banner15

Osmanlı İstanbul'unda iftar vakti

Susamlı simitlerin, bademli çöreklerin, kazan yağlılarının misk gibi kokusu ve o muntazam iftar sofrasının seyrine doyulmazdı

Osmanlı İstanbul'unda iftar vakti

İsmail Çal-Dünya Bülteni/Tarih Dosyası

Ramazanı şenliğe çeviren olaylardan birisi de iftar davetleriydi. Herkes imkanları ölçüsünde eşini, dostunu, akrabasını, komşusunu, çalışanlarını iftara davet ederdi. Bu davetlerin kalabalıklığı üst tabaka için itibar ölçüsüydü. Konaklar, evler sürekli bir hareket ve neşe içerisindeydi.

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul “ adlı eserinde Osmanlı İstanbul’unda iftar adetleri şu şekilde anlatılıyor:

“Ramazanın yaklaşması ile özellikle konaklarda hummalı bir hazırlık başlardı. Kahya efendiler, vekilharçlar, katipler Ramazan’ın yaklaşması ile, buna göre ihtiyaçlarını tespit ederek, kilercilere, kahvecilere , çubukçularla, aşçılara, tablakarlara, ayvazlara, yamaklara, talimat verir ve bunlar olmayan konaklara bu gibi elemanlar tedarik edilirdi. Harem dairelerine de bu nispette iftara gelenler olduğundan, onlar da ayrıca tedarik de kusur etmezlerdi.  Ramazan da aşçılar en çok aranan kişilerdi. Aşçıların ücreti Ramazan için iki misli verilirdi. Aşçısı erkek olanlar bir çırak, kadın aşçısı olanlar da ayrıca bir erkek aşçı tedarik ederlerdi. Ramazan akşamları her mutfakta normalinden fazla yemek bulundurmak mecburiyeti vardı.

Ramazan’larda Şehzadelerin dairelerine ve sultan saraylarına ve eski padişah eşlerine ve bunların yalılarına, bir takım halk ve bazı bilim adamları, şeyh ve dervişler iftara gidip, derecelerine göre hediyeler alırlar, rütbe ve memuriyet sahibi olanlarda zamanın bakan ve vezirlerinin konaklarına gitmeyi kendilerine resmi bir ödev sayardı. Sultan saraylarına ve eski kadın efendilerin yalılarına iftara gidenlerin itibarlı olanlarını baş ağanın odasına, daha küçük rütbede bulunanları, diğer harem ağaları ve baltacılar odalarına alırlardı. İftardan sonra harem ağaları vasıtasıyla Sultan ve Kadın Efendilere saygıları iletilir, karşılığında iltifatla beraber, derecelerine göre hediye veya para alırlardı. Bunu getiren harem ağası, hediye veya parayı teslim etmeden önce, öpüp başına koyduktan sonra verir. Alan da, aldığını öpüp başına koymaya mecburdu. Ayrıca teravih namazından sonrada konaklar ziyaretçi akınına uğrardı. Bütün konaklarda teravih namazından sonra tepsilerde şerbet dağıtılması da adetti.

O vakitler, vekil ve vezirlerin bu gibi hallerini yakından tetkik edenler, bu paşalar, her ne kadar iftarcıların çokluğundan şikayet etmekte iseler de, aslında gelenlerin çokluğu nispetinde memnuniyetleri artmaktadır. Çünkü her birilerinin halk üzerindeki itibarlarının derecesi, kendilerini ziyaret edenlerin adediyle ölçüldüğünden, bunu itibarlarına ölçü saymaktaydılar. Bu sebeple şikayetleri içten değildir.

Mahalli adet gereğince, iftara gidecekler, iftar vaktine beş on dakika kala gelirlerdi. Eskiden herkes minderlerde halka olarak oturup yemek yediklerinden, sofralar alçak iskemleler üzerine, sarı veya bakır siniler konulmak suretiyle hazırlanır ve peşkir denilen dokuma bezi, peçete yerine kullanılırdı. Hatta hizmetçilerin ayaktan, peşkirleri herkesin dizlerine rastlatmak şartı ile atmaları birer hüner sayılırdı. Misafirler sofranın etrafında otururlar, ortada çıt yok, herkes birbirine küsmüş gibi, yüzler somurtkan beklerler.

Susamlı simitlerin, bademli çöreklerin, kazan yağlılarının misk gibi kokusu ve o muntazam iftar sofrasının seyrine doyulmazdı. Bunların içinden herkesin imrendiği olacağından velev iki üç dakika da olsa, oruç haliyle sabır ve tahammül istenildiği için, sofradakilerin kimi saate bakar, kimisi gözlerini kapayıp hayale dalardı. Top atılması ile beraber, oruç açılır. O mükellef sofraya bir hücumdur başlar; çorbalar, yumurtalar, etler, börekler, tatlılar, birbirini takip ederdi. Beldemiz adeti gereğince, hele ramazanlarda yemeklerin çokluğu, misafirlerin ağırlamasına bir çeşit ölçü kabul edildiğinden, yemeklerin arkasının alınmasına kadar beklemek, tiryakilerin hesaplarına gelmediğinden, çoğu özür dileyerek sofradan kalkardı.

Ramazan akşamları verilen iftar ziyafetlerinin, diğer zamanlarda verilen ziyafetlerden başlıca farkı, iftar kahvaltısı kısmı olup, halkımızın birbirlerini iftara davetlerinde, yemeğin cinsine ve nefasetine dikkat edilmekle beraber, kahvaltı tepsisinin en küçük teferruatına kadar intizamına başkaca bir önem verilirdi. Reçellerin çeşidi, peynir, havyar, zeytin, sucuk, pastırma, gibi çerezler, ufak tabaklarla tepsiye yerleştirilip sinilerin ortasına konulurdu. Mevsimin çeşitli meyveleri ve salatalar da bunlara mahsus tabaklar içinde, tepsinin etrafına, muntazam şekilde konulurdu. Zemzem fincanları, Medine hurması, hardal tabakları konmak suretiyle, iftar sofrası tamamlanırdı. Çekirdeğin yemeklere düşmemesi maksadıyla, aslında sofranın süslemesine yardım olmak için, limonlar ortasından kesilip, tüller içinde ipek ve renkli kurdelalarla bağlanarak ufak tabaklara konulduğu da görülmüştür.

En fakirin bile iftar tepsisinde çeşitli, reçeller, zeytinler, peynir, pastırma, sucuk gibi çerezler bulunur, bu sebeble şekerci dükkanlarında ufak tabaklarla reçel numuneleri, şerbetlik şekerler, şurup şişeleri, reçel kavanozları vitrinlerde yer alırdı.

Yemeğin sonunda mutlaka hoşaf bulundurmak adet olup, elmastraş kaseler içinde, dökme tepsilere konulup, kenarlarına, içleri ufak kase kadar çukur ve sapları bağa veya fildişinden yapılmış kaşıklar konulmak suretiyle hazırlanırdı. Yaz mevsiminde kaselere buz da konurdu.

Akşam namazları cemaatle kılınırdı. İftardan sonra nargile, çubuk, kahve, enfiye, ve afyon gibi keyif verici şeylerle, keyifler yerine getirilirdi. Mükellef giyinip kuşanmış olan iç ağaları hizmete hazır bir durumda beklerlerdi. Vaktiyle öd ve amber yakılarak her tarafı kokulara boğmak adetti.

Büyük dairelerde kahve, çubuk gelmesinde de bir çeşit teşrifat vardı. Evvela çubuklar uzun olmak ve kıymetli kehribar ve süslü imamelerle bezenmiş bulunmak, mevcut misafirlere bir anda verilmek şart idi. Kahve takımını, dairenin kahvecibaşısı getirip, odanın münasip yerinde durur, kahve ibriği soğumaması için, stil tabir olunan gümüş zincirli ateşliklere konulurdu. Bu stili taşıyan yamak da kahvecibaşının yanında bulunur. Ne kadar misafir varsa, o kadar da ağa, kahvecibaşının etrafına dizilirdi. Tepsinin üzerinde bulunan sırmalı örtüyü kıdemli iç ağası kaldırıp, kahvecibaşının omzuna kor, sonra ağalar kafesli gümüş zarflarla fincanları alıp, ateşlik üzerinde bulunan ibrikten kahveyi koydurup, zarfın ucundan tutmak şartıyla, yine bir anda misafirlere verirlerdi.

Bazı büyük konaklarda bulunan müezzin efendiler, geceleri konaklarda kalırlar. Ev sahipleri müezzin efendileri getirterek güzel fasıllar yaptırırlar. Sahurdan sonra, sabah namazından evvel, imam efendi tarafından mukabele okunduğundan, ekseri imamlar, güzel sesli olduklarından bu okumada dinleyenleri vecde getirirlerdi.

Bir de, ramazanın başlangıcından sonuna kadar, halkımızda işkembe çorbasına bir düşkünlük vardı. Zengin ve fakir herkes sofrasında işkembe çorbası bulundurmak isterdi. İftara beş on dakika kalarak, çorba tasını alıp, işkembeci dükkanına giderler, hatta nöbete yatarlardı. Konaklardan uşaklar, ayvazlar kapaklı çorba kaselerini getirip, kazanın etrafına dizilirlerdi.”

İşte Osmanlı İstanbul’unda iftarlar böyle yaşanmış… Zenginin, fakirin, amirin, memurun dahası halkın içi içe yaşadığı insani değerlerin Ramazanla barışık olduğu iftar zamanı…

Güncelleme Tarihi: 15 Ağustos 2011, 16:28
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35