Batavya'dan Cakarta'ya: Endonezya Tarihi

Güneydoğu Asya coğrafyasınındaki üç yüz milyonu bulan Malay ırkının yaklaşık iki yüz otuz milyonu Endonezya sınırları içerisinde yaşıyor

Batavya'dan Cakarta'ya: Endonezya Tarihi

Mehmet Özay - Dünya Bülteni / Malezya

Endonezya, doğusundan batısına beşbin kilometreyi bulan ve toplam onyedibin adadan oluşan dev bir ülke. Güneydoğu Asya coğrafyasınındaki üç yüz milyonu bulan Malay ırkının yaklaşık iki yüz otuz milyonu Endonezya sınırları içerisinde yaşıyor. Kuruluşu, II. Dünya Savaşı’nın akabinde gerçekleşen bu ülkenin modern tarihi Avrupa ve Ortadoğu ülkelerini aratmayacak hareketliliğe sahne olduğunu ve kuruluş sürecinde özellikle Sukarno’nun Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinden önemli ölçüde esinlendiğini belirtelim. Bu konuda bugüne kadar birkaç akademik eserin yayınlanmış olması, konunun akademya nezdinde daha çok işlenmeye gerek duyulduğunu ortaya koyuyor. Bu bağlamda, Atatürk ilkeleri olarak bilinen ve aynı zamanda CHP’nin de ilkeleri sayılan Altı Ok’a karşılık Endonezya’da Pancasila, yani beş ilke ülkenin temel yapı taşlarını oluşturuyor.

Modern Endonezya siyasal tarihinde, İslami hassasiyetleri yüksek toplum kesimlerinin talepleri Pancasila ile çelişirken, özellikle 32 yıllık iktidarı döneminde Suharto, Pancasila ideolojisinin yerleşmesinde gerekli gördüğü her aracı kullanmaktan geri durmadı. Pancasila’nın zorunlu olarak ülkedeki bütün toplumsal ve siyasal orgazinasyonların temel dayanak noktası yapılması islam ve devlet ilişkileri tartışmalarını sürekli gündemde tuttu. 1983 yılında Suharto tarafından başlatılan uygulama ile İslamcı kesimlerin devlet temellerine yönelik eleştirilerinin önü alındı.

Sahip olduğu etnik çeşitlilik ve çoğulculuk nedeniyle antropologlar ve sosyologlar başta olmak üzere çeşitli sosyal bilim araştırmacıların sürekli gündeminde olan bu coğrafyanın kendine özgü toplum yapısı hakkında en önemli kavram olan “çoğulcu toplum” (plural society) Sosyolog S. J. Furnivall tarafından ortaya atıldı. Bu çoğulculuk Avrupa çoğulcu toplum anlaşıyından ayrılması ile sosyal bilimlerde yer etti.

Tarih boyunca pek çok krallık ve İslam Sultanlığı’na konu olan adalar kültürel çoğulculuğu ile dikkat çekiyor. Buna rağmen, modern dönemde Endonezya Cumhuriyeti’nde belirleyici unsur, kökleri denizci bir imparatorluk olarak da bilinen Majapahit Krallığı’na (12-15. yüzyıl) dayanan Cava Kültürü ve Milliyetçiliği’nin öncellenmesi olmuştur. Bu nedenledir ki, 17 Ağustos 1945 tarihindeki bağımsızlıktan kısa bir süre sonra, Cava hakimiyetine karşı “Outer Islands” olarak adlandırılan diğer adalarda  başlatılan özgürlük ve bağımsızlık hareketleri ülkenin ulus devlet yapılanmasının zorunlu ve sorunlu süreçleri olarak geç döneme kadar varlığını sürdürdü.

Biraz tarihe uzanarak Endonezya’nın geçmişine şöyle bir göz atalım.

Güneydoğu Asya’yı Pasifik Adaları’na ve Avustralya’ya bağlayan su yolları üzerindeki Endonezya Takımadaları Avrupa ile bölge arasındaki ilişkilerin ötesinde belki de ondan çok daha uzun erimli ve kalıcı bir şekilde Hindistan Alt Kıtası ile Çin arasındaki kadim ilişkilerde de bir aktarma organı işlevi gördü. Bu süreç, bölgenin animist ve yerel dinlerinin zamanla Budizm, Hinduizmin ile yer değiştirmesine, Cava Adası’nda Borobodur Tapınağı gibi önemli Budist medeniyetinin önemli merkezlerinden bazılarının neşet etmesine olanak tanıdı.

Uzun yıllar, Hindistan’a atfen Doğu Hint Adaları olarak zikredilen bu coğrafya’ya verilen Endonezya adı ilk defa bir Alman sosyal bilimci tarafından 19. yüzyıl sonlarına doğru kullanıldı. Adaların sahip olduğu doğal kaynaklar Avrupa ile ilişkileri tarihin erken dönemlerine kadar geri götürülmesine yol açar. Öyle ki, geçmişte gıdaların uzun ömürlü saklanmasında, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan çok çeşitli baharatların merkezi olması, Akdeniz Medeniyeti’nin ve zamanla Avrupa’nın bölgeyle ilişkilerini sürekli kıldı. Bu ilişkide İslam öncesi dönem kadar, sonrasında özellikle Arap Yarımadası’nda yaşayan denizci Arapların başat rolü dikkat çeker. İslamlaşma süreci ile birlikte baharat ticareti salt bir ekonomik aktivite değil, belki ondan çok daha öte siyasi bir hakimiyet aracı haline geldi.

Takımadaları ilk ziyaret eden Avrupalı ise İtalya’lı meşhur seyyah Marko Polo’dur. Polo, Çin’den Avrupa’ya dönüş yolculuğuna başladığı 1292 yılında, Çin Denizi’nden güneye inerek Sumatra Adası’na ulaşması nedeniyle Endonezya Takımadaları’nı gören ilk Hıristiyan ve Avrupalı olarak kabul edilir.  Kaleme aldığı eser, bir anlamda 15. yüzyıl başlarında Portekiz Krallığı’nda başlayan denizcilik serüvenlerine ilham kaynağı olması ile tarihi bir öneme sahiptir.

Hollanda Sömürgesi

Cava Adası sakinleri, tıpkı diğer ada sakinleri gibi yüzyıllar boyunca barış ortamı içerisinde sürdürdükleri ticari faaliyetlerinde Malaka Boğazı çevresindeki önemli uluslararası liman şehirlerini kendilerine mekan olarak seçmişlerdi. Katolik Portekiz sömürgeciliğinin 1511 yılında kadim Malaka Şehri’ni ele geçirmesi, bölgenin ticaret dünyasında köklü değişikliklere neden oldu. Artık yerlilerin yerine, Portekizliler Doğu Adaları’nda, yani bugün Endonezya’nın doğusunu oluşturan Ternate ve Banda Adaları olarak da bilinen baharat zengini bölgelerde oluşturdukları ticaret plantasyonları sayesinde birinci elden kaynaklara ulaşma yolunu seçtiler.

Hollandalıların, 16. yüzyıl son on yılında açıldıkları Hint Okyanusu’nda ilk durakları bugün Endonezya Takımadaları olarak bilinen coğrafya oldu. Böylece Takımadaları’nı kaderi, 1619 yılında Hollanda Doğu Hint Şirketi’nin Valiliğini yapan Coen, bugün Cakarta olarak bilinen ancak tarihte Batavya adıyla anılan şehri sömürge başkenti yapmasıyla değişmeye başladı. Coen, baharat zengini Banda Adası halkına yönelik gerçekleştirdiği kıyımla bölge halkını pasifize ederken, bölgenin topraklarını ürünlerin şirkete ucuz fiyattan satılması karşılığında Hollandalılara hizmet edenlere bahşetti.

Hollandalıların 1642 yılında Malaka Şehri’ni Portekizlilerden almalar ile bölgede giderek varlığını pekiştiren Hollandalılar, yaklaşık 350 yıla varan sömürgecilik ve ardından emperyalizm sürecin başta Cava Adası olmak üzere bölgede Avrupa sömürgeciliğinin başat unsuru olarak varlıklarını sürdürdüler.

Amaçları, Katolik Portekizlilerin ticaret tekelini engellemek olan Hollanda, Portekizliler kadar, en azından ilk dönemde, saldırgan bir strateji takip etmedikleri yaygın olarak dile getirilse de, yukarıda verdiğimiz örnekte ve yetmiş yılı bulan Açe Savaşı Avrupa sömürgeciliğinin yıkıcılığı bariz bir şekilde ortaya çıkar. Bununla beraber, ticaret alanında sergiledikleri politikalar silahlı mücadeleden geri kalmamacasına varlığını ortaya koyarken, Cava Adası’na yerleşmelerinden yaklaşık yirmi yıl sonra dönemin önemli ticaret liman şehirleri Bantam’daki Müslüman Gücerat ve Chetti tüccarları bölgeyi terk etmek zorunda kaldılar. Söz konusu tüccarlar, bölgedeki varlıklarını, dönemin önde gelen Açe Darüsselam Sultanlığı’nın limanlarına sığınarak sürdürdüler.

Kalvinci tüccar grubunun elinde şekillendirilen Hollanda Doğu Hint Şirketi, Portekizlilerin aksine, hiçbir şekilde dini açılımlara olanak tanımadı. Ancak erken dönemlerden başlayarak Arab Yarımadası’ndaki yönetimlerle kurulan ilişkilerin arka planında doğuda elde ettikleri bazı önemli ticari meta monopollerinden hareketle malları doğrudan buradaki alıcılara ulaştırma gibi son derece pragmatist eğilim sergiliyorlardı. Bu bağlamda, Portekizliler gibi Kızıl Deniz ticaret yolunu kesmeyi düşünmeyi akıllarına getirmek bir yana, aksine burada mevcut olan pazarı kullanmaya çalıştılar.

Hollandalıların Asya’da gösterdikleri başarının ardında üç temel neden yattığı görülür: a) ekonomik kaynaklarının zenginliği ve bunu kullanmadaki maharetleri; b) üstün insan gücü ve c) denizcilik teknolojisindeki gelişmişlikleri. Hollanda, doğu’daki sömürgecilik macerasında sadece asli Felemenk nüfusunu değil, Alman ve İskandinav unsurları da denizci ve donanma gücünde kullandığı bilinmektedir.

Hint Okyanusu’ndaki gelişmeler bağlamında görece erken dönemde Osmanlı Devleti ile Hollanda Krallığı arasında gelişen ilişkilere kısaca değinerek hafızamızı tazeleyelim. Hollanda Doğu Hint Şirketi’nin, Güneydoğu Asya mallarını Arap Yarımadası’na ve Süveyş’e taşınma kararlılığı doğal olarak bölge söz sahibi olan Osmanlılarla karşılaşmalarını gündeme getirdi. Osmanlı yönetiminin Hollanda’nın ekonomik tekel oluşturma süreçlerine temkinli yaklaştığı görülüyor. Yemen Valisi Cafer Paşa, 16 Şubat 1618 tarihinde Aleppo’da Hollanda Konsolosu Cornelis Pauw’a Kızıl Deniz’e fazla sayıda Hollanda gemisinin gelmemesini, bunun için İstanbul yönetiminden izin alınması gerektiğini iletti. 10 Nisan’da Amsterdam’daki Doğu Hint Şirketi yönetimi, bölgedeki Hollandalılara dikkatli olmaları ve fazla mal göndermemeleri konusunda bir uyarı mektubu gönderdi. Bunun üzerine bölgedeki Hollandalı yetkili Coen, Arab Yarımadası’nda bir Hollanda ticaret istasyonunun kurulabilmesi için İstanbul’dan gerekli izinlerin alınmasını talep etti. İstanbul’daki Hollanda Büyükelçisi Cornelis Haga 1618 yııl Temmuz ayında dönemin sultanı II. Osman’la görüşmeler sonunda Osmanlı hükümdarı San’a Paşasına fermanla Hollandalıların Mokka, Aden, Shihr ve Yemen’deki diğer limanlarda ticaret girişimlerine engel olunmamasını bildirdi. Bu gelişme üzerine Büyükelçi Haga Doğu Hint Şirketi yetkililerine Osmanlı yönetimi ile kurulan iyi ilişkilerin bozulmaması için ellerinden gelen gayreti göstermelerini ve hiçbir sebeple Cidde ve Yanbu gibi Kutsal Topraklara yakın limanlara gidilmemesini istedi. Ayrıca, bölgedeki Osmanlı kadısından ticaret amacıyla Kızıl Deniz’e gelen Hintli Müslümanlarla iyi geçindiklerine dair belge alıp bunun İstanbul’a gönderilmesi halinde herhangi bir suçlamanın önüne geçilebileceğini ifade etti.

Bu kısa fasılanın ardından yeniden Cava’ya dönelim. Cava Adası çok kısa süreliğine de olsa, Avrupa’daki gelişmelerin ışığında Thomas Raffles’ın marifetiyle İngilizlerin, Güneydoğu Asya’da Fransız varlığına mani olma adına, Fransa karşısında yenilgiye uğramış Hollanda’nın sömürge yönetim merkezi Batavya başta olmak üzere Cava Adası’nı 1811-16 yılları arasında hakimiyeti altında aldı.   Bu, aslında İngiltere ve Hollanda’nın Avrupa’da Fransa’nın yükselişine karşı başvurdukları siyasi bir çözüm yoluydu. Hollanda’nın gücünü toparlaması ile Cava Adası yeniden Hollandalılara devredildi.

Napolyon Savaşları’nın akabinde, Hollanda Krallığı siyasi varlığını garanti altına alacak ekonomik verimliliğe ulaşma adına Cava Adası başta olmak üzere Takımadalar’da yeni bir üretim ve vergi sistemine başladı. “Kültür Sistemi” gibi naif bir isimle anılsa da, aslında bu Avrupa emperyalizminin yeni ve farklı bir yüzünden başka bir şey değildi. Kültür Sistemi tam anlamıyla sömürge yönetiminin baskısı ile Cavalıların tarımsal faaliyetlerini şekillendirme anlamı taşıyordu.  Bu yeni üretim ve sömürü sisteminin kurucu babası Van den Bosch’dur. Bu yeni sisteme göre, yerli üreticiler yıllık tarım ürünlerinden belirli miktarda ödeme yapmak yerine, tarlalarının belirli oranında, sömürge yönetiminin planlaması doğrultusunda kahve, şeker, çay, biber ve tütün gibi Avrupa’da talep bulan ürünlerin yetiştirilmesi zorunluluğu getirildi. Sömürge yönetimi ucuza mal ettiği bu kıymetli metalar sayesinde başta Avrupa olmak üzere dünya piyasalarında önemli gelirler elde etmeyi başardı.

Hollandalıların, tüm Endonezya’daki yerel topluluklarla tarihin değişik boyutlarında işbirliği, kültürel adaptasyon, rekabet, çatışma ve savaş, birlikte var olma ve egemenlik tesis etme gibi çeşitli süreçler yaşanmıştır. Bu süreçlerin hiçbiri farklı yerel topluluklar ve yerli güç merkezlerince aynı anda tecrübe edilmedi. Hatta, Hollanda Doğu Hint Adaları’nın resmi ve formel olarak Pax Neerlandica olarak adlandırıldığı son kırk yılda bile bu gerçekleşmedi.

Müslüman Sultanlıklar ve Hollandalılar arasındaki ilişkilere dair bir fikir vermesi bağlamında şu hususlara değinelim. Hollanda’nın Takımadalar’a yerleştiği tarihten çok önceleri adaların sahil şeridlerinde yaşayan topluluklar İslamla müşerref olmuşlardı. Yer yer Hıristiyan Hollandalılar ile mücadeleler sürdürülmüş olsa da, yukarıda değinildiği üzere 350 yıla varan Hollanda varlığı karşısında arzu edilen güç tesisi gerçekleştirilemedi. Mevcut kaynaklar ışığında bu ilişkiye kısaca göz atmakta fayda var. Örneğin, Banten Sultanlığı’nın geleneksel yazması olan Sejarah Banten adlı eserde Hollandalılar, daha büyümeden başı ezilmesi gereken ‘zehir’ (poison) olarak tasvir edilir. Farklı şekilde ifade edilmiş olsa da, 1885 yılında Açe savaşının en güçlü ve etkin dini lideri, Teugnku Chik di Tiro (Muhammed Amin) 1885 yılında kaleme aldığı bir mektupta bu ‘zehirin’ kökünün kazınmasından bahseder. Bu mektubunda Amin, barışın ancak Hollandalıların Müslüman olmasıyla gerçekleşebileceğini ileri sürerek Açelilerin kararlılıklarını ortaya koyar. Öte yandan, 19. yüzyıl ikinci yarısı ve yirminci yüzyıl başlarında döneminin öncü oryantalisti kabul edilen Snouck Hurgronje, Minangkabau’nun geleneksel literatürü kaba’da Hollandalıların ‘Şeytan Hollanda’ olarak adlandırıldığını duyduğunda şaşırmadığı dile getirilir.

Yukarıda kısaca dile getirdiğimiz bölgenin sömürge tarihine dair kısa notlar, adalar topluluğu, zengin kültürlerin birikimini bağrında taşıyan Endonezya topraklarında yaşayan halkların, zenginlik içinde yoksulluk yaşamalarının tarihsel kökenlerini ortaya koyması adına dikkat çekicidir. Tıpkı Dr.Mahathir Mohamad’ın biyografik eserinde dile getirdiği üzere Güneydoğu Asya halkları, batılı sömürgeci devletleri zenginleşmelerine şu veya bu şekilde aracı oldular. Bölge halklarının bugün yaşadıkları insanlık dramlarının ardında ne kültürel değerlerindeki eksiklik ne de ekonomik kapasitesizlikleri yatıyor. Bu görece geri kalmışlığın  yegane sebebi Batılı sömürgecilerin köleleştirici uygulamalarıydı.


Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2011, 13:35
banner53
YORUM EKLE

banner39