımadan, sıfır toplamlı oyuna başvurmadan, hüsn-ü niyet şartıyla yapacak.

Baştan beri Türkiye hakkında konuştuğumu fark etmediyseniz, imkânsız bir paket bu diye düşünmüş olabilirsiniz. Türkiye’nin iktidardaki İslamcı partisi, 2003 yılından beri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından ustalıkla yönetilen Ak Parti, tüm bunları gerçekleştirdi ve aynı anda da kendi evinin ekonomisini derleyip toparladı, hızla genişleyen orta sınıfın reform beklentilerini karşıladı, inatçı Kürt ayaklanmasını ele aldı, geçmişte demokrasisini defalarca kesintiye uğratan (mesela 1960-1961, 1971-1973, 1980-1982) askeri diktatörlüğe batıp zevale uğramaktan uzak durdu.

Daha fazlasını kim isteyebilir? Öyle değil mi? Ama ne ki bu askeri ittifakın her iki yakasındaki yetkililer ve uzmanlar, Amerika’nın Türkiye’yle bugünkü ilişkilerini ciddi bir çöküşten hatta bastırılmış düşmanlıktan muzdarip diye tanımlıyorlar.

Obama yönetimi, Türkiye’nin BM’de İran’a karşı son ekonomik müeyyide paketine karşı oy kullanmasından dolayı açıkça öfkelenmişti. Ancak geçen Mayıs ayında Türkiye ve Brezilya’nın tasarladığı nükleer takas anlaşmasını  - Obama ekibi başlangıçta bu çabayı desteklemiş olmasına rağmen - Washington’ın daha sonra kibirle reddettiğini kaydetmeye değer.

Beyaz Saray, İsraille “Gazze Özgürlük Filosu” kıyametinden ve gürültünün hala bitmemesinden dolayı tarihi olarak güçlü ikili askeri bağlarımızı azaltıp, hassaten de taahhüt edilmiş silah satışlarını torpidolayıp Türkiye’nin en büyük yıllık askeri tatbikatını boykot ederek Ankara’yı cezalandırmakla tehdit ediyor. Yeterince şaşkına çevirici: İkiyüzlü Pakistan, Pentagon’ın verdiği açık çeklerle ödüllendirilirken, Türkiye tavan arasına atılıyor.

Eğer bu ikilik size mantıksız göründüyse o halde dış politika realisti olmalısınız. Mesele Türkiye’nin rakibi İran’ın nükleer emellerine meşru tepkisi olunca işler karışır ama halen Amerika’nın stratejik davası lehinedir.

İran’ın nükleer silah edinmesinin bir “eğer” meselesi olmayıp bir “ne zaman?” meselesi olduğunu uzun zamandır savunuyorum. Niçin? Basitçe söylemek gerekirse, Amerika’nın – yahut Amerika dolayısıyla dünyanın -  şu anki İran rejimini bu amaçtan çevirmelerine yol yok ki bu, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın İran teokrasisini cumhurbaşkanı merkezli, Devrim Muhafızlarının ekonomi üzerindeki mafyavâri pençesi etrafında inşa edilmiş tek parti diktatörlüğüyle değiştirme stratejine de uymaktadır.

Eğer bu terminoloji size son dönem Sovyetleri hatırlatıyorsa tesadüf değildir: Sağ çıkan büyük felaketzedeler benzer şekilde düşünür.

Sovyet lideri Leonid Brejnev ve avanesi, Josef Stalin’in kaçık tasfiye hareketi ve II. Dünya Savaşı gibi çifte kabustan nihayet kurtulduklarında, nükleer cephaneliği saçmalığın zirvesine taşıyıp Batı “hücumundan” insiyâki olarak kurtulmaya baktılar. Ancak yıllar içerisinde kıdemleri ilerledikçe, gerçekte Batı’dan istedikleri şey, büyük kazanımlarını Batı’nın tanıdığına işaret eden, emperyal müesseselerinin stratejik bekasını garanti eden – yahut garanti edeceğini düşündükleri - kağıt parçalarıydı. Richard Nixon ve müteakip başkanlar, o kağıt parçalarına imza attılar ve bunun beraberinde ikili ilişkilerin rahatlaması, Sovyetleri zamanın kendilerinden yana olduğuna inandırarak onları zor duruma düşürdü. Daha bir nesil geçmeden, tarih aksini ispatlayacak, Sovyetler gözden kaybolacaktır.

Ahmedinejad ve avanesi, Brejnev’den daha genç yaşta siyasi üstünlüklerinin zirvesindeyseler de, kirli bir düşkünlük içindeler: Nükleer salahiyetin kendisine yaraşır şekilde korkuttuğu Amerikan süpergücü’nün büyük devrimlerini sonunda tanıması istiyorlar ve bu amaçla imzalayacağımız kağıt parçalarını memnuniyetle karşılayacaklar. Ancak tıpkı Sovyet vakasında olduğu gibi, devrimci güç bu nevi anlaşmalara vardığında, böylesi bir radikal hareket, amansız bir düşman yokluğundan dolayı sararıp solar ki sinsice başarılan bir savuşturulma/yumuşak ölümdür bu.
İran askeri diktatörlüğü bu tuzağa niçin düşsün ki? Kendi halkından korku duyarak yaşamaktan başka seçeneği yok. İran nükleer programı hakkında “tüm seçeneklerin masada olması” gibi cesur laflara rağmen – yanı sıra muhtemel bir İsrail saldırısını analım – sorulmaya değer tek bir soru var: ABD, nükleer bir İran karşılığında ne alacak?

Tahran ve Tel Aviv’in gayeleri uğruna yüksek risk almalarından kaynaklanan tedirgin edici müsabakalardan sonra bizim alacağımız şey, Ortadoğu için tepeden tırnağa yeni bir güvenlik mimarisidir ve bu, İsrail’in Filistin’le kalıcı bir barış yapmasına imkân tanımaktadır. Bunun olması için on yıllarca çabalayıp sonra da böylesi çabaların daha büyük bölgesel çekişmelere, bölgede zuhur eden nükleer çekişmelere yenik düştüğünü görüvermek – önce İsrail-İran sonra İran-Türkiye ve muhtemelen de İran-S.Arabistan arasında – bölge başkentlerini diplomatik uzlaşmaya mecbur etmek için dünyanın enerji bağımlısı büyük güçlerini harekete geçirecektir.

Bu müzakereler – ki çok yoğun geçecektir – nihayet sadede davet edildiğinde, Amerika masada oturan, İran’ın hülyalarını ve İsrail’in korkularını dengeleyen bir Türkiye’yi görmekten memnuniyet duyacaktır. Türkiye, buradan oraya varmak için, her çeşit stratejik yeniden yönelimi çekip çevirmek zorunda kalacak ki bunlardan bazıları İsrail ve ABD gibi eski dostlar için acılı olacak ama en sonunda tüm bunlara değecektir.

Doğrudur, Batı’nın duymak istediği stratejik anlatı bu değil ama iş bitirici “nokta saldırıları” gibi sihirli kurgular ve “nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya”, “küresel sıfır” gibi gerçeklerden kaçışla kıyas edildiğinde güvence veren bir yoldur. Bu yoldan daha önce başarıyla geçmiştik ve tekrar yapabiliriz zira tarihin yürüyüşünün bize tatminkâr başka bir fırsat sunabilmesi ihtimal dâhilinde değildir.

Bu yola girme vakti geldiğinde, Türkiye, her ne kadar şu an zahiren içimizdeki diken gibi görünse de, hakikaten ihtiyaç duyduğumuz müttefik olduğunu gösterecektir.

Kaynak: WPR

Yazının orjinal başlığı: Yeni kurallar; ABD, faal ve bağımsız bir Türkiye’ye muhtaç

Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın

 

banner53
Yorumlar (0)
17
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?